Seyyid Hulûsi Efendi’nin “İse” Redifli Şiiri
Çok katmanlı anlam yapısına sahip olan tasavvufî şiirleri akılla hissetmek, duymak ve anlamak pek kolay değil. Tasavvuf kalp ayağıyla rûhî bir yolculuk olduğundan bu yola girmeyen, bu yolun erkânını iliklerine kadar hissetmeyen bir şiir sever ne kadar gayret etse de yüzeyde kalır, verilmek istenilenin künhüne vakıf olamaz. Tasavvufî şiirin arkasında zengin ve köklü bir gelenek ve ferdî seyr ü sülûk birikimi vardır.
Bu büyük geleneğin eserlerini her yüzyıldaki takipçileri olan ârif şairler, kâmil insanlar atalar mîrâsını hâlleri ve sözleriyle yaşatarak günümüze kadar ulaştırmışlardır. Günümüzde de tasavvufi şiirin geleneği bütün tazeliğiyle varlığını sürdürdüğü söylenebilir. Seyyid Osman Hulûsi Efendi de bu kervanın önemli meş’alelerinden biri olarak irfan ehline gönül yolculuğunda derlediği irfan incilerini bezletmeyi bir insanlık, bir Müslümanlık borcu bilmiş ve can halvethânesinde açan ilham çiçeklerini mısralara dökerek sâliklerin kulaklarına ve gönüllerine emanet etmiştir…
İnsan ne ile meşgul olursa Samed aynası olan gönlünde beliren görüntüler de o türden olur. Yanmayan yakamaz, sevmeyen sevemez, sevdiremez. Dünyayı ve içinde bütün var olanları Esmâ-i Hüsnâ tecellîleri olarak idrâk eden ârif, baktığı her mevcutta bir tür mârifet mîrâcı yaşayarak Hakk’a yüzünü çevirir. Nakıştan Nakkâş’a, eserden Müessir’e ulaşır, yakîni inkişaf eder, ziyâdeleşir; ilme’l-yakînden bir nevi hakka’l-yakîne pervâz eder. Tasavvuf ehli mâbeyninde çokça bilinen “Küntü kenz” hadisi âlemin yaratılış sebebinin muhabbet/aşk olduğunu ifade eder.
Allah, bilinmeyi ve sevilmeyi murâd ederek kâinâtı yaratmış; kudret ve hikmet eserlerini görüp sevecek, takdir edip şükrederek bütün varlıkların üzerine hükümrân eşref-i mahlûkât olan insanı halk etmiştir. Kısaca kâinat insan için, insan da Hakk’ı esmâ ve sıfatlarıyla tanımak, bilmek ve inanmak ve kulluk etmek için yaratılmıştır. Allah (c.c.c), insan ruhlarını halk edince onlardan “elest bezm”inde söz almış, bir ezelî sözleşme akd etmiştir. İnsanların unutup yoldan sapmamaları için de peygamberleri göndermiştir. Peygamberlerin mesajlarını kendilerinden sonra gelen âlimler ve ârifler türlü ifade yollarıyla insanlara ulaştırmayı hizmet telakkî etmişlerdir. Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin yazı konusu olan aşağıdaki (401 numaralı) şiirine bu pencereden yaklaşmaya, anlamaya, daha doğrusu hissetmeye çalışacağız:
Göz yum kamu yüzden yana her bakdığın dîdâr ise
(Eğer işin her anda sevgili ise, kâr üstüne kâr ya da iş üstüne iş isteme! Eğer baktığın dîdâr ise bütün (başka) yüzlerden gözünü yum (çevir).)
Beyitte “kâr” kelimesi zengin çağrışımlar yapabilecek bir tarzda kullanılmış. İlk bakışta “iş” anlamına geliyor gibi görünüyor: İnsan için en önemli iş sevgiliye ulaşmadır. Bunun üzerinde bir iş düşünülemez. Âşığın sevgiliden başka bir işi olabilir mi? Tasavvuf gönül yolculuğu; hedef canana, sevgiliye varmak; onun rızâsını, meveddetini/sevgisini kazanmaktır. Âşık, Hak dîdârına müştaktır, gözü başka güzellere kaymaz. Dîdâr, “Yüz, güzel yüz, çehre”; “ilâhî güzelliği temâşâ; sevgili” anlamındadır.[1] Amacı dîdâr olan insan, yönünü doğru tayin edip, sadece ve sadece O’na odaklanacak, başka varlıkları, başka güzellikleri gönlünden silip çıkaracaktır.
Beyitin ikinci anlamı ise “kâr” kelimesinin, ticaretteki kâr mânâsıyla kullanılmasıdır. Hedefi, maksadı Hak dîdârı olan, bütün mesâisini bu uğurda teksif edecek, zira bundan daha kârlı bir işi olamaz. Dîdâr temennîsi tasavvufun önemli amaçlarından biri olup birçok şair tarafından vurgulanmıştır. Dervişler, Hak erleri Allah rızâsını gözetir ve sadece dîdârı özler. Yunus Emre aşağıdaki beytinde bu dileği dile getiriyor:
Yûnus dahı ‘âşık sana göster dîdârunı ana
Yârüm dahı sensin benüm ayruk dîdârum yok durur (52/7)
(Yunus da sana âşıktır; ona dîdârını göster. Benim sevgilim sensin, (senden) başka dîdârım yoktur.)
Dîdâr, ihlasla yolculuğa çıkıp Hakk’a teslim olanların son duraktaki ödülleridir. Yunus, tek dileğinin dîdâr olduğunu, başka hiçbir güzelliğe rağbet etmediğini dile getirmiştir. Dîdâr, dünyada can/gönül gözüyle cennette bilmüşâhede olacak diye rivâyet edilir.
Hamdullah Hamdî, dîdâr’ın nasıl olacağını şu çarpıcı beytiyle dile getirmiştir:
Dost dîdârını cân göziyile göreli dil
Bî-karâr oldı akarsu gibi her sûy-be-sû
(Gönül dostun dîdârını can gözüyle gördüğünden beri akarsu gibi her tarafa kararsız akıp durmaktadır.)
Gönül gözüne Hak cemâlinin nurları tecellî edince sâlik yerinde duramaz olur. Ona bir an önce kavuşmak için çırpınır durur. Eşrefoğlu Rûmî, dîdâr’ı samîmî tevbeye bağlar; kul samîmî tevbe edip takva yoluna girerse dîdâra kavuşur:
Tevbe suyuyla arın
Dimegil bugün yarın
Göresin Hak dîdârın
Tevbeye gel tevbeye
Sun’ullâh-ı Gaybî’nin dîdâr tasavvur şu beyitle dile getirilmiştir:
Şuhûd eyle bugün dîdâr-ı Hakk’ı
Anı sen sanma kim ferdâya düşmüş
(Bugün Hakk’ın dîdârını gör, onu yarına (cennet) düştüğünü (kaldığını) sanma.)
İnsanın dünyaya gönderiliş amacı Allah’ı tanımak ve ona kulluk görevini bilinçli bir şekilde yerine getirmektir. Allah, insanların nefislerini yine onlar için satın alarak karşılığında cennet gibi sonsuz bir mutluluk vadediyor. Gaybî’nin dikkat çekmek istediği husus âhiret hayatının bu dünyada kazanılacağıdır. Dîdâr da ancak dünyadaki samîmî amellerin Allah katında makbul olması ile mümkündür.
Maksûd-ı mutlak bildiğin ol Kâdir-i Cebbâr ise
(Eğer mutlak maksûdun, isteğin o Cebbâr olan Kâdir ise her var ve yok, her az ve çok karışıklığını kalpten gider.)
Beyitte, Esmâ-i Hüsnâdan Cebbâr ve Kâdir isimlerinin yer alması sebepsiz değildir. Cebbâr hem bir isim hem de beyitte Kâdir isminin sıfatı olarak dikkat çekiyor. Allah yaratmaya kâdir yegâne varlıktır. Esmâ-i hüsnâdan olan Kâdir, her varlığı “kuvvet-i kâhiresiyle halk ve icat eden ve kudreti kâmil olup noksan ve fütur” ârazlarından münezzeh olan yaratıcı mânâsındadır.[2] Cebbâr: “Ademden vücâda ihraç eylediği mevcûdâtı irâde-i ilâhiyyesinin taalluk ettiği veçhile idare eden, yahut (câbir), yani mahlûkâtın umûr-ı meâd (âhiret işleri) ve maaşlarında (geçim) olan ahvallerini; ıslah ve tanzim eden Cenâb-ı Rabb-i Lem-yezel Hazretleri’nin Esmâ-i Hüsnâsındandır.”[3] İnsan eğer mutlak güç, irâde ve kudret sahibi olan Allah’ın rızâsını amaç edinmişse gönlünde kısmetine düşen aza çoğa, vara yoğa bakmaz. Ne gelmişse “O’ndandır.” diyerek kabul edip şükreder; Allah ondan, o Allah’tan razı olur. Böylece gönül arınır, her türlü vesvese ve karışıklıktan arınır. Eşrefoğlu, gönülden teşvîşin ancak aşkla bertaraf edilebileceğine kail olanlardandır:
Bu aşk düştü canımıza bahar eyledü kışımız
Kaygu bulutların sürdü komadı hiç teşvişimiz
(Bu aşk canımıza düştü kışımızı bahar eyledi. Kaygı, tasa bulutlarını sürdü hiçbir karışıklığımızı bırakmadı.)
Sedd-i reh olmuş ol dile mahbûbu olmuş var ise
(Fakr devletini bulan bu geçici dünyanın varına, varlığına bakmaz. Dünya varlığını mahbup edinene gönle ise (bu), yol kesici, engelleyici olmuştur.)
Gönül, sadece Allah’ı sevmek için yaratılmıştır. Gönülde başka sevgilere, sevgililere yer vermek yol erine yakışmaz. Zaten gönlünde dünyevî birtakım varlıklara yer verenler mânevî yolculukta tıkanır kalır, amaçlarına ulaşamaz. Fakr devleti, fakr bahtı, fakr talihi tasavvufun önemli kavramlarından biridir:
“a. Dervişlik, sâlik’in hiçbir şeye mâlik ve sahip olmadığının, her şeyin gerçek mâlik ve sahibinin Allah olduğunun şuurunda olması. İnsan Allah’ın kulu olduğundan; insan da, ona nisbet edilen diğer şeyler de hakîkatte onun mevlâsı olan Allah’ındır.
Sâlikin kendisini “daima Allah’a muhtaç bilmesi, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını kavraması” demektir.[4] Fakrı bu anlamıyla kavrayan sâlik/yolcu aslında en büyük devleti/bahtı bulmuş demektir. Varlığını kudret elinde olan Kâdir’e teslim edenin hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz.
Yunus Emre, fenâ konusunu şu beytiyle gâyet açık bir dille ifade etmiştir:
Merdân-ı Hak bu dünyâda maksûdlara kalmadılar
Mülk-i bekâ bulmış iken meyl-i fenâ kılmadılar
(Hak erleri bu dünyada(ki) amaçlara, isteklere kalmadılar; bekâ ülkesini bulmuşken yok olabilecek şeylere meyletmediler.)
Ko gayrının matlûbunu matlûb eğer dil-dâr ise
(Ey “Amaç edindiğim menzile ulaşsam.” diyen sâlik, eğer isteğin sevgili/Allah ise başkasının matlûbunu bırak, terk et. Ya da başka matlupları terk et.)
İkinci mısrayı “ko gayrının” ibaresini, “Allah dışında olanları bırak.” diye anlamak gerekir. Sâlik, sadece Allah’a müteveccih olup onun dîdârını talep etmekle mükelleftir. Kalbinde “mâsivâ” denen Allah’tan gayrı her şeyi terk edecektir. Daha önce de ifade edildiği üzere kalp Allah’a aittir. Nâbî’nin şu beyti konuyu çarpıcı bir biçimde dile getirmektedir:
Âyîne-i idrâkini sâf eyle sivâdan
Mihmân mı gelir hâne-i nâ-pâke hicâb et
(İdrak aynanı (kalbini) mâsivâdan (kirler) arındır; utan, hiç temiz olmayan eve misafir gelir mi?)
Yok ol ki Hakk’ın varlığı zâhir ola her var ise
(Ey Hulûsi, yokluk yolunda varlığın hiçbir kıymeti yoktur; yok ol ki gerçek varlık olan Hakk’ın varlığı her bakımdan zâhir olsun, görünsün.)
Yokluk yolu (tarîk-ı fenâ) gönül ehli arasında makbul ve merguptur. Fuzûlî, Türkçe Dîvânı’nın ilk gazellerinden birinde Allah’a şöyle yakarır:
Habs-i hevâda koyma Fuzûlî-sıfat esir
Yâ Rab hidâyeteyle tarâk-i fenâ mana
(Beni Fuzûlî gibi hevâ ve heves, yani mâsivâ arzuları içinde hapsetme. Yâ Rabbi, bana fenâ, yani Hak’da fânîi olmak, yok olmak yolunu göster.) [5]
İnsanın kemal yolculuğunda muvaffakiyetini en önemli şartı nefsini yok olma derecesinde terbiye etmesi, bir bakıma ölmeden önce ölmesidir. Nefsin istek ve arzularını dizginleyemeyen bu yolculukta mutlu sona ulaşamaz. Hadis olarak rivâyet edilen, “Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvânî ve nefsânî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.”[6] sözü sâliklerin hedefe ulaşmada en önemli kılavuzu olmuştur.
Seyyid Osman Hulûsi Efendi, yokluk yolu dediği “fenâ” ebedî âlemde dîdârla müşerref olmanın anahtarıdır. İnsana “fenâ” sırrına ererek kemale ermesi için bir imtihan sebebi olarak verilen nefis ve sınırsız istekler bu fenâ anlayışı ile kayıt altına alınıp dizginlenebilirse sâlik ilâhî rızâya nâil olarak cennette va’dedilen rü’yet-i cemâle erecektir. Böyle bir son, insan olma şuuruna varan her kişi için hiçbir varlıkla ölçülemeyecek derecede yüksek bir haldir. Bunun gerçekleşmesi için birkaç yıllık kısa dünya hayatında her türlü fedakârlık etmeye değer.
Dünyanın bin yıllık mesûdâne hayatı cennetin bir anına, cennetin de bin yıllık mesûdâne hayatı “rü’yet-i cemâl”in bir anına mukâbil gelemez. Bu sebeple Seyyid Hulûsi Efendi’nin anlayışında, diğer mutasavvıflarda olduğu üzere, tarîkat yoluna giren sâlik için dünya varlıklarının bütünü hiç derecesindedir.
[1] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2005, s.107.
[2] Mehmed İbrahim, Şerh-i Esmâü’l-Hüsnâ, Dersaadet 1326, s. 45.
[3] Mehmed İbrahim, a.g.e., s.10.
[4] Uludağ, a.g.e., S. 131.
[5] Ali Nihat Tarlan, Fuzûlî Divanı Şerhi, Akçağ Yayınları, Ankara 2011, s.25.
[6] el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29.
Mahmut KAPLAN
YazarEdebiyatımızda; asırlar öncesinden sesini günümüze ulaştırabilen şairlerin başında yer alan, tezkirelerde “Mevlânâ” sıfatıyla anılan Fuzûlî, zamanının gerektirdiği din ve fen ilimlerinin hepsinde âli...
Yazar: Mahmut KAPLAN
Bazı konular vardır ki bahsetmek lazım mıdır, yoksa susmak mı gerekir tam kestiremezsiniz. İki arada bir derede sıkışıp kalırsınız. Bahsetseniz yanlış mı anlaşılır farklı yerlere mi çekilir diye düşün...
Yazar: Erol AFŞİN
Sözlükte "pişmanlık, nedâmet, geri dönmek, rücû etmek, dönüş yapmak, vazgeçmek” anlamına gelen tevbe, İslâmî terminolojide “insanın bilerek veya bilmeyerek işlediği hatadan, kusurdan, günahlarından do...
Yazar: Mehmet DERE
Tarihî ve kültürel birikimi, yetişmiş insan unsuru ile temayüz eden Darende, özellikle Osmanlı Devleti zamanında yetiştirdiği paşalar, devlet adamları, âlimler ve mutasavvıflar ile ünlenmiştir. Osmanl...
Yazar: İsmail ÇOLAK