Sevgilinin Derdiyle Dertlenmek
Seyyid Hulûsi Efendi’nin “ulaşdır” redifli 72 numaralı şiiri bir na’t olup baştan sona Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisini, hasretini ifade etmesi bakımından dikkate değer. Şiirde içli bir anlatım ile Hz. Peygamber (s.a.v.)’e duyulan muhabbet terennüm ediliyor.
Onu sevmek Âl-i İmran Suresi 31. ayette göre Kur’an’ın emridir: “(Rasûl’üm!) De ki; ‘Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
Hz. Muhammed (s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’le birlikte Allah’ı bize anlatıp tanıtan nâtık delildir. O’nun mesajı sayesinde Allah’ı esmâ ve sıfatlarıyla tanıyor, biliyor, iman ediyoruz. Müslümanlar onun bu kutsî muallimliğinden dolayı Allah hesabına candan sever. Mü’minler kendilerine hakîkat yolunda, sünnet-i seniyye yolunda rehberlik eden mürşit ve velîleri de şahsılarından dolayı değil, bu rehberliklerinden dolayı samîmî olarak sever, hürmet ederler.
Eski bir tabirle mü’minin sevgisi “mânâ-yı harfî” iledir, Allah hesabınadır. Allah’ın kulu ve resulü olduğu, onun vahyini ulaştırdığı, ebedî hayat yolunda rehberlik edip Hakk’a ulaşmaya vesile olduğu için Hz. Ahmed-i Muhtâr’ı ve onun izinden giden ulemâ ve evliyâyı severler. Bu kısa girişten sonra şiirin mânâ âlemine yolculuğu deneyebiliriz:
Bu bülbül-i nâlânı o gül-zâra ulaşdır
“Rabb’im, ne olur beni sevgilinin gönül derdine ulaştır. Bu inleyen bülbülü o gül bahçesine ulaştır.”
Rab, mürebbî, seyit, mâlik, sahip mânâlarında Allah için kullanılan bir kelime. Bütün varlıkları terbiye eden, hepsine sahip ve mâlik olan. Derd-i dil, gönül derdi. “Yâr”, beyitte Hz. Muhammed (s.a.v.) için kullanılmış bir sıfat, sevgili demektir. “Bülbül-i nâlân” şairin kendisidir. “Gül-zâr”, gül bahçesi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuru olarak yorumlamak mümkün.
“Bülbül”, güle âşık olması ile ünlü malum küçücük kuş. Âşık anlamında bir istiâre. Bülbül, gülün açması için sabaha kadar öter, inler. Hulûsi Efendi kendisini “bülbül-i nâlan” olarak nitelerken gülün Hz. Peygamber (s.a.v.)’in remzi olduğu inanışından hareket etmiştir. Gül, edebiyatımızın her kolunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sembolüdür. Gül-zâr terkibini cennet olarak anlamak kâbildir.
İlk mısradaki “derd-i dil-i yar”dan maksat Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nübüvvet vazifesiyle tavzîf edildiği kutsî vazife kasdedilmiş. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in biricik derdi Allah’ın adını, vahyini insanlara ulaştırmak, onun dinini âleme yaymaktır. Hulûsi Efendi de Allah’ın ismini yüceltmek konusunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in izinden gitmeyi arzu ediyor. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in derdiyle dertlenmeyi Hak’tan diliyor.
Hulûsi Efendi na’tı aynı zamanda bir münâcâttır. Ârif şiirine Peygamber aşkını terennümüyle ve münâcât edasıyla başlıyor. “Ne olur?” yakarışı beyte bir samimiyet katıyor. Bir kulun Rabb’ine yürekten yakarışının içten bir hitâbıdır bu… “Beni Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna ulaştır.” Beyitte, “cennete onunla beraber eyle” mânâsı var. Hulûsi Efendi de Allah’a yalvararak kendisini Hz. Peygamber (s.a.v.)’e kavuşturmasını, onunla beraber bulunup komşusu olmayı dilemektedir.
Bîmâre dili sen ana tîmâra ulaşdır
“Onun (Hz. Peygamber (s.a.v.)’in) özlemi bu gönülde birçok yaralar açtı. (Allah’ım) bu hasta gönlü ona tedaviye ulaşır.”
Bîmâre, hasta; tîmâr, iyileştirme, tedavi etme anlamında Farsça isimdir. Bîmâre kelimesinin bir anlamı da âşık demektir. Zaten Hulûsi Efendi kendini ilk beyitte “bülbül-i nâlân” olarak nitelemiş Hz. Peygamber (s.a.v.) aşkı ile dolu olduğunu ifade etmiştir. Gönül Hz. Peygamber (s.a.v.)’in özlemiyle hastadır. Hekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir; gönül derdinin dermanı onun yanındadır. Allah’ın yardımı olmadan ona ulaşmak mümkün değildir.
Unutulmasın ki hidâyet Allah’tandır. Allah dilerse kişi maksûduna erer. Susayan insanın susuzluğu suya ulaşınca gittiği gibi âşık da sevgiliye kavuşunca derdi devâ bulur. Peygamber sevgisi, kulu Allah’a yönelttiği için son derece önemlidir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e duyulan sevgi onun sünnetine ittibâı netice verir. Sünnete ittibâ muhabbetullaha kapı açar. Bu ikinci beyit de hem na’t hem münâcâttır.
Hz. Peygamber’e duyulan sevgi bir ruh gibi beyite yayılırken şair Allah’tan yardım dileyerek münâcâta yönelmiştir. Dert, Hz. Muhammed (s.a.v.) sevgisi, dolayısıyla muhabbetullah; çare Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünneti, yolu. O yola ulaştıracak olan Cenâb-ı Hak... Hulûsi Efendi şerîat mîzânını titizlikle koruyarak özlemini, duygularını dile getiriyor, Allah’a ilticâ ederek sevgiliye ulaşmayı diliyor.
Gûş etdir ana nâlemi bu zâra ulaşdır
“Ona iniltimi/feryadımı duyur, bu inleyene ulaştır (ki) bu çaresiz âşıka artık yardım etsin.”
“Âşık-ı bîçâre”, çaresiz âşık anlamında bir terkip. “Gûş ettir”: duyur mânâsında bileşik fiil. Nâle, Farsça inleme, inilti, feryat anlamında bir ad. Ümmetinin selâmeti, kurtuluşu için secdelerde uzun süre ağlayarak Hakk’a gözyaşları içinde yakarışlarda bulunmuştur. “Zâr”, Farsça inleyen, feryat eden anlamında istiâre yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v.) için kullanılmıştır. Cenâb-ı Peygamber İslâm’ı neşr ederken pek çok ezâ ve cefâya katlanmış, ümmetine aslâ gücenmemiş, onların hidâyeti için Allah’a yalvarıp yakarmış, tebliğ ettiği dinin gereklerini herkesten çok uygulayarak gerçek bir önder olmuştur. Son demlerinde bile Allah’tan ümmetinin bağışlanmasını ağlayarak dilemiştir. Süleyman Çelebi’nin ifadesiyle:
Olduğınca ömrinün hem müddeti
Ümmetî vü ümmetî dird’ümmetî
diyerek Allah’tan ümmetinin bağışlanmasını dilemiştir. Bu bakımdan Cenâb-ı Peygamber “zâr” vasfını tam anlamıyla yaşadı demek mümkündür. Hulûsi Efendi’nin derdinin çaresi Hz. Peygamber (s.a.v.), onun şefâatidir. Feryadı O’na ulaşırsa amacına ulaşmış olacaktır.
Bu gamlıyı lutf ile o gam-hâra ulaşdır
“Gurbete düşüp bu ayrılık derdinin esiri oldum. Bu gamlıyı lütfeyle o gam çekene ulaştır.”
Hz. Âdem, cennetten dünyaya gönderildiği için kâmil insanlar, ârifler dünyayı gurbet olarak nitelerler. Sûfîler asıl vatanları olan ruhlar âleminden dünyaya geldikleri için dünyayı gurbet, kendilerini de garip sayarlar. Gurbette olan vatan özlemi çeker, sürekli acı içinde kıvranır. Ayrılık başka dertlere benzemez, ölümden bile ağır kabul edilir. Bir türküde,
Gurbet elin bizim için yapmışlar
Çatısını pek muntazam çatmışlar
Ölümünen ayrılığı tartmışlar
Elli dirhem fazla geldi ayrılık.
mısralarıyla bu acıyı dile getirilmiştir. Şiir ve şarkıların en hüzünlü teması “ayrılık” ve “gurbet”tir. Sıradan insan için bu denli keder veren gurbetin, kalp gözü açık, mânâ sırlarına âşinâ ârifler için nasıl bir ızdırap olduğunu kelimelere dökmek mümkün değil.
Bir önceki beyitte Hz. Peygamber (s.a.v.) için “zâr” vasfı kullanılırken bu beyitte biraz daha açık bir biçimde “gam-hâr (kederli, hüzünlü)” terkibi kullanılmıştır. Yukarıda söylendiği üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) ümmetinin derdiyle her zaman hüzünlenmiş, acı duymuştur. Şair, bu dünya gurbetinden sonra başlayacak ebedî vatanda Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaşmak, ona olan hasretini gidermek isteği içinde. Allah’tan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kendisini ulaştırmasını diliyor.
Edebiyatımızın en köklü, en derin temalarından biri olan Peygamber sevgisi Hulûsi Efendi’nin şiirlerinde de kendini gösteriyor, bir özsu hâlinde Dîvân’ında yayılıyor. Beyitte, gam, esir, gam-hâr, gam-ı hicran kelimeleriyle güzel bir tenâsüp yapılarak dünya gurbetinde ârifin çektiği ızdırap canlı bir biçimde dile getirilmiştir.
Ol vâris-i yektâ Ahmed-i Muhtâr'a ulaşdır
“Efendim, bu canı ayrılık ateşine yakma, o biricik vâris olan Ahmed-i Muhtâr’a ulaştır.”
“Firkat”, ayrılık; “od”, ateş; “vâris”, mîrasçı; “yektâ”, biricik, tek. Beyit aşk-ı Rasûl ile mest olan bir kalbin feryadı, çığlığıdır. Ayrılık ateş gibi kalbi yakar, kavurur. Bu ateşi söndürecek olan kavuşmadır. Kavuşmayı sağlayacak olan Cenâb-ı Hakk’tır. Şair, bu sebeple yakarıyor. Burada ölmek istiyor şeklinde bir vehme kapılmaya gerek yok.
Şairin dileği dünyada Peygamber sevgisiyle mest olup ukbâda/âhirette ise cennette O’nu görmek ve O’na komşu olmaktır. Kâinatın yaratılış sebebi olan Hz. Peygamber (s.a.v.), son elçi olarak nübüvvetin biricik vârisidir. Peygamberlik kesbî değil ilâhî bir seçimdir. Bu bakımdan bir tür mîrastır. Peygamberliğin gereği olan ledünnî ilim ve mûcizeler de bu İlâhî mîras cümlesindendir. Tasavvufta da bilgiler ve haller Hz. Peygamber (s.a.v.)’den velilere mîras kaldığından Hulûsi Efendi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e mânen ulaşıp bu mîrasa ermek istediğini ifade ediyor, denebilir.
Rahm eyleyüben ol der-i dil-dâra ulaşdır
((Rabb’im), beni onun kapısında kıtmirliğe layık kıl, acıyıp o sevgilinin kapısına ulaştır.”
Kıtmîr, Ashâb-ı Kehf’in köpeğidir. Yedi muvahhid genç zamanın yöneticisinin zulmünden kaçıp bir mağaraya sığınır, köpekleri de sadâkat gösterip yanlarından ayrılmaz. Bu sebeple Kur’an’a anılmak gibi bir şerefi erdiği gibi, ebedî hayat kazanarak cennete girmek gibi bir imtiyaza da kavuşmuştur.
Mutasavvıflar kesr-i nefs etmek için kendilerini Kıtmîr’e teşbih etmekte sakınca görmezler. Bazı mühim mutasavvıflar Kıtmîr’in erdiği lütufları terennüm etmiş, adeta ona imrenmişlerdir. Molla Camî bir şiirinde şöyle der:
Yâ Rasûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf
Dâhil-i cennet şevem der zümre-i ashâb-ı tû,
O reved der cennet, men der cehennem key revast
O seg-i Ashâb-ı Kehf, men seg-i ashâb-ı tû”
“Ey Allah’ın Rasûlü! Nasıl olur Ashâb-ı Kehf’in köpeği senin ashâbınla birlikte cennete girsin? O cennete girsin ben cehenneme gireyim revâ mı? O Ashâb-ı Kehf’in köpeği (ise) ben senin ashâbınım...”
Hulûsî'yi ol yâr-ı vefâdâra ulaşdır
“Mekke ve Medine’nin imamı, Hz. Muhammed (s.a.v.) hürmetine isteğimi ver; Hulûsi’yi o vefalı sevgiliye ulaştır.”
Hulûsi Efendi, altı beyitte dile getirdiği isteklerinin Hz. Peygamber (s.a.v.) hürmetine verilmesini Allah’tan dilerken en büyük arzusunu tekrarlar: Beni o vefalı sevgiliye ulaştır. Ahmed-i Muhtâr, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğinden her zaman ahitlerine sâdık kalmış, insanlara Kur’an ahlakını göstermekte en büyük önder olmuştur.
Ümmetinin de güzel ahlâk sahibi olmasını arzu etmiştir. Bütün mü’minlerin dileği Allah rızâsına ermektir. Bunun da yolu Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetine uymaktır. Hulûsi Efendi, “O sevgiliye beni kavuştur.” derken bir bakıma, “Onun gittiği yolda gitmeyi tam olarak yaşamayı bana nasip et.” demek istiyor. Onun yolundan giden Allah’ın rızâsına nâil olur, “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hükmüne göre cennette Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile beraber olur.
Mahmut KAPLAN
YazarAtalarımız İslâm dâiresine girdikten sonra ortak mirasa elden geldiğince katkıda bulunmaya çalışmış; bu medeniyeti geliştiren üç büyük milletten biri olmuş; İslâm inancının neticesi olan insan merke...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Tasavvuf şiiri irfan ikliminin nesîminden esintiler taşır, gönül kuşunu kanatlandırarak mânâ âlemlerinde pervaz ettirir; rûhânî kokularla mest ü hayrân eder. Yûnus’un, Eşrefoğlu’nun, Usûlî’nin, Ümmî S...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Çok katmanlı anlam yapısına sahip olan tasavvufî şiirleri akılla hissetmek, duymak ve anlamak pek kolay değil. Tasavvuf kalp ayağıyla rûhî bir yolculuk olduğundan bu yola girmeyen, bu yolun erkânını i...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Bağdat OkuluDünyanın matematik düşünce hayatını değiştirerek bilim tarihine ismini yazdırmış, kuramlarının kullanımı günümüz bilimi içinde de gelişerek süren çok az çalışma sahibi vardır. Bunlardan bi...
Yazar: Resul KESENCELİ