ZAFERLERİ VE TALİHSİZ ÖLÜMÜYLE EFSANELEŞEN YILDIRIM BÂYEZÎD

ZAFERLERİ VE TALİHSİZ ÖLÜMÜYLE EFSANELEŞEN YILDIRIM BÂYEZÎD

Yıldırım Bâyezîd, “Ben, Allah’ın dinini yaymak, O’nun rızasına kavuşmak için doğdum.” sözüyle gayesini ve samimiyetini billurlaştırdı. Bu şuur, Yıldırım Bâyezîd’e 1396 yılında Niğbolu’da, Orta Çağ’ın en büyük meydan savaşlarından birini kazandırdı. Halife, kendisini Sultan-ı İklim-i Rum unvanıyla taltif etti. Bâyezîd, Niğbolu Zaferi ile Osmanlı’nın Balkanlardaki hâkimiyetini sarsılmaz temellere dayandırdı. Osmanlı’yı Balkanlardan atmanın imkânsızlığını Balkan ve Avrupa milletlerine kabul ettirdi. Haçlı Seferleri’ni uzun süre kesintiye uğrattı.

Yıldırım’ın Haçlılara indirdiği darbe en fazla da Fransızları şok etti. Savaşta birçok ünlü şövalyesini ve binlerce askerini kaybeden Fransa Kralı VI. Charles, moralini bozduğu için sarayda uzun süre Niğbolu’dan bahsedilmesini yasakladı. Dahası ölen askerlerinin anısına 1397 yılı Ocak ayını, millî yas ilan etti.

Yıldırım Bâyezîd, Avrupalıların hafızalarında silinmez bir yer işgal etti. Kahramanlığından, savaşçılığından, komutanlığından, atikliğinden, centilmenliğinden ve asaletinden çokça söz ettirdi. “Yıldırım efsanesi”, sayısız tarih ve edebiyat kitabına konu oldu.

İstanbul’u, Osmanlı tarihinde ilk kuşatan da oydu. Osmanlı’yı, İstanbul’u kuşatabilecek bir noktaya taşıyarak dünya devleti olmasına kapı araladı. Devletin sınırlarını 291 bin kilometrekareden 942 bin kilometrekareye çıkardı.

Yerini Bulan Adalet

Yıldırım Bâyezîd devri âlimlerinden Molla Fenarî’nin Bursa kadılığı sırasında bir adam pazardan at satın aldı. Fakat sonradan atın hasta olduğunu fark etti. Satın aldığı adam “belki kabul etmez” düşüncesiyle, önce kadıya gidip, resmî yoldan işi sağlama bağlamak istedi.

Ancak mahkemeye gittiğinde Molla Fenarî’nin yerinde olmadığını öğrendi. Mecburen işini ertesi güne bıraktı. Ne yazık ki at o gece öldü. Adam ertesi gün, olanları Molla Fenarî’ye anlattı. Mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenarî’nin verdiği cevap ilginçti:

– Senin zararını ben ödeyeceğim!

Adam hayretle kadıya bakakaldı.

Şaşkınlıkla şöyle dedi:

– Niçin siz ödeyeceksiniz?

Molla Fenarî’nin son cevabı, hem düşündürücü hem de her zaman örnek oluşturacak nitelikteydi:

– Eğer sen dün geldiğinde ben yerimde olsaydım, meseleye müdahale ederdim. Sana atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına, benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim.

Şahitliği Reddedilen Sultan

Bursa’da bir dava ile ilgili Yıldırım Bâyezîd’in mahkemeye gelip şahitlik etmesi gerekti. Bu mahkemenin kadısı da Molla Fenarî idi. Padişahın kıymet verip hürmet ettiği hocalarındandı. Kadı’nın daveti üzerine padişah mahkemeye geldi. Herkes gibi saygıyla ayakta bekledi. Molla Fenarî, padişaha dik dik bakıp iyice süzdü. Sonra şu umulmadık ilginç açıklamayı yaptı:

– Senin şahitliğin geçersiz. Çünkü sen cemaatle namaz kılmıyorsun. Elinde imkân olduğu halde cemaatle namaz kılmayan birisinin şahitliği kabul edilemez. Çünkü yalan yere şahitlik etme ihtimali vardır!

Başta koca padişah, Avrupa’yı titreten Yıldırım olmak üzere herkes bu karara çok şaşırdı. Mahkemeye katılanlar, Bâyezîd’in sert bir cevap vermesini beklerken o, kadı’nın kararını saygıyla karşıladı. Başını öne eğdi ve sessizce mahkemeyi terk etti.

Ancak buna çok içerledi ve üzüldü. Etkisi günlerce devam etti. Sonunda bir karara vardı: Camiye yakın olmak ve cemaatle namazı kaçırmamak için sarayın yakınına büyük bir cami yaptıracaktı. İşte Bursa’daki Ulu Camii’nin yapılmasının bir vesilesi de bu ibret verici olayla oldu.

Kimin Dediği Değil, Ne Dediği…

Yıldırım Bâyezîd, rüşvetle iş gören kadıların toplanıp Bizans’a sürülmelerini emretti. Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Sultan’ın maskarası olan Arap’ı çağırıp buna bir çare bulmasını söyledi. Maskara yol kıyafetini giyinip padişahın huzuruna çıktı ve dedi ki:

– Sultanım, Efendim! Ferman buyurursanız Bizans’a gitmek istiyorum!

Padişah sordu:

– Bre Arap maskara Bizans’ta neylersin? Kastın nedir?

Maskara cevap verdi:

– Bizans’tan papaz getirelim. Kadıların görevlerini onlar görsün.

Bâyezîd, verdiği kararın hatalı olduğunu anladı ve tekrar sordu:

– Bre Arap maskara, o halde tedbir nedir?

Maskara cevap verdi:

– Ben kulun vezir değilim. Tedbiri vezir olan bulur.

Bunun üzerine padişah, Ali Paşa’yı huzuruna çağırdı ve meseleyi sordu:

– Vezirim, şu kadılar meselesine bir tedbir bul. Bu adamlar okumuş, âlim adamlardır. Bunlar hile ile rüşvetle iş yaparlarsa halkımıza nasıl anlatırız. Neden bu adamlar hak üzere olmazlar?

Paşa şu cevabı verdi ve problemi çözdü:

– Şanlı Hükümdarım! Meşhur sözdür; her zahmet bir nimet karşılığıdır. Aldıkları maaş pek az olduğu için geçinemezler. En iyi tedbir, bu adamların aldıkları akçenin miktarını arttıralım.

Cihangirlikten Esaret İmtihanına

Yıldırım Bâyezîd, 1402’deki Ankara yenilgisinden sonra Timur’a esir düştü. Timur; askerlerine, Yıldırım’a zarar vermemeleri ve yanına getirmelerini emretti. Yanına getirdiklerinde ise Yıldırım’ın yüzüne bakıp alay ederek gülmeye başladı. Onun bu alaycı tavrı, Yıldırım’ı can evinden vurdu. Kalbi parçalanan Yıldırım, Timur’a sert bir biçimde çıkıştı:

– Allah’ın bedbaht ettiği bir adamla böyle alay etmek doğru mudur?

Timur’un verdiği cevap, hem şaşırtıcı hem de çok düşündürücüydü:

– Ben, Allah bu dünyayı, benim gibi bir topalla, senin gibi bir köre bıraktığı için gülüyorum!

Gerçekten de Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu Savaşı’nda bir şövalye tarafından yüzünden yaralanmış ve gözünün biri hem küçülmüş hem de şeklen bozulmuştu. Onun için Timur, Yıldırım’a “kör” diyordu. Kendisinin de bir ayağı savaşlarda sakatlanmış, hafif aksıyordu, yani topallıyordu. O günden beri Timur’a da, Aksak Timur anlamında Timur-Lenk deniyordu.

Bu arada Timur, Yıldırım karşısında kahkahalarına devam ediyordu. Neden sonra sustu ve Yıldırım’ın gözlerinin içine bakarak, onu teselli edici şu acı sözleri söyledi:

– Bu savaştır Bâyezîd. Bazıları kazanırken bazıları kaybeder. Bu kez kaybeden taraf sen oldun!

Ama artık Yıldırım için her şey çok geçti. Hiçbir şey onu rahatlatamaz, duyduğu derin acıyı hafifletemezdi. Yıldırım gibi şöhretli bir hükümdarın, sonunun böyle olmaması gerektiğini düşünüyordu. Şerefiyle ölmeyi, babası gibi şehit düşmeyi çok arzu ederdi. Ama kaderin önüne de hiçbir şey geçemezdi; Allah’ın dediği olurdu; dünya bir imtihan yeriydi

Talihsiz Ölüm, Acı Vasiyet

Ankara Savaşı’nda beklemediği anda talihsiz bir şekilde mağlup olması, ağır bir ruhî ve psikolojik sarsıntı geçirmesine yol açtı. 8 Mart 1403’te üzüntüye bağlı beyin kanaması geçirerek vefat etti. Osmanlı’nın, (yaklaşık sekiz ay)esirken ölen ilk padişahı ve ölümü en talihsiz padişahlarından oldu.

Vefatı üzerine Timur’un dudaklarından şu söz döküldü:

– Yazık, cihan bir kahraman kaybetti!

Cenazesi önce geçici olarak Akşehir’deki Mahmud Hayranî Hazretleri’nin türbesine konuldu. Daha sonra Bursa’ya nakledilerek Yıldırım Bâyezîd Camii’ndeki kendi türbesine gömüldü.

Oğlu Çelebi Mehmed için şu vasiyette bulundu:

“Berhudar olsun! Kader hükmünü nasıl olsa icra edecek, benim tahtım ona yadigâr olsun! Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum.”

Bu arada Yıldırım’ın intihar ettiği iddiası, muteber yerli ve yabancı kaynaklarda yer almamaktadır. Sadece, Fuad Köprülü’nün bazı zayıf rivayetleri, zorlama yorumlara tâbi tutarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında dile getirmesinden sonra mesele alevlenmiştir. Mükrimin Halil Yinanç ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi tarihçiler, bu iddianın tamamen yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koymuşlardır.

Molla Fenâri’nin, cemaatle namazı terk etmesinden dolayı şâhitliğini kabul etmediğine içerleyen ve cemaatle namaz kılmaktan mahrum kalmamak için sarayın yanına bir cami inşa edecek kadar dindar olan bir padişahın intihara tevessül etmeyeceği kuvvetle muhtemeldir.

Kaynakça

Kitâb-ı Cihan-Nümâ, Hazırlayanlar: F. Reşit Unat, M. Altay Köymen, Ankara, 1987.
Lütfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, İstanbul, 1341.
Hoca Sa’deddin Efendi, Tâc’üt-Tevârih, c.1, İstanbul, 1279.
Solakzâde, Solakzâde Tarihi, Hazırlayan: Vahid Çabuk, c.1, Ankara, 1989.
Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, Tercüme: Mehmed Ata, c.2, İstanbul, 1330.
İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.1, Ankara, 1988.
Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, c.1, İstanbul, 1994.
Fuad Köprülü, “Yıldırım Bâyezîd’in İntiharı Meselesi”, Belleten, c.7, Sayı:27(1943).
Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul, 1999.

Sayfayı Paylaş