Can Âlemini Aydınlatan Eşsiz Güneş
Horasan’dan Anadolu’ya göçen bir ailenin çocuğu olarak 1520 yılında Tokat’ın Zile ilçesinde dünyaya gelen Şemseddin Sivâsî, Halvetiyye Tarikatı’nın Şemsiyye Kolunun kurucusu, âlim ve şair bir zattır. İlim ehli bir ailenin mensubu olan Sivâsî, İstanbul’da medrese eğitimi almış bilahare tasavvufa yönelmiş ve Muslihuddin Efendi’ye intisap etmiştir.
Dönemin Sivas valisi tarafından vaizlik görevi için Sivas’a davet edilmesi onun hayatının dönüm noktasıdır. Zira bundan sonra Sivas’ta hem ilmî hem irfanî faaliyetlerini sürdüren Sivâsî, cami kürsüsü ile tekke postu arasında bir ömür sürdürmüştür. Eğri Seferi’ne katıldığı bilinen Şemseddin Sivâsî, bir dönem İstanbul’da bulunmuş, 1597 yılında Sivas’ta vefat etmiş ve Meydan Camii hazîresine defnedilmiştir.[1]
Hayatına dair bilgilerin temel kaynağı yeğeni Receb Efendi tarafından kaleme alınan Necmü’l-Hüdâ fî Menâkıbı’ş-Şeyh Şemseddîn Ebi’s-Senâ adlı Türkçe menâkıbnâmedir. Velûd bir kalem olan Sivâsî’nin bilinen 25 eseri olup Mevlid, Dîvân-ı Şemsî, Tercüme-i Kasîde-i Bürde, Menâkıb-ı İmâm-ı A‘zam, Menâzilü’l-ârifîn, Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn bunlardan bazılarıdır.[2] Eserlerinin tamamı Sivas Belediyesi tarafından Şemseddîn-i Sivâsî Külliyâtı adıyla yayınlanmıştır.
Dîvân’ında kayıtlı 10 na’t-ı şerifte Rasûlullah Efendimiz’in diğer peygamberlere üstünlüğü, şefaat dileği, Medine özlemi ve övgüsü, ayrılık derdi, dört halife ve ashâb-ı kirâm konuları öne çıkan başlıklardır. Bu na’t-ı şerîflerin ilkinden seçilen bazı beyitler kısa açıklamalarla yazımıza konu edilecektir.[3]
"Dest-i Hakk’a mazhar olduğun yed-i tûlâsının
Mâ rameyte iz rameyte dinle gör takrîr eder"
“Attığın zaman sen atmadın Allah attı.” ayetini dinle ki Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hakk’ın kudretli eli ifadesine muhatap olduğunu, bu ayet anlatır.
Sivâsî, Bedir Savaşı’nda Peygamber Efendimiz’in yerden bir avuç toprak alıp düşman tarafına savurmasını konu edinen ayete atıfla meramını anlatır. Buna göre atılan toprak, birçok düşman askerini saf dışı bırakarak mucizevi bir hadisenin nesnesi olmuştur.
Konuyu anlatan ayetlerde atma fiili, beşer planında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından yapılmış olmasına rağmen “Attığın zaman sen atmadın Allah attı.”[4] şekliyle Allah’a izafe edilmiştir.[5] Yed-i tûlâ ifadesi uzun el anlamına gelmekte olup, Hakk’ın kudretinin beşerdeki tezahürünü anlatmak için kullanılmaktadır. Son tahlilde ilgili olay ve ayet, Rasûlullah Efendimiz’in, Cenâb-ı Hakk tarafından nasıl desteklendiğini göstermektedir.
"Nezd-i Hak’da kadrini bilmek dilersen ümmetâ
Gel le ‘amruk âyetin oku ne hoş tahrîr eder"
Ey ümmet-i Muhammed. Hak katında değerini öğrenmek istersen “Ömrüne yemin olsun.” ayetini oku. Bu ayet ne güzel anlatır ümmetin değerini.
Klasik şiirimizde sıkça karşılaşılan kelimenin sonuna uzun â eklenmesi, hitap içindir. Buna göre “ümmetâ”, ey ümmet anlamındadır. Burada ümmetin kıymeti, peygamberlerinin kıymeti ile özdeşleştirilmiştir. Zira Allah (c.c.) Kur’an’da sadece Rasûlullah Efendimiz’in ömrüne yemin etmiştir. Beytin ikinci mısraında geçen “le ‘amruk” ifadesi, ilgili ayetten[6] nakıs iktibastır. Yemin, yemin edilen şeyin kıymetini veya önemini gösterdiği için, Peygamber Efendimiz’in ömrüne yemin edilmesi ümmet-i Muhammed için de bir şeref kaynağıdır.
"Bahr-ı ilminden anın bir katreye vâsıl olan
Çâh-ı kalbinden maârif zemzemin tefcîr eder"
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ilim denizinden bir damlaya erişen kişinin kalp kuyusundan, marifet zemzemi fışkırır.
Bilindiği üzere sûfîlere göre ilim iki türlüdür. İlki çalışmakla ve akıl yoluyla elde edilen bilgidir. İkincisi ise Allah’ın kulun kalbine attığı bilgidir ve buna irfan denir.[7] Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) kesbî ilimlerin yanında vehbî ilimlerin de muhatabı olduğu için, sahilsiz bir umman gibidir. Onun bu vehbî ilminden bir damlaya erişen kimsenin kalbinde de marifet zemzemi kaynar, coşar ve taşar. Burada özellikle kalbe atıf yapılması ve maârif ifadesi, vehbî bilginin mahiyetine işaret eder.
"Şekvet-i dâreyne mazhar oldu bulmadı felâh
Sünnet-i garrâsını her kim anın tahkîr eder"
Her kim Peygamber Efendimiz'in pâk ve yüce sünnetini küçümser hafife alırsa, iki dünyada da kötü akıbete uğrar ve kurtuluşa eremez.
Beytin ikinci mısraında kaydedilen garrâ kelimesi gâr/mağara ile karıştırılması muhtemel bir kelimedir. Garrâ, atın alnındaki beyazlık demektir, mecazen soyluluk ve yücelik anlamıyla kullanılır. Buna göre dini irşad faaliyetlerinde sıklıkla kulağımıza çalınan şeriat-ı garrâ, yüce şeriat anlamındadır.
"Gerçi suret mağribinde gârib oldu ol güneş
Dem be dem can maşrikinden âlemi tebşîr eder"
Gerçi görünen bu âlemin batısında, nübüvvet güneşi batmıştır. Fakat O’nun ruhaniyeti an be an gönül doğusundan âlemi müjdelemektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tarihi şahsiyeti, 571-632 yılları arasında yaşamış ve emanetini teslim etmiştir. O’nun bedeni her ne kadar toprağa verilse de ruh güneşini perdeleyebilecek herhangi bir şey yoktur. Manevî şahsiyeti, insanların gönüllerinde tasarrufunu sürdürmekte ve onları bir takım manevî müjdelerle muştulamaktadır. O’nun adı anılınca kalpler ürpermekte, gözler yaşarmakta, tarif edilemez bir duygu seli insanı kendinden almaktadır.
"Na‘t-ı gülzârında bülbül olduğum ayb olmasın
Lâ cerem mahbûbun zikrin kişi teksîr eder"
Seni övme bahçesinde bülbül olduğum ayıplanacak bir şey değildir. Hiç şüphesiz seven, sevdiğini anmayı çoğaltır.
Şair, bu beyitte na’t-ı şerif yazma sebebini açıklar. Buna göre “Kişi sevdiğini çokça anar.” kaidesi, Peygamber Efendimiz’i methetmeyi gerekli kılan sebeptir.
"Şemsî bilip aczini diler nu‘ûtundan sükût
Lîk dil müftüsü andan men‘ ile tahzîr eder"
Ey Nebi! Şemseddin Sivâsî seni övme konusunda aczini bildiği için susmak ister. Fakat dil müftüsü, susmamı yasaklar ve beni sakındırır.
Şair önceki beyitte sevgisinden dolayı na’t-ı şerif kaleme aldığını belirtse de bir yandan da kendi acziyeti, onu susmaya sevk etmektedir. Çünkü hangi şiir, hangi şair, hangi lafız, hangi mana Rasûlullah Efendimiz’i bihakkın övmeye yetebilir. İşte şair de bu korkudan dolayı yazmakla yazmamak arasında tereddüt hâlindedir. Fakat gönül müftüsü, ona susmayı yasaklamış ve onu sükût fikrinden sakındırmıştır. Hakkı verilemese de övmeye devam edilmelidir, çünkü Rasûlullah’ı övmek övülene değil bilakis övene kıymet veren bir şeydir.
Buradaki dil ifadesi gönül anlamındadır. Fakat bilinen anlamıyla organ olan dil de metnin anlam bütünlüğünü bozmamaktadır. İkisini bir arada düşünürsek şairin, gönlünden doğan duygular dilini harekete geçirmekte ve na’t-ı şerîfe dönüşmektedir.
Es-salâtü ve’s-selâmu aleyke yâ Muhammed (s.a.v.).
[1] Hayatı hakkında bilgi için bk. Hasan Aksoy, “Şemseddin Sivâsî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 20 Nisan 2022.
[2] Eserlerine dair bilgi için bk. Fatih Çınar, Şemseddîn-i Sivâsî ve Tasavvufî Görüşleri (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2022), 118-149.
[3] Nakledilen şiir ve diğer na’tları için bk. Şemseddîn Sivâsî, Şemseddîn-i Sivâsî Dîvânı, haz. Fatih Ramazan Süer (İstanbul: H Yayınları, 2017), 170-179.
[4] 8/Enfâl, 17-18.
[5] Kur’an Yolu (Erişim 20 Nisan 2022), 8/Enfâl, 17-18.
[6] 15/Hicr, 72.
[7] Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü (Ankara: Otto, 2014), “İlim”, 237.
Hamit DEMİR
YazarÜsküdar’da sabah olmuş uyanın,Uzun mesafeler kat etmeliyiz,Büyük-küçük kapılara dayanın,Nefis düşmanını katletmeliyiz,Bu semti yeniden fethetmeliyiz...Terk ettik tâati, yıkıldı direk,Böylesi gaflete d...
Şair: Halil GÖKKAYA
Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de geçen her bir cümleye âyet dendiği gibi Cenâb-ı Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden olan bazı eşya ve hadiselere de âyet denmektedir. Söz konusu ontolojik ...
Yazar: Hamit DEMİR
Kehf Sûresi’nin 65. ayetinde “ledünna ılma” yani “ledün ilmi” ifadesi geçmektedir. 60. ayetle başlayan 82. ayetle biten kıssada, Musa (a.s.)’dan, genç arkadaşından ve kendisine ilim ve rahmet verilen ...
Yazar: Aydın BAŞAR
Türk edebiyatının önemli isimlerinden Şeyhî, Kütahyalı olup 15. yüzyıl şairlerindendir. Memleketindeki ilköğreniminden sonra İran’da edebiyat, tasavvuf ve tıp alanlarında tahsil gördüğü anlaşılan Şeyh...
Yazar: Hamit DEMİR