İrfan Ehlini Bulmak Bize Vazifedir
"İnsan ara bul irfan ara bul
Derman ara bul bîmâre gönlüm"
Osman Hulûsi Efendi bu beytinde diyor ki; insan, yaratılışı itibarıyla çeşitli şeylere muhtaç dünyaya gelir ve bu ihtiyaçları bir ömür boyu devam eder. İyi bir arkadaş, iyi bir komşu, iyi bir dost… Ve insanın maddî ihtiyaçlarının yanı sıra ilim öğrenmek, irfan sahibi olmak gibi hedefleri de vardır. Bunlar ruh ve beden için gerekli şeylerdir; bunların olmaması halinde insan bir bakıma eksik ya da hasta bir şekilde hayatını devam ettirir.
Osman Hulûsi Efendi bu beyitte kendince ideal olan insan tipini de çiziyor bize. İnsan demek ilim, irfan sahibi demektir. Böyle insanlarla konuşmak, onlarla sohbet etmek insanı manen doyurur hasta gönle âdeta ilaç olur. Demek ki beyitte üç temel unsur vardır. İnsan, insanı tamamlayan unsurlardan ilim ve irfan.
Diyojen için bir olay anlatılır. Güpegündüz yola düşen Diyojen, elinde bir de ‘yanan’ fener taşımaktadır. Onu böyle gören ahali hayli şaşırmıştır. Her şeylerini kendisine danıştıkları, başları sıkışınca koştukları, şehirlerinin direği, aklın efendisi Diyojen ne yapmak istemektedir? Yaklaşırlar yanına ve sorarlar: “Efendimiz, bilge. Bu ne haldir güpegündüz elinizde bir fenerle dolaşıyorsunuz?” Diyojen: “İnsan arıyorum!” “E, demişler, biz çevrendekiler, şunlar, onlar; hepimiz, biz insan değil miyiz?” Diyojen şöyle bir cevap vermiş onlara: “Hiç öyle olsaydı arar mıydım?”
Biraz karamsar bir hikâye, ama doğrusu da budur, yani insan bulmak; gerçek anlamıyla insan bulmak zordur. Diyojen insan aramaya devam ededursun, biz insanın nasıl bulunabileceğine dair Hz. Ömer’in testine bakalım:
Bir adam Hz. Ömer (r.a.)'in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Hz. Ömer, ona:
- Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi.
Orada bulunanlardan birisi,
- Ben onu tanıyorum, deyince Hz. Ömer:
- Nasıl bilirsin, diye sordu. O da:
- Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum, cevabını verdi.
Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu:
- Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur?
- Hayır, diye cevap verdi adam.
Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti:
- İnsanın takvasını ortaya koyan, muamelesidir. Bu adam, alışveriş yaptığın bir kimse midir?
Adam tekrar:
- Hayır, dedi.
Hz. Ömer (r.a.) bu defa:
- Bununla, insanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk yaptın mı, diye sordu.
Adam bu soruya da:
- Hayır, cevabını verince, Hz. Ömer (r.a.):
- Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek,
- Git, seni tanıyan birini getir, buyurdu.
Buna göre insanı tanımanın en emin yolları, onunla ya yakın komşuluk yapacaksın veya alışverişte bulunacaksın yahut da beraber yolculuk edeceksin...
Şeyh Galib insanı tarif ederken onun yüce bir yaratılışta olduğunu şöyle idrak etmemizi istiyor bizden:
"Bir şûlesi var ki şem’-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsumânın
Bu sîne-i berk-âşiyânın
Sinâ dahi görmemiş nişânın"
(Bu can mumunun öyle bir yalımı, öyle bir parlayışı var ki şu gökyüzü fanusuna bile sığmaz. Gerçi Tûr-i Sinâ, Cenâb-ı Hakk'ın tecellisine mazhar oldu olmasına ama o bile ardı arkası kesilmeyen tecelli yıldırımlarının yuvası olan âşık sinelerinin yanına yanaşamaz...)
Yine Şeyh Galib:
"Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen
Gerçi virâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yı melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akdemsin sen
Ruhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Haksın mesel-i Isi-i Meryemsin sen
Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen"
(Ey gönül, bu kadar gam, bu derece hüzün de neyin nesi! Gerçi sen ten bakımından bir viranesin ama mazhar olduğun ilâhî tecelli bakımından, tılsımlı bir hazinesin. Sen, meleklerin bile kendisine secde etmesi emredilmiş yüce bir varlıksın. Öyle bildiğin filan gibi değil, sen, değer bakımından bütün yaratılmışların üstündesin. Zira ruh denen ilâhî bir nefha taşıyorsun ve bu ruh Cibril'in Hz. Meryem'e üflediği ruhun ikizi. O ruhun eseri olan Hz. İsa, nasıl Hakk'ın sırrı ise sen de -ruh cihetiyle- ona denk bir sırsın. Kendini küçümseme ve değer vererek bak. Çünkü sen bu âlemin varlık sebebi, özü, aslı, mayasısın. Şayet bu kâinat -şekil bakımından- bir göze benzetilirse sen de onun bebeğisin, gören kısmısın.)
Elbette ilim ve irfan arayacağız. Bizi yaratan yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de insana ilk olarak “Oku!” emr-i ilâhîsi ile sesleniyor. Yani oku ve ilim öğren. Çünkü okumak cehalet karanlığını kaldırıyor. Doğruyu, yanlıştan ayırt etmeyi öğretiyor insana. İnsanı akıl sahibi yapıyor. Bu, İslam ve iman için son derece önemlidir, çünkü İslam akıl sahiplerini muhatap alıyor ve Kur’an-ı Kerim’de akletmenin önemine vurgu yapılıyor, “Ey akıl sahipleri!” şeklinde hitap ediliyor. Aklı olmayanın dini de olmayacağı bildiriliyor.
İnsan olarak da düşünelim, ilimden, irfandan yoksun biri ile bir saat konuşmanın ne kadar büyük bir eziyet olduğunu anlatmak malum-ı ilamdan başka bir şey olmayacağını hepimiz biliriz. O yüzden ne demiş ceddimiz: “Âlim ile sohbet etmek lâl ü mercan incidir, cahil ile sohbet etmek akıbet can incidir.”
Şeyh Edebali’ye izafe edilen dostlukla ilgili şöyle bir nasihat vardır. Kulak verelim:
Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.
Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.
Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün,
Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.
Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.
Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.
Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.
Demek ki dost gibi görünenler bazen bize düşmanın bile yapamayacağı kötülüğü yapabilmektedir. Şu hikâyede olduğu gibi:
Bir padişahın güzel ve bakımlı bir doğan kuşu vardı. Bir gün bu kuş serkeşlik edip kaçtı bir kocakarının çadırına girdi. Kocakarı bu sırada un eliyordu. Doğanı tutup bağladı, doğanın anasına buna niye bakmamış diye sitemler de ederek, kuşun kanatlarını ve tırnaklarını çok uzamış diye kesti.
- Ehil olmayanlar sana iyi bakamamışlar, kanadın haddini aşmış, tırnağın da uzamış. Ehil olmayanlar seni hasta ederler. Ananın yanına gel ki sana iyi baksın, diyordu.
Doğan yesin diye önüne saman koydu.
- Anacığın sana ne güzel bakıp seni besleyecek, dedi.
Arkadaş, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda daima çarpık, daima yampiri gider.
Bütün bunları düşünmemize vesile olan Osman Hulûsi Efendi, ilimle, irfanla meşgul olmamızı, gönül derdimize derman olacak insanlar aramamızı, onlarla hemhal ve muhabbet içinde olmamızı nasihat ediyor.
Vedat Ali TOK
YazarDünya tarihinin en ihtişamlı devletlerini kuran milletimiz, Orta Asya’dan Anadolu’ya köklü bir kültür ve medeniyet mirası taşımıştır. Türk-İslâm Medeniyeti’nin zengin birikimini asırlardır bünyesinde ...
Yazar: İsmail ÇOLAK
Ey fahr-i rüsül pâdşeh-i ‘arş-ı cenâbKim zikrini ref’ içün nüzûl itdi kitâbBir nüsha-i hikmet-i ilâhîsin senŞerh itse n’ola sadrını Rabbü’l-erbâb“Ey bütün peygamberlerin padişahı, göğün efendisi! Kita...
Yazar: Vedat Ali TOK
Çağlar öncesinden gelen,İşlenerek altın olan,Gönül tahtına kurulanDilde açan gül Türkçemiz,Gidilecek yol Türkçemiz.Milletimin şah damarı,Yüce devletin çınarı,Soylu sevdalar pınarı;Dilde açan gül Türkç...
Şair: Yusuf DURSUN
Bütün Kemâl O’ndadırGanî-zâde Nâdirî (1572-1626)Ey vücûdun nahl-i bî-mânend-i nüzhet-gâh-ı dînBülbül-i şeydâ gül-i ruhsâruna Rûhü’l-emînÇenber-i gerdûn elünde halka-ı engüşterîLevh-i a’lâ fass-ı hâtem...
Yazar: Vedat Ali TOK