Tabiî Âlemin İnsicamı
Allah kâinatı/tabiî âlemi ve tabiî âlem içindeki varlıkları kusursuz bir plan ve mükemmel bir ahenkle yaratmış ve muhteşem bir işleyişe tabi kılmıştır. Çok uzaklara gitmeye ve bilimsel tetkikler yapmaya gerek yok. Baharın bütün güzelliğiyle tezahür ettiği haftalarda hüday-i nabit olarak yetişmiş olan yeşil alanlara baktığımızda, gözün kapsama alanına giren birkaç dönümlük alanda 40-50 çeşit bitki ve rengârenk çiçekleri görmek mümkündür.
Belediyeler tarafından park ve bahçelerde peyzaj mühendislerine yaptırılan ve geometrik şekillerle insanların beğenilerine sunulan yapay çiçek görselleri de şehirlerimize tabiî bir canlılık ve sıcaklık katsa da ne parklardaki göz alıcı çiçekler ne de saksılarda el emeği göz nuru ile yetiştirilen çiçekler, tabiî alanlarda tezahür eden güzelliklerin yerini tutamaz ve bu güzelliklerde saklı olan mana ve hikmeti insanlara ihsas ettiremez.
Tabiî alanlarda yetişen birbirinden farklı onlarca bitki ve çiçeğin toprağı aynıdır. Yağmur hepsini aynı oranda sulamakta, güneş hiçbir ayrım yapmadan hepsini aynı zaviyeden aydınlatmaktadır. Besin kaynakları aynı olduğu hâlde hem renk hem tat hem de işlev bakımından onlarca fark nasıl meydana gelmektedir?
Bitkilerin bir kısmı insanlar için, bir kısmı da hayvanlar için besin kaynağıdır. Bir kısmından ilaç yapılmaktadır. 2-3 metre karelik bir alanda görülen mantarlardan biri lezzetli iken diğeri zehirli olabilmektedir. Ne tabiî âlemin genelinde ne de insan eli değmemiş belli bir bölgede karmaşa ve kaostan bahsedilemez.
Tabiî varlık âleminin nesneleri, kendi içinde bir insicam halindedir. Nitekim Mülk Suresi 3 ve 4. ayetlerde Allahu Teâlâ bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.”
Allah tabiî varlık âlemini “kün/ol” emriyle yaratmış, hâlen yaratmaya ve yaşatmaya devam etmektedir. Allah, beşer âlemini de yaratmış, tabiî varlıkları beşerin istifadesine sunmuştur. Beşer, istifadesine sunulan nimetlerle yaşamını devam ettirerek Rabb’ine kulluk etmekle yükümlü kılınmıştır.
İnsanoğlu ilk çağlarda kolayca erişebildiği nimetlerle ve av yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. Yeryüzündeki insan sayısı çoğaldıkça ve hazır kaynaklar azaldıkça toprağı işleyerek bizzat üretme ihtiyacı hâsıl oldu. Toprağın bereketini keşfeden insanoğlu onu mülkiyetine geçirmeye başladı.
Toprak/arazi sahipliği güç ve otorite sağladı. İnsanlar daha fazla mülke sahip olmak isteyince anlaşmazlıklar, kavgalar ve cinayetler başladı. Saldırılara karşı can ve mal güvenliğini sağlamak için oluşturulan güvenlik güçleri, güvenlik güçlerinin kontrol ettiği bölgelerde/ülkelerde kurulan düzenli sosyal yapılar devletleşme sonucunu doğurdu.
İnsanlar, bitkiler gibi bir arada uyum ve insicam içerisinde yaşamak yerine hayvanlar gibi birbirine saldırarak ve potansiyel tehlikeleri bertaraf ederek yaşama yolunu seçtiler. Böyle olması da muhtemel bir durumdu. Zira insanoğlu bitler gibi bir yerde sabit durmuyor, hayvanlar gibi bir yerden başka bir yere kısmetini aramak için hareket ediyordu.
Allahu Teâlâ, açgözlü insanların yeryüzünde yol açtığı kaosu önlemek için peygamberler, peygamberle birlikte insanlara rehberlik edecek kitaplar gönderdi. Öldürmeyin, başkasının hakkına tecavüz etmeyin, haddinizi aşmayın, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın vb. mealindeki emirlerle sosyal varlık âlemini düzene sokmak istedi.
Allah tabiî varlık âlemini “kün/yaratma emri” ile düzene soktu, sosyal varlık âleminin ise “yasal/meşru emirler”le belli bir düzende tesis edilmesini istedi. Fakat Allah tabiî varlık âleminde olduğu gibi sosyal varlık âlemine bizzat kendisi müdahil olmadı. Sosyal ve yasal düzenin kurulması ve asayişin sağlanması işini insanlara bıraktı.
İnsanlar, ilahi emirleri anlamak ve sosyal hayata uygulamak konusunda görüş ayrılığına düşünce, bazen de ilahi emirleri umursamayıp kendi arzularına göre yaşamaya devam edince sosyal hayatta, tabiî varlık âlemi gibi insicamlı bir hayatın kurulması pek mümkün olmadı.
Birey olarak insanı mutlu etmek için teoriler geliştiren, çatışmaları önlemek için sınıfsız toplum modeli öngören ideolojiler de insanları mutlu etmek bir yana, daha fazla bunalıma soktu. İnsanların ve toplumların en güçlü olma hırsı, tarihin gördüğü en büyük katliamlara yol açtı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları modernleşmenin zirveye çıktığı 20. yy’da meydana geldi.
İnsanlar ruhu bunaldıkça, canları sıkıldıkça temiz hava almak, stres atmak ve gönlünü hoşnut etmek için tabiatın güzel mekânlarına koşmakta, huzuru tabiatla vakit geçirmede aramaktadır. İnsanların fert fert, tabiatın güzelliğinden, ahenginden en önemlisi de bitki ve çiçeklerin güz mevsimi ile sona eren kısa ömründen alacakları birçok ders ve ibret bulunmaktadır. Tabii ki aklını kullanabilenlere…
Emine Büşra YÜKSEL
YazarEdep ve ahlak, dinimizin özünü teşkil etmektedir. İnsanı süfli bir hayattan, pespaye bir kişilikten kâmil insan seviyesine yükselten nitelik edep ve ahlaktır. Çocuklar, edep ve ahlaka dair temel bilgi...
Yazar: Emine Büşra YÜKSEL
Hoşgörü, ailede ve içinde yaşadığımız sosyal çevrede hayatın akışı içinde cereyan eden fakat pek de tasvip etmediğimiz ifade ve olayları olgunlukla karşılamak ve en uygun tepkiyi vermektir. Hoşgörü, k...
Yazar: Emine Büşra YÜKSEL
Komşu; ev, iş yeri, arazi, köy, şehir, ülke bakımından yakın olan, yan yana veya çok yakın olanların birbirine göre aldıkları addır. Kimlerin komşu sayılıp sayılmayacağı hususundaki tespit örfe bırakı...
Yazar: Emine Büşra YÜKSEL
Allah, insanı kendi kudretiyle, en güzel şekilde yaratmış ve kendi ruhundan üfleyip halife olarak yeryüzüne göndermiş, gökte ve yerde ne varsa hepsini onun emrine vermiştir. Kendisine bunca nimet veri...
Yazar: Emine Büşra YÜKSEL