Bu Dünyadan Yol Görünür Öteye
Dünya, sonsuzluk diyarına giden yolun bir yerinde dinlenmek, biraz nefes almak için kurulan bir konak, bir menzil, bir kervansaray. Yolcu konar, ihtiyaçlarını görür, dinlenir, sonra yoluna devam eder. Bu geçici gölgelikte, bu pek çok âşıktan geriye kalıp kimseye vefâ göstermeyen handa yolculuk sonundaki diyarı hatırlatan, oraya teşvik eden pek çok güzel nesneler, güzellikler ve tadımlık nimetler sergilenir; görüp, biraz tadarak asıllarına özlem duymak için nümuneler… Bu nümunelere izinsiz dalmak, hırsla el uzatmak konağın sahibi tarafından hoş karşılanmaz. Misafir, ev sahibinin hukukuna riayet etmek durumunda.
Zaman zaman türlü sarsıntılarla yolculara geçiciliklerini hatırlatan ikazlar, uyarılar yapılır; bu menzilin yok olmaya mahkûm olduğu hatırlatılır. Uyarılar bazen can yakıcı, ruhu sarsıcı boyutlarda olabilir. Mülk sahibi, dilediği gibi mülkünde tasarruf hakkının kendinde olduğunu bize hatırlatır.
Bizi sarsar, kendinize gelin der; burası sürekli kalmanız için uygun değildir. Size sonsuz, ölümsüz bir güzellikler diyarı hazırladım, oraya hazırlık yapın. Yolcu olduğunuzu, bu dünyanın bir gölgelik, sonsuzluk diyarı yolunda bir kervansaray olduğunu unutmayın. Buradan öteyedir yolunuz. Bu cümlelere beni sevk eden Celîlî’nin insanı sarsan şu beyti oldu:
Can misâfirdür gider âhir ‘adem iklimine
Oldı kasr-ı tende mihman bir iki gün hoşça tut
(Can, ten köşkünde misafir oldu, onu bir iki gün hoş tut, (çünkü) sonunda o âdem ülkesine gidecek.)
Celîlî’nin “adem”den kastı mutlak yokluk değil, ölümdür. Rûhun mahfazası olan ten geçicidir, dünyaya aittir ve dünya gibi sonunda yıkılacaktır. Canı hoş tutmak, kalbe ait isteklerini yerine getirmek, nefsin hevâ ve heveslerinden uzak tutmaktır; yoksa her istediğini vermek olmamalı.
Misafir hoş tutulur, ona elden geldiğince ikramda bulunulur ve bir iki gün sonra gideceği hatırdan çıkarılmaz. Aslına bakılırsa Celîlî’nin dediği gibi insanın yola koyulmaktan başka seçeneği de bulunmamaktadır:
‘Âkıbet düzd-i ecelden çün bulamazsın halâs
Kasruna meh pâsbân hurşîd derbân oldı tut
(Köşküne ay gözcü, nöbetçi; güneş kapıcı oldu farz edelim; yine de ecel hırsızından kurtulamazsın.)
Şairin ecelden “düzd”, hırsız diye söz etmesi, fark ettirmeden gelip kapıyı çalmasından dolayıdır; şair onun görevli bir memur olduğunu bilmiyor değil. İnsan gafletle kendini dâimî sanıp ev sahibini unutunca ansızın geliverir; eyvah, aman duman bir fayda vermez.
Oysa onun geleceği saat kayıtlıdır, biz kendimizi kandırır, unutur görünürüz; vakti gelince gereğini yapar. Ecelin fırsat kolladığını bilen Üsküplü İshak Çelebi gibi gönül erleri oturdukları gölgeliğin, konağın geçici olduğunu göz ardı etmez, sürekli uyanık durur O’ndan gayrısının kapısına intisap etmeyi, bağlanmayı aklından bile geçirmez:
Şol kimse kim sarây-ı bakâdan yana baka
Dâr-ı fenâda bir kapuya intisâbı yok
(Bakâ sarayından yana bakan kimse bu geçici evde (dünya) başka kapıya intisap etmez, bağlanmaz.)
Sonsuzluk sarayının kapısına gözünü diken kişi, Sâkıp Dede gibi uyanık olup vakit sermayesinin değerini bildiğinden olur olmaz yerde onu sarf etmez, yol azığı için saklar, gayet tutumlu harcar:
Bilürsen kadr-i nakd-i vakti harc-ı râh-ı âh eyle
Dime semt-i ‘ademden her nefes bir nâme-ber gelmez
(Zaman nakdinin değerini bilirsen onu âh yolu için harçlık yap; yokluk diyarından bir postacı/haberci gelmez deme!)
Adem diyarından gelecek olan postacı/haberci Azrail, kendisine verilen görevi yapıp emâneti gerçek sahibine ulaştırmak için her an kapıyı çalabilir; bilmezden gelmek, devekuşu gibi kafayı kuma gömmek kişiyi kurtarmaz. Râh-ı âh’ın bir mânâsı da Allah yoludur. Allah’ın hoşnut olduğu, biz sınır tanımaz kullarını sonsuz rahmet ve keremiyle kuşattığı doğru yol… Ah kelimesi, Allah kelimesinin kısaltılmış hâli. Ârif ah derken aslında Allah der…
Her an değişen bir varlık, bir ferd-i âher olan insan dünya konağının gönül çekici, kimi zaman baştan çıkarıcı, güzelliklerine kapılıp kalmaktan bir haz duyabilir, daha doğrusu duyar. Tabîî ölüm akla getirilmez, fânîlik göz önüne alınmazsa…
Gafletle bu konakta bir süre keyfetmek, zevk ve eğlenceye dalmak mümkün olabilir. İnsanı dizayn eden bu huyunu, bu eğilimini bildiğinden zaman zaman musîbetlerle, felâketlerle celâlini gösterir, “Kendine gel.” diye ihtar eder. Bu ikazlar fânî zevklerin sarhoşluğundan uyandırmak, yolcu olduğunu, bitimsiz bir diyarın namzedi olduğunu hatırlatmak içindir.
Kişi uyanır ve bakar ki süslerine, bezeklerine meftun olduğu dünya aslında sırları, boyaları her an dökülüp buruşuk yüzünü gösterecek bir ihtiyardan başka bir şey değil. Sâkıp Dede dünyanın bu çabucak geçip gidecek, elemlerini, baş ağrılarını bize bırakacak olan yüzüne dikkatimizi çekmek ister:
Var imiş bezm-i cihânun hazzı fânî olmasa
‘Ayşı ânî vü humârı câvidânî olmasa
(Dünyanın eğlence meclisinin, yeme içmesi ânî, sarhoşluktan sonraki baş ağrısı dâimî olmasa; (belki) bir zevki, bir keyfi olabilirmiş.)
Mirzâzâde Ahmed Neylî, Sâkıp Dede’nin sözlerini duymuş gibi, âdetâ iç geçirerek bütün insanlara tercüman olacak şu beyti fısıldayıverir:
Âhir olmış güft u gûy-ı meclis-i erbâb-ı ‘ıyş
Hâsılı bu ‘alem-i fânîde sohbet kalmamış
(Yeme içme meclisinin, (yani) hayat erbâbının son sözü, “Özet olarak bu fânî âlemde sohbet kalmamış.” olmuştur.)
Biz, ebedî kalacakmış gibi dünyaya dalıp, hırsla oraya buraya saldırarak kendimizden geçtiğimiz anlarda kapıyı çalan musîbetler, belâlar, felâketler, depremler kalın sandığımız ülfet perdesini yırtıp aralayınca gerçeğin soğuk yüzüyle karşılaşırız.
Felâketler bize hâl diliyle, “Bu hırsı, bu doymazlığı bir kenara bırakın da insan gibi insan olmayı bilin; âcizliğinizi unutmayın.” der gibidir. Felâket, varlık efsânedir bir bakıma; akşam varlıklı yatıp sabah kuru ekmeğe muhtaç olabilirsiniz, diye ders verir.
Bu deprem felâketi tadımızı kaçırdı, bize insanlığımızı, âcizliğimizi, zayıflığımızı şiddetli bir şekilde hatırlattığı gibi çekişmeyi, ötekileştirmeyi bir yana bırakıp yardıma milletçe koşarak bir bütün olduğumuzu, geleceğe dair umutlar besleme fırsatımız olduğunu da gösterdi.
Musîbet bizi kaynaştırdı, bir vücudun azâları olduğumuzu hatırlattı. Bir daha gördük ki bu necip millet, yaşlısı, genci, kadını erkeği, çocuğu çoluğu ile her zaman düşkünün, musîbetzedenin, yardıma muhtaç olanın yanındadır; ekmeğini, aşını, evini paylaşır…
Mahmut KAPLAN
Yazar1. Beni ta‘n etme ey dil yâr ile yârânlığım vardırSer-i kûyunda anın bir gece mihmânlığım vardır2. Muhâl sevdâya düşdüm sevdiğim sevdâ-yı zülfünleBeni ma‘zûr tut [kim] gör ne perîşânlığım vardır3. Gül...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi
Çocukluk günlerim dün gibi hafızamda. Hiç büyümemişim, yaşlanmamışım, yetmişi devirmemişim sanki. Oysa ömür, yokuştan iner gibi, bir bulut geçer gibi elden uçup gidiyor. Dönüp bakıyorum dün; sisli bul...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Seyyid Hulûsi Efendi’nin “ulaşdır” redifli 72 numaralı şiiri bir na’t olup baştan sona Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisini, hasretini ifade etmesi bakımından dikkate değer. Şiirde içli bir anlatım ile Hz...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Fetih; coğrafî açılımın ötesinde kafaların, kalplerin ve müesseselerin İslâm’a açılmasıdır. Fetihle gerçekleşen açılım ancak Hak adına olur. Hak’tan halka açılımın bir diğer ifade biçimidir. Peygamber...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE