HAKANLAR HAKANI’NDAN ÂLEMLERİN SULTANI’NA
Osmanlı
Devleti’nin her cihetten fetihlerle genişlemesinde büyük pay sahibi olan
hükümdar Kanûnî Sultan Süleyman Han’dır. Onun döneminde ordunun özellikle
Batı’ya yönelmesi ve gemilerin Akdeniz’e sürülmesi Sultan Süleyman’ın tarihte
müstesna bir yer edinmesine ve Batılılarca “Muhteşem, Büyük Türk” gibi
lakaplarla anılmasına sebep olmuş, kendisi de Fransa Kralı Fransuva’ya yazdığı
mektupta kendini “Hakanlar Hakanı” şeklinde vasfetmiştir. Ne var ki cihana
hükmetmiş böyle kudretli bir padişah, iç dünyasında kopan muhabbet ve hasret
fırtınalarına galebe çalamamış, yücelerden gelen bir şuurla ve derin duygularla
hacimli bir Dîvân teşkil edecek kadar çok şiir[1]
kaleme almıştır. Özellikle Muhibbû mahlasını kullanması Allah’a derviş samimiyetiyle
bağlı olduğunu, ayrıca halkına karşı ince bir sevgi yaklaşımı içinde
bulunduğunu ifade eder.[2]
Bu hâliyle o Kur’an’ın betimlediği küffara karşı şiddetli, müminlere karşı
merhametli[3]
Müslüman şahsiyetin müstesna bir örneğidir.
Sultan
Süleyman’ın Dîvân’ında âlemlerin sultanı Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) için
yazdığı kırk küsür na’t-ı şerîf bulunmaktadır.[4]
Na’tlarında, Peygamberimiz (s.a.v.)’e bende olduğunu, Peygamberimiz’in
mucizelerini, mahviyetini, şefaat ümidini ve Ümmet-i Muhammed’den olmanın
mutluluğunu terennüm eder. Bunlardan bir tanesini günümüz Türkçesi’ne çeviri ve
kısa açıklamalarla dikkatinize sunuyoruz:
Yâ
nebiyyallah itdün mu‘cizünle ayı şak
Diseler
sana aceb midir şehâ mahbûb-i Hak
(Ey Allah’ın
nebisi, ey şah. Sen ki mucizevî bir şekilde ayı ikiye böldün. Sana Allah’ın
sevgilisi deseler bu şaşılacak bir şey midir!?)
Şair, şiirinin
girişinde Efendimiz (s.a.v.)’e seslenerek muhataplarına şakk-ı kamer/ayın
yarılması mucizesini hatırlatarak söze başlar. Peygamberimiz’in peygamberliğini
delalet eden mucizenin, ey nebi hitabının hemen akabinde zikredilmesi uygunluk
arz etmektedir. İkinci beyitte ise Hz. Peygamber’e Allah’ın sevgilisi demenin
şaşılacak bir şey olmadığını vurgular. Zira şair her ne kadar muhabbet saikiyle
bu ifadeyi kullansa da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in habîbullah şeklinde
vasfedilmesi hadislere dayanmaktadır.[5]
Mahbûb kelimesi habîb ile aynı manada olmakla birlikte şair, yaygın olan
habîbullah terkibi yerine mahbûb-i Hak ifadesini tercih ederek vezne ve
kafiyeye uygunluğu sağlamıştır.
Görmeden
didarunu sana muhabbet bağladım
Bu meseldir
gözden öndin dirler âşıkdur kulak
((Ey Nebi)
Yüzünü görmeden seni sevdim. “Gözden önce kulak âşık olurmuş.” diye
söylenegelen darb-ı meseldeki gibidir durumum.)
Şair bu
beyitte Hz. Peygamber (s.a.v.)’i görmeden sevenler ve ona tabi olanlar
zümresinden olduğunu ifade eder. İkinci mısrada ise edebiyatımızda nadir görülen
bir iddia olarak aşkın gözden evvel kulağa hitap ettiğini belirtir. Buna göre
sevmek için görmek gerekmez, vasfını işitmek yeterlidir. Şair de tıpkı böylece
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dilden dile nakledilen vasfını işitmiş, iman etmiş,
muhabbet beslemiş ve bir na’t-ı şerîf yazarak da dimağını ve kalbini,
satırlarını ve sadrını tezyin etmiştir.
Burka‘un
keşf eyledin iy şâh-ı rusül
Heybetünden
on sekiz bin âlem itdiler ‘arak
(Ey
Peygamberlerin şahı. Yüzünü örten örtüyü kaldırdın da on sekiz bin âlem heybetin
karşısında ter döktü.)
Şair, bu
beyitte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüz güzelliğini ve nurunu ön plana çıkarır.
Öyle ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yüzündeki örtüyü kaldırınca bütün âlemler
tıpkı insan gibi, onun heybeti karşısında ter dökmüşlerdir. Burada hem
keşf/perde hem de ‘arak/terin gündem edilmesi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hem
ışığı hem de ısısı ile dünya hayatının devamlılığında mühim bir yer tutan
güneşe teşbih edildiğini düşündürmektedir. Zira Dîvân şiirinde güneşin en
parlak zamanı olan duhâ, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüzünün güzelliği ve
parlaklığını ifade etmek için kullanılır.[6]
Ayrıca beyitte sûfî düşüncedeki varlığın sebebi olan nûr-i Muhammedî
düşüncesine işaretler bulmak da mümkündür. Buna göre varlığın zuhura gelmesinin
ilk vesilesi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her şeyden evvel yaratılan nurudur.
Yumaya yidi
deniz dahî yüzümün karasun
Cürm çok
benden yoyılmaz şefkat et halime bak
(Yedi deniz
bir araya gelse yüzümün karasını yıkamaya yetmez. Bende günah çok, temizlenmez.
Şefkat et de halime bir bak.)
Şiirin son
demlerinde şair, tam bir tezellül ve acziyet ile yüzünün karasını yıkamak için
yedi deniz suyunun bile yetmeyeceğini ifade eder. Burada yedi sayısı; dinî,
kültürel, tarihî ve coğrafî bir arka plana sahip olmakla birlikte daha çok kesretten
kinaye maksadıyla kullanılmıştır. Buna göre şair günahının çokluğunu denizlere
kıyas etmekte ve temizlenemez olduğunu ifade etmektedir. Son olarak da bunca
günahın ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şefkati ve şefaati ile bağışlanacağını
ifade etmektedir. Şefkatin yanında şefaat düşüncesinin zihnimize gelmesi,
şairin şiirin başından beri Hz. Peygamber (s.a.v.)’i muhatap almasından
mütevelliddir. Bir başka deyişle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in günahkârları
kurtaracak olan şefkati, şefaat olarak tezahür edecektir.
İy Muhibbî
âh idüp andıkça bu isyanını
Lerze gelir
cisme sanki bâd ile ditrer varak[7]
(Ey Muhibbî,
âh edip isyanını, günahlarını hatırladıkça rüzgâr karşısındaki bir yaprak gibi
bedenime bir titreme gelir.)
Son beyitte
şair kendine seslenerek günahını hatırladığında haşyetten titreyen bedenini
nazar-ı dikkate verir. Yine burada günahının çokluğuna ve aczine işaret eder
mahiyette titremesini rüzgârlar önünde savrulup duran bir yaprağa benzetir.
Günahlarımızın
şefaatçisi Efendimiz Muhammed Mustafa’ya salât u selâmla…
[1]
Şairliği ve edebî yönü ile ilgili
bilgiler için bk. Coşkun Ak, “Süleyman I”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
(İstanbul: TDV Yayınları, 2010), 38/74-75.
[2]
Hayatı hakkında detaylı bilgi için bk. Feridun Emecen, “Süleyman I”, Türkiye
Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2010), 38/62.
[3]
48/Fetih, 29.
[4]
Kemal Yavuz-Orhan Yavuz, “Naat, Münacat
ve Tevhidleri”, Muhibbî Dîvânı (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu
Başkanlığı Yayınları, 2016), 1/98.
[5]
Muhammed b. İsâ b. Sevre b. Musâ b.
Dahhâk et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizî, Menâkıb, 1 (Beyrut:
Dârü’l-Garbi’l-İslâmî, 1998), 6/15.
[6] Emine Yeniterzi, Divan Şiirinde Na’t
(Ankara: TDV Yayınları, 1993), 231.
[7] Sultan Süleyman Kânûnî, Muhibbî Dîvânı
(İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2016), 1/890.
Hamit DEMİR
YazarHayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmayan Muhammed adlı şair, mesnevî türünde yazdığı Işknâme adlı eseri ile bilinmektedir. Bu eserden anlaşıldığına göre 14 veya 15. yüzyılda yaşayan ve sıkınt...
Yazar: Hamit DEMİR
Yûnus Emre, tarihi şahsiyeti ile menkıbevî şahsiyeti arasında kalmış, hayat öyküsü halen netleşmeyen bir halk şairi sûfî olarak Anadolu insanının yakından tanıdığı birisidir. Hem onun hayatından bahse...
Yazar: Hamit DEMİR
Tasavvuf velilerin yolu olduğu için kar gibi temiz bir yoldur ki asla leke kabul etmez. Onda leke olduğunu zannedenler elmas ile cam parçasını ayırt edemeyen kimselerdir. Günümüzde dine düşmanlık etme...
Yazar: Aydın BAŞAR
Adamın biri, oğlunu Bağdat’ta yaşadığı söylenen çok arif, âlim bir zâtın yanına verip yetiştirmek istemiş. Anadolu’dan kalkıp âlimin yanına gitmişler. Gittikleri yerde çok hoş karşılanmışlar. İkramlar...
Yazar: Selçuk ALKAN