Tartışmalı Kişiliği ve Saltanatıyla Sultan İbrahim

somuncubaba-224-06sultan_ibrahim

Sultan İbrahim 4/5 Kasım 1615’te İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan I. Ahmed, annesi Kösem Sultan’dır. Genç Osman ve IV. Murad’ın da kardeşidir. Şehzadelik yılları Osmanlı’nın en karışık dönemine rastladı. Şehzadeliği boyunca Topkapı Sarayı’nda kapalı bir odada (şimşirlik) kaldı. Şahit olduğu elim hadiseler, iç dünyasını derinden etkiledi, ruhî dengesini sarstı. Bu yüzden tabiatı oldukça hassas ve sinirli bir gelişim gösterdi. Arada bir sıkıntıya giriyor, sinir krizleri geçiriyordu. Günlerini daha çok Kur’an ve dinî kitaplar okuyarak, ibadetle dolduruyordu.
Bunalımlı Şehzadelik Sürpriz Padişahlık
Sultan IV. Murad vefat ettiğinde, hayatta olan tek şehzadeydi. Dolayısıyla tahta çıkması kolay oldu. Sultan Murad’ın öldüğüne bir türlü inanmadı. Kendisine bir kumpas tertiplendiğini, hileyle idam edileceğini düşündü. Padişah olduğunu haber veren annesi Kösem Sultan ve devlet adamlarına şaşkınlığını şöyle ifade etti: “Siz bana mekr u âl edersiniz (hile ve tuzak kurarsınız). Bana taht-u saltanat gerekmez; karındaşım sağ olsun; benden ne istersiniz?” Kendini odaya kilitledi; annesinin zoruyla ikna edilerek güç belâ dışarı çıkarıldı. Sultan Murad’ın öldüğüne, cenazesi gösterilince ancak inandı.
9 Şubat 1640’ta tahta oturdu. 25 yaşında, 18. Osmanlı padişahı oldu. Cülus merasiminde başına Hz. Ömer’in sarığı takıldı. Ellerini açarak şu duayı yaptı: “Elhamdülillah, Ey Rabb’im! Benim gibi zayıf bir kulunu bu makama layık gördün. Saltanat günlerimde Muhammed ümmetinin hâlini hoş hâl eyle ve bizi birbirimizden hoşnut eyle!”
Ekmek Kuyruğunda Beklenmesin!
Sık sık kıyafet değiştirip, gizlice halkın arasına karışırdı. Eksiklik ve aksaklıkları tespit eder, dert ve şikâyetleri dinler, anında gidermeye uğraşırdı. Bir gün İstanbul’da dolaşmaya çıktı. Halkın fırının önünde kuyrukta beklediklerini hayretle izledi. Saraya döner dönmez hemen sadrazama şu uyarıda bulundu: “Sen ki lalamsın, İstanbul’da tebdil-i kıyafet gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm. Tebaa-i şahanemden (halkımdan) hiç birisinin ekmek almak için bir dakika dahi beklemesine rıza-yı şahanem yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın (güzel bir tedbir alasın)… Ve illa (aksi takdirde) başın keserim!” Gerçekten de ertesi günden itibaren İstanbul’da ekmek kuyruklarının tamamen ortadan kalktığı memnuniyetle müşahede edilmiştir.
Halkın Dertlerini Dinlerdi
Sorumluluk makamındaki devlet görevlilerinin elindeki güç, yetki ve imkânları suiistimal ederek halka zulmetmemesine çok dikkat ederdi. Bu mevzudaki titizliğini aşağıdaki hadiseden de anlamak mümkündür: Bir gün halkın dertlerini dinlemek için Edirne’ye hareket etmeye karar verdi. Tellallar Edirne sokaklarını dolaşıp haber verdi. Ertesi gün padişah, halkın karşısına çıktı. Kalabalığa sordu:
– Ben dâhil kimseden şikâyetiniz var mı?
Halktan biri ileri çıktı ve onu selâmlayarak şöyle dedi:
– Padişah’ım benim bir şikâyetim vardır!
– Söyle tedbir alalım. Şikâyetinde haklıysan, haksızı cezalandıralım!
Sonra şikâyetini dile getirdi:
– Padişah’ım, Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı mülkümü alıp, çoluk çocuğumu sokağa attı. Memleketin en varlıklısıyken, varlıksızı oldum. Bir lokmaya muhtaç hâle geldim. Sözümü doğrulayacak şahitlerim var.
Padişah, şahitleri dinledi. Sonra da Kerim Ağa’yı buldurdu. Huzuruna gelince, ifadesini aldı:
– Ağa, hakkında şikâyet var. Eşkıyalığa bulaşıp mazlumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?
Kerim Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya, Padişah ile alay etmeye başladı. Padişahtan korkmuyor, kendisine bir şey yapamayacağını düşünüyordu. Taraftarlarına ve yeniçeri olmasına çok güveniyordu. Bunu da hiç çekinmeden Padişah’a karşı yüksek sesle söyledi:
– Padişah’ım, ben yeniçeriyim!
Sultan İbrahim, bu söze çok öfkelendi. Tahtından fırlayıp ayağa kalktı. Adamı yakasından tutup yere yapıştırdı. Sonra haddini bildirdi:
– Bre densiz! Sen yeniçeri isen ben de Padişah’ım!
Kerim Ağa’nın cezasını hemen orada verdi. Haklıya hakkını, adaleti geciktirmeden tevdi etti.
Deli miydi?
Tarihçiler, Padişah’ın buhranlı bir hayat geçirdiğinde hemfikirdir. I. Mustafa’ya söylenen, hafif akıllılık gibi tabirler, bu Sultan hakkında kullanılmamıştır. Güvenilir Osmanlı kaynaklarında şahsına yönelik “deli” nitelemesi zikredilmemiştir. 20. yüzyıl başlarında, bilhassa Cumhuriyet Dönemi’nde kaleme alınan bazı kaynaklarda, Osmanlı düşmanlığının tesiriyle bu lakap kasten öne çıkarılmıştır. Hâlbuki devletin askerî, malî, adlî ve idarî ıslahatı için yaptıkları ve yapılanları teşvikleri, isnat edilen bu sıfatı yalanlamada yeterlidir.
Bütün bunlara rağmen, tahta çıktığı zaman hasta olduğu kesindir. Kaynaklar, zaman zaman derin psikolojik sıkıntılar içinde kaldığını, yüreğinin sıkıldığını, korku ve hafakan illetine tutulduğunu ifade ediyorlar. Asabî bir karaktere sahip olduğunu doğruluyorlar. Çabuk öfkelendiği, hızlı konuştuğu ve isteğinin hemen yerine getirilmesini istediği biliniyor. Devrin şartları göz önüne alındığında, düşünme, idrak etme ve kavrama kabiliyetinde bir bozukluk olmadığını otoriteler vurguluyorlar. Acılı geçmişi, şahsiyetinin oturmayışı ve sorumluluk duygusunun fazlalığı, onu bu hâle sokan sebeplerdendi. Şehzadeliğinde sarayda kapalı kalması, ölüm korkusu, saray entrikaları sinirlerini iyice yıpratmıştı.
Sonuç itibariyle uzman tabip ve psikologların tespitine göre rahatsızlığı, “anksiyete” denilen “nevroz” türünden bir hastalıktı; “Psikotik ve deli değildi”. Zaten hekimler de elem-i asabî (sinir bozukluğu) teşhisini koymuşlardı. Bu da “yaygın anksiyeteden” başkası değildir. Hastalığı, aklı bozan, cinnet türünde bir hastalık sayılmamıştır.
Fakat şunu da belirtmeliyiz: Padişah’ın “deli” olduğu, sarayda yersiz bir söylenti haline gelmişti. Tahttan indirilmesinde öne sürülen en önemli bahanelerdendi. Bu dedikodunun ortaya çıkmasında en fazla da karısı Turhan Sultan’ın etkisi vakiydi. Çünkü Padişah ile şiddetli bir tartışmaya girmiş ve ona kin duymaya başlamıştı. Oğlu (IV.) Mehmed’i, padişah yapmayacağından endişelenir olmuştu. Onun için oğlu lehine Padişah’ın tahttan uzaklaşmasını planlamaya koydu. Padişah’ın bazı sinirli hareketlerini abartıp, çarpıttı. Sarayda ve devlet adamları arasında bunları yaydı ve kendisine inandırdı.
Tahttan İndirilmesi ve Talihsiz Ölümü
IV. Murad’ın rayına oturttuğu devlet gemisi ne yazık ki, onun zamanında tekrar su almaya başladı. Halkın ve askerlerin yönetimden şikâyetleri arttı. Bazı paşalar görev ve yetkilerini kötüye kullanıyor, rüşvet alıyorlardı. Padişah ise, vereni de alanı da şiddetle cezalandırıyordu. Bu yüzden, sevmeyeni ve düşmanı çoğalmıştı. Bunlara bir de Padişah’ın “deli” olduğu yönünde, karısı Turhan Sultan ve saray çevresinin yaygaraları eklendi.
Ülkenin kötü gidişatından, yaşanan kargaşa ve olumsuzluklardan Padişah sorumlu tutulur oldu. Yöneticilik ehliyet ve otoritesinden mahrum bulunduğu dilden dile dolaşıyordu. Nihayet beklenen gerçekleşti ve yeniçeriler isyan ettiler. Turhan Sultan da isyanı körükledi. İsyancılar, Padişah’a, tahtı bırakmasını, Şehzade Mehmed’i hükümdar olarak görmek istediklerini bildirdiler. Padişah ise “Yedi yaşındaki bir çocuktan ne beklerler? Amaçları devleti batırmak mı?” diyerek dövünüyordu. Fakat bu çırpınışlar fayda etmedi. Yeniçeriler, Şehzade Mehmed’i tahta çıkarmak için alıp götürdüler. Sultan İbrahim’e de dönüp şöyle dediler: “Artık dinen padişahımız değilsin. Bize emir veremezsin! Varıp bir süre dinlenin. Sinirleriniz yatışsın.”
Yaşadıklarına inanamayan Padişah, kelimenin tam anlamıyla yıkıldı. Tahttan indirilmesine “aklının başında olmaması” gerekçe gösterildi. Hâlbuki aklının başında olduğunu, huzurunda bulunan kişilere sorduğu sorularla ispatlamıştı. Öyle sorular sormuştu ki, kimse cevap verememişti. Koluna girip tahtından kaldırdılar. Son kez dönüp tahtına baktı ve tarihe geçen şu ibret verici sözleri sarf etti: “Ya ilahî, ben bunları Sana bırakıyorum. Bu zalimlerin hakkından Sen gel! Alnıma yazılan demek bu imiş. Allah’ın takdiri karşısında boynumuz kıldan ince!”
Böylece padişahlığına 18 Ağustos 1648 itibariyle zorla son verilmiş, yerine yedi yaşındaki oğlu Şehzade Mehmed getirilmiş oldu. Padişahlıktan uzaklaştırıldıktan 10 gün sonra öldürüldü. Cenazesi, Ayasofya Camii’nin kapısı önünde bulunan I. Mustafa’nın türbesine gömüldü. Kaderi biraz Sultan Genç Osman’a benzetilir. O da Genç Osman gibi tahtından indirilmiş ve yeniçeriler tarafından hayatı sonlandırılmıştı. Genç Osman’dan sonra öldürülen ikinci Osmanlı padişahıydı.
Saltanat ve Kişiliğinin İlginçlikleri
Uzuna yakın orta boylu, kumral sakallı ve iri cüsseliydi. Vakanüvis Nâimâ Efendi’ye göre vücut ve sima bakımından IV. Murad Han’a benziyordu: “Heybetli, güzel yüzlü bir devletlû idi.” Solakzade’ye göre de münevver yüzlüydü. Mehmed Halife ise, gayet heybetli, şevketli, boylu poslu bir sultan olarak anmıştır. Sade, hırs ve gururdan uzak bir yaşantısı vardı. Kuvvetli bir karaktere sahip değildi. Söylenenlere çabuk inanacak, kolay tesir altında kalacak kadar saf ve temiz kalpliydi. Her zaman hatalarını kabul ederdi. Yanı sıra Nâimâ’nın belirttiği üzere; “Aceleci olup, hızlı konuşurdu. Herhangi bir iş için acele edip, derhal yapılmasını ister, gecikme ve ihtiyat bilmezdi.” Halka karşı fevkalade şefkatli, merhametli ve cömertti. Saltanatı müddetince hazineyi açıp herkese bolca ihsanda bulundu. Ona yaklaşanlar fukaralık ve muhtaçlıktan kurtuldu.
Hükümdarlığının ilk yıllarında devlet idaresini epeyce rayına soktu. Hazinenin gelir-gider dengesini sağlamaya; sikkenin değerini korumaya çalıştı. İsrafı önlemek, maliyeyi düzeltmek ve milletin kıtlık çekmemesi için fermanlar çıkardı. İdaredeki aksaklıkları çözmek, ülkeye zarar veren devlet adamlarını etkisiz hale getirmek ve rüşveti önlemek için samimîyetle mücadele etti, sert tedbirler aldı. Ancak tam manasıyla muvaffak olamadı, yapıp ettikleri yeterli gelmedi. Zamanında Osmanlı Devleti toprak kaybetmedi: 1645’te Liman ve Hanya kaleleri; bir yıl sonra Kisamo, Aprikorno, Milipotamo ve Resmo kaleleri; 1648’de de Kandiye Kalesi ikinci kez fethedildi. Lakin devletin güç ve itibarını yitirmesine mani olamadı.

Kaynakça
Kâtib Çelebi, Fezleke I-II, Hazırlayan: Bekir Kütükoğlu, İstanbul, 1974; Naîmâ, Târih-i Naîmâ, Neşreden: Mehmet İpşirli, c.4, Ankara, 2007; Solakzâde, Solakzâde Tarihi, c.2, Ankara, 1989; Mehmed Halîfe, Târîh-i Gılmânî, Hazırlayan: Kamil Su, Ankara, 1986; Ahmed Refik [Altınay], Samur Devri, İstanbul, 1927; İ. Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.3, İstanbul, 1972; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.3, k.1, Ankara, 1988; Çağatay Uluçay, “Sultan İbrahim Deli, Hasta mıydı?”, Tarih Dünyası, 15 Temmuz-1 Ağustos, 15 Ağustos-1 Eylül 1950, 1 Şubat ve 15 Nisan 1951 Tarihli Sayıları; Sabahattin Kerimoğlu, “Sultan İbrahim Deli mi idi?”, Tarih Dünyası, III/25, İstanbul 1951; Sefa Saygılı, “Sultan İbrahim Deli miydi?”, Eğitim Bilim Dergisi, Şubat 1999; Tayyib Gökbilgin, “İbrâhim”, İA, V/2, İstanbul, 1978; Feridun Emecen, “İbrahim”, DİA, c.21, İstanbul, 2000; Ahmet Şimşirgil, Kayı, c.6, İstanbul, 2017.

Sayfayı Paylaş