İmâm-I Rabbânî’nin Tasavvufî Görüşleri: Tasavvuf Yoluna Giriş ve Zikir
Tasavvufî eğitim, bir mürşide bağlanmakla başlar. Bu bağlanıp mürîd olma işine intisap adı verilir. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (k.s.), intisâbın yapılış şekli ve âdâbı konusunda şu bilgileri vermektedir:
“İntisap niyetiyle gelen bir kişiye, mürşid önce istihâre yaptırmalı ve bu işin o kişi hakkında hayırlı olup olmadığına dâir mânevî bir işâret beklemelidir. Bu konuda aceleci olmamalıdır, çünkü gâye mürîdleri çoğaltmak değil, Allah’ın rızâsını kazanmaktır.”
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) bunu “Gâye dükkânı genişletmek değil, Allah’ın rızâsını elde etmektir.” diye ifâde eder.[1] İstihâreler olumlu çıkarsa zikir telkîn etmelidir. İmâm-ı Rabbânî’ye göre, mürşid intisap esnâsında mürîde önce tevbe etmeyi tavsiye etmeli, iki rek’at tevbe namazı kılmasını istemelidir. Ancak tevbe işinde aşırıya gitmemeli, detayları zamana bırakmalıdır. Sonra mürîdin isti‘dâd ve kâbiliyetine uygun tür ve adette bir zikir öğretmeli ve ona teveccüh etmelidir (mânen yönelip feyz aktarmalıdır).
Tarîkatın âdâbını ve şartlarını öğretmeli, Kur’ân ve sünnete tâbî olmaya teşvik etmelidir. Kur’ân ve sünnete aykırı olan keşf ve rüyâlara îtibar etmemesini, Ehl-i Sünnet akâidi çizgisinde inançlarını düzeltmesini tavsiye etmelidir. Zarûrî olan fıkhî bilgileri (ilmihâl) öğrenmeye teşvik etmeli, haram ve şüpheli gıdâlardan kaçınmasını vurgulamalıdır.[2]
İntisaptan sonra mürîd, kendisine öğretilen tür ve sayıda zikirleri günlük olarak icrâ etmek ve tasavvufî sohbetlere iştirak etmek sûretiyle tasavvufî eğitime başlamış olur. Derviş (sâlik), manevî yola ve eğitime girdikten sonra hedefini yüksek tutmalı, mânen yüksek mertebelere ulaşmaya gayret etmelidir. İmâm-ı Rabbânî’ye göre Nakşbendî yolundaki “Nazar ber kadem” kâidesi, “Sâlikin gözü ayağından ileri geçmez.” şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vâkıaya (yani hayatın gerçeklerine) de aykırıdır.
Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir (nazar, kademin hep önünde ve üzerinde olmalıdır). Çünkü yüksek manevî makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü mânen yükseklere dikmeli ki, gayretini ona göre kullansın.[3]
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî tarafından tesis edilen Nakşbendîyye’nin Müceddidiyye kolunda başlıca iki tür zikir vardır:
İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’ye göre, ism-i zât (Allah) zikri daha ziyâde “cezbe”, nefy u isbât (Lâ ilâhe illallah) zikri de “sülûk” ile irtibatlıdır. Nakşbendîler önce “Allah” ismini zikrederler, belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra “Lâ ilâhe illallah” zikrine geçerler. Dolayısıyla bu tarîkatta cezbe, sülûkten önce gelir.[4]
Nakşbendîyye-Müceddidiyye’de Allah’ın “Hay, Kayyûm, Kahhâr” gibi sıfatları değil, zât ismi (Allah) zikredilir, ilk yöneliş Ahadiyyet-i Sırf’adır. Sirhindî’ye göre, Bahâeddîn Nakşbend (k.s.)’in: “Biz nihâyeti bidâyete derc ediyoruz” (sonu başlangıca dâhil ediyoruz) sözüyle kasdettiği de budur. Çünkü diğer bazı tarîkat mensupları önce Allah’ın sıfatlarına, sonra zâtına yönelirken, Nakşbendîler başlangıçtan itibâren zâta yönelirler. Dolayısıyla diğerlerinin son metodu, Nakşbendîler’in ilk metodu olmaktadır.[5]
İmâm-ı Rabbânî’ye göre, zikrin gâyesi, kalpten gafletin giderilmesidir. Ayrıca zikir, sâdece belli virdleri okumak değildir. Dînî kurallara ve âdâbına riâyetle yapılan alış-veriş de zikir sayılır. Kezâ bir âmâyı yoldaki çukura düşmekten kurtarmak da aynen zikir gibidir, hattâ daha faziletlidir. Ancak Allah’ın isim ve sıfatlarını anarak yapılan zikir çabuk tesir edici olup Allah’a karşı sevgi oluşturur ve ona çabuk ulaştırır.
Bu konuda İmâm-ı Rabbânî şöyle der: “Ey oğlum! Fırsat ganîmettir. Sıhhat ve boş vakti de ganimet bilmelidir. Vakitlerimizi Cenâb-ı Hakk’ı zikretmekle geçirmeliyiz. Alış-veriş de olsa, yüce şerîata (dînî kurallara) uygun olarak yapılan her şey zikir kabul edilir. Bütün hâl ve hareketlerimizde dînî hükümlere uymalıyız ki bunların hepsi zikir sayılsın. Zira zikir, gafleti yok etmektir”... “Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak yolundaki her şey zikre dâhildir. Şartlarına uyularak yapılan alış-veriş de zikirdir”... “Ancak Allah-u Teâlâ’nın bizzat ismi ile yapılan zikir daha süratli tesir eder, O’nun sevgisini doğurur ve çabuk kavuşturur.”[6]
İmâm-ı Rabbânî’ye göre, sâlik (tasavvuf yolcusu), nefy u isbât (Lâilâhe illallah) zikrinde “Lâ ilâhe” (başka ilâh yoktur) derken nefsânî arzularının ilâhlarını kalpten çıkarıp atmalı, tek ilah olarak Allah’ı bilmeli, onu sevmeli, onun takdîrine râzı olmalıdır. “İllallah” (sâdece Allah vardır) derken de sırf Allah’ın zâtına yönelmeli, Onun zâtından başkasını düşünmemelidir.
Dünyâdaki mal-mülk, insan öldüğü zaman zâten elinden çıkar gider. O halde sûfî, hayatta iken bunları gönlünden çıkarmalıdır.[7] Nefy u isbât zikrinin gâyesi âfâk ve enfüsteki (insanın dışındaki ve içindeki) bâtıl ilahları yok etmektir. Dıştaki bâtıl ilâhlar Lât, Uzzâ gibi putlardır. İçteki bâtıl ilahlar ise nefsin arzularıdır.[8]
İmâm-ı Rabbânî’den sonra devam eden Nakşbendîyye’nin Müceddidiyye kolunda zikir, cehrî (yüksek sesle) değil, hafî (sessiz) olarak icrâ edilir. Dinde ruhsatlar ve azîmetler vardır. Ahmed Sirhindî’ye göre cehrî zikir ruhsat, hafî zikir ise azîmettir. Nakşbendîler azîmet yolunu tercih ettikleri için hafî zikri esas almışlardır.[9]
Zikrin abdestli olarak icrâ edilmesi daha faziletli ise de, o, hanım mürîdlerinden birine yazdığı bir mektupta bazı duâ ve zikirler tavsiye ettikten sonra bunları okumak için abdestin gerekli olmadığını eklemiştir.[10]
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre zikir esnâsında gözleri kapatmak şart değildir, ancak o, zikir kalbin melekesi (alışkanlığı) hâline gelinceye kadar gözleri kapatarak zikretmenin daha faydalı olduğu kanaatindedir.[11] İsm-i zât (ism-i celâl, Allah) zikrinde sâlik, başlangıçta kalbinin üzerine yoğunlaşmalı, “Allah” ismini kalbin üzerinde icrâ etmelidir. Bu zikir esnâsında uzuvlarını (zikrin tesiriyle kendiliğinden hareketleri müstesnâ) kasten hareket ettirmemelidir.[12]
Kaynakça:
[1] Sirhindî, Mektûbât, I, 335 (no. 209).
[2] Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 15-16.
[3] Sirhindî, Mektûbât, I, 625 (no. 295).
[4] Kişmî, Berekât-ı Ahmediyye, s. 247; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds, II, 152.
[5] Sirhindî, Mektûbât, I, 507 (no. 272).
[6] Sirhindî, ae, II, 64 (no. 25); 129-130 (no. 46).
[7] Sirhindî, ae, III, 277-278 (no. 2).
[8] Sirhindî, Ma‘ârif-i Ledünniyye, Karaçi 1388/1968, s. 48.
[9] Ahmed Sirhindî, Mektûbât, I, 548-9 (no. 286).
[10] Sirhindî, ae, III, 311 (no. 17).
[11] Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds, II, 400.
[12] Sirhindî, Mektûbât, I, 303 (no. 190).
Necdet TOSUN
YazarLetâif, latîfe kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf terimi olarak rûhun mertebeleri veya farklı boyutları demektir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki m...
Yazar: Necdet TOSUN
Ahmed-i Yesevî bugün Kazakistan’ın Çimkent şehri yakınlarında yer alan Sayram kasabasında dünyaya gelmiş, dinî tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra yine o bölgedeki Yesi (bugünkü adıyla Türkistan) ...
Yazar: Necdet TOSUN
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (k.s.)’ye göre seyr-u sülûk (mânevî yolculuk) ilimdeki bir hareketten ibârettir. Düşük seviyeli ilim ve idrâkten yüksek seviyeli ilme, oradan da daha yükseğe ulaşmaktır.[...
Yazar: Necdet TOSUN
“İyilik et denize at, balık bilmezse Hâlık bilir. İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır. Sağ elinin verdiğini sol elin görmesin. Yaptığın iyiliği başa kakma.” Milletle...
Yazar: Vedat Ali TOK