Bilmediğin Şeyin Ardına Düşme
Yüce Allah, İsrâ Sûresi 36. âyette şöyle buyurmaktadır:
“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.”
Âyetin başında geçen “latakfu”, “iz sürmek, takip etmek” anlamına gelen “kafa, yekfu, kafven, kafiyeten” fiil kökünden nehyi hazır sigasında bir muzari fiildir.[1] Buna göre “bilmediğin bir sözün veya işin peşine takılıp onun hakkında hüküm verme, zan ve tahmine göre hüküm verme” demektir.
Bu âyeti farklı şekillerde yorumlamak mümkündür. Nitekim müfessirler tarafından şu şekilde yorumlar yapılmıştır:
Bu âyet-i kerimede yüce Allah, insanı iyice bilmeden, görmeden başkaları hakkında hüküm vermekten, zan ve tahmine göre konuşmaktan men etmektedir. Çünkü göz, kulak ve gönül algıladıkları şeylerden sorumlu tutulacaktır. Kulak işittiklerinden, göz gördüklerinden, kalp ise düşündüğü ve inandığı şeylerden sorumlu tutulacaktır.
O hâlde insan, bütün organlarını Allah’ın emri doğrultusunda iyi ve güzel şeylerde kullanmalıdır. Haram ve günah olan şeylerde kullanmamalıdır. Kıyamet günü/hesap günü insanın organlarına hayat verilecek ve bu organlar insanın aleyhine şahitlik edecektir.[3] Nitekim bu hakikat şu ayetlerde açıkça ifade edilmektedir: “Nihayet onlar oraya (sorgu mahalline veya cehennem ateşine) geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında kendi aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.”[4], “O gün (kıyamet/hesap günü) onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları şeyler hakkında aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.”[5], “O gün (hesap günü) onların ağızlarını mühürleriz; (dünyada) yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.”[6]
Maalesef günümüzde bazı insanların, bilmedikleri bir konuda konuşmaları ve hüküm vermeleri oldukça yaygın hâle gelmiştir. Bunun en önemli sebepleri; iman zafiyeti, insanların ahiret bilincinden uzaklaşmaları ve ahlakî değerlerin çözülmeye başlamasıdır.
İslâm’a göre insanın bilgi kaynakları, salim akıl, doğru haber ve salim duyulardır. İnsan, akıl vasıtasıyla doğruyu-yanlışı, iyi-kötüyü, faydalı-zararlıyı birbirinden ayırt edebilmektedir. Haberin bilgi kaynağı olabilmesi için doğru olması gerekir. İslâm’a göre en doğru haber ise vahiydir. Vahiy ise Allah’ın melek vasıtasıyla peygamberine bildirdiği bilgidir.
İnsan duyu organlarıyla da bilgi edinebilir. Âyette bilgi vasıtalarından kulak ve göz zikredilmektedir. Kalp ise kulağın işittiğini ve gözün gördüğünü tasdik eder. Yani insan olayları duyduğu, gördüğü veya akıl ve vicdanıyla idrak ettiğine göre değerlendirir ve ona göre karar verir. İşte tefsirini yaptığımız yukarıdaki âyette yüce Allah, kesin bilgi olmadan bir şey veya bir kişi hakkında karar verilmemesi veya konuşulmamasını emretmektedir. Zira kulak, göz ve kalp gibi bütün organlar yaptıklarından sorumlu tutulacaktır.
Bilgisizlik, yeterli bilgiye sahip olmamak, insanı zanna ve tahmine göre hareket etmeye sevk eder. Herhangi bir konu veya kişi hakkında kesin bilgi olmadan zanna göre hareket etmek de insanı hata yapmaya sevk eder. Nitekim yüce Allah, “Ey iman edenler, zandan çokça kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır.”[7] buyurmak suretiyle zanna göre hareket etmeyi yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Zandan alabildiğine sakınınız. Çünkü zan sözün en yalan olanıdır.”[8] buyurmuştur.
Kısacası şöyle diyebiliriz ki, bilmediğimiz bir şeyin ardına düşmemeliyiz. Bilgimiz olmayan hususlarda konuşmamalıyız. İnsan konuşmalarını, hareketlerini, davranışlarını, vereceği karar ve hükümleri cehalet/bilgisizlik üzerine bina etmemelidir. İnsanın her sözü, bütün hâl ve hareketleri bilgiye dayanmalıdır. En doğru ve en sağlam bilgi de vahiy bilgisidir. Hayatımız boyunca bütün düşüncelerimiz, kararlarımız, hareket ve davranışlarımız Kur’an ve sünnette bize sunulan sağlam bilgilere bağlı olmalıdır. O takdirde hem bu dünyada mutlu ve huzurlu bir hayat sürmemiz hem de ahirette ebedî kurtuluşa erişmemiz mümkün olacaktır.
Ayetten Çıkarılan İlkeler:
[1] İsfehânî, Râgıb, Müfredatu elfâzı’l-Kur’an, (thk. Safvan Adnan Dâvûdî), Dâru’ş-Şâmiyye, 1412/1992, 680; Râzî, Fahruddin, Mefâtîhu'l-gayb, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1041/1981, 20: 208; Çanga, Mahmut, Kur’ân-ı Kerîm Lügatı, Timaş Yay., İstanbul, 2007, 395.
[2] Râzî, Mefâtîhu'l-gayb, 20: 208-209; Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’an, Dâru ihyai’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1405/1985, 10: 257; Ateş, Süleyman, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1990, 5: 216.
[3] Râzî, Mefâtîhu'l-gayb, 20: 212.
[4] 41/Fussilet, 20.
[5] 24/Nur, 24.
[6] 36/Yâsîn, 65.
[7] 49/Hucurât, 12.
[8] Buhârî, Vasaya, 8, Nikâh, 45, Feraiz, 2, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28; Tirmizî, Birr, 56; Taberânî, Hüsnu'1-hulk, 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2: 245, 287.
Mehmet SOYSALDI
YazarAllahu Teâlâ, Zümer Sûresi 53. âyette şöyle buyurmaktadır: “De ki; ‘Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüph...
Yazar: Mehmet SOYSALDI
Yüce Allah İsrâ Sûresi 84. âyette şöyle buyurmaktadır: “De ki; ‘Herkes kendi karakteri ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabb’iniz daha iyi bilir.”Bu âyette herkesin ...
Yazar: Mehmet SOYSALDI
Eğitimcilerin Kaleminden: İrfan ve Kültür Eğitimcisi Olarak Hulûsi Efendi (k.s.)Tasavvuf, irfan geleneği ile özünde bir eğitim müessesesi olma özelliği taşıyan yüce bir kurumdur. Tasavvuf yoluna giren...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Allahu Teâlâ, Âl-i İmrân Sûresi 31. âyette şöyle buyurmaktadır:“(Rasûl’üm!) De ki: ‘Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışla...
Yazar: Mehmet SOYSALDI