Şehit Sultan Genç Osman

3 Kasım 1604 tarihinde İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nda dünyaya geldi. Babası Sultan I. Ahmed, annesi Mahfîrûz Hatice Sultan’dı. I. Ahmed’in ilk oğlu olması hasebiyle kendisine Osmanlı Hanedanı’nın kurucusu Osman Gazi’nin adı verildi. Bu münasebetle İstanbul’da yedi gün, yedi gece şenlikler yapıldı.
Zeki ve Enerjik Şehzade
Mahfîrûz Sultan, iyi bir talim ve terbiye almasını sağladı. Küçük yaştan itibaren özel dersler aldırdı. Arapça, Acemce, Latince, Yunanca ve İtalyancayı öğrendi. Tarih, matematik ve coğrafya dersleri gördü. En sevdiği hocaları Ömer Efendi ile Müftü Esad Efendi idi. Hocalarını ve saraydakileri, kıvrak zekâsı ve fikirleriyle şaşırtıyordu. Zekâsının erken gelişmesiyle, Fatih’e ve babasına benzetiliyordu. Ataları gibi şiir ve edebiyata meraklıydı. Fârisî takma ismiyle şiirler kaleme alıyordu. İlerde bunları bir Divan’da topladı. Hat sanatı ile de ilgileniyordu. Ne yazık ki, babası ve amcası I. Mustafa gibi sancağa çıkma şansı bulamadı. Saraydaki deneyimli devlet adamlarının bilgi ve tecrübelerinden yararlandı. Çocuk yaşta olmasına rağmen devletin geleceği ve gelişmesi için fikirler üretti.
Zorlu Taht Yolu
Babası Kasım 1617’de hayata veda ettiğinde henüz 14 yaşındaydı. Onu, üzüntü içerisinde kendi yaptırdığı Sultanahmet Camii’nin avlusunda âhirete uğurladı. Yeni padişahın kendisi olacağını umuyordu. Annesi ve bazı devlet adamlarının beklentisi de bu yöndeydi. Aslında devletin veraset sistemine göre tahta geçmesi gerekiyordu. Fakat beklenmedik bir şey oldu: Amcası Mustafa, devlet adamlarının kararı ve şeyhülislamın onayıyla tahta çıkarıldı. Annesi, kendisi ve onu seven devlet adamları buna çok şaşırdı. Sultan Mustafa, kapasitesi yeterli olmadığı için yönetimde büyük zorluklar yaşadı. Devlete ve orduya tam anlamıyla hükmedemedi. Bir süre sonra şeyhülislamın fetvasıyla tahttan indirilmesi uygun görüldü. Şehzade Osman 96 gün sonra amcasının yerine tahta çıkarıldı. (26 Şubat 1618) Ertesi gün Eyüp’te kılıç kuşandı. Artık yeni padişah, “Genç” lakaplı şehzadeydi.
Ordunun Başında Hotin Seferi
Tahta çıkar çıkmaz harekete geçti. Büyük bir sefere çıkmalı, şanlı bir zafer kazanmalıydı. Hem padişahlık kudretini ispatlayacak hem de Osmanlı’yı tekrar Fatih-Kanûnî devrindeki eski güç ve konumuna ulaştırmak için ihtişamlı bir adım atacaktı. Vezirlere ve komutanlara sefer için emir verdi. Kendisi de orduya komuta edecekti. Uzun aradan sonra ordunun başında sefere çıkması cesaretli bir karardı. Azim ve enerjisinin göstergesiydi. 21 Mayıs 1621 Cuma günü, namazdan sonra sefere çıktı: İstikamet Lehistan (Polonya) ve oradaki Hotin Kalesi idi. Eylül 1621’de ordu Hotin önündeydi. Genç Padişah, 8 Eylül’de ilk hücumu başlattı. Çok sayıda esir ve ganimete rağmen zafer gerçekleşmedi. Ardından üç hücum daha geldi. Yine sonuç alınamadı. Çünkü yeniçeriler savaşmak istemiyor, gayret ve özveri göstermiyorlardı. Padişah, başarısızlıktan mesul tuttuğu Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa’yı görevden aldı. Sonra savaş meclisini topladı. Paşalara çok sert çıktı: “Bre nedir bu? Gayretinize ne oldu? Niçin başarılı olunamıyor?”
Yeni Sadrazam Dilaver Paşa şu savunmayı yaptı: “Padişahım, kabahat bizde değil, askerdedir. Gayret göstermezler. ‘Lehistan içlerinde ne işimiz var.’ diye sorarlar. Bunca gayretimiz boşa gider. Zaten hücumlarla yoruldular. İzin verin, biraz dinlensinler. Bu süre içinde hocalarımız vaazlar versin, askeri gayrete getirsinler.” Sultan, ordunun bir ay dinlenmesine izin verdi. Fakat süre dolmadan Lehistanlılar barış teklif ettiler. Yeniçerilerden ve zaferden emin olamadığı için mecbur kaldı, teklifi kabul etti. Hotin Antlaşması imzalandı. Ekim 1621’de ordu, İstanbul’a döndü. Seferden umduğunu bulamayan Padişah, hayal kırıklığı yaşadı. Sefer esnasında kafasına koyduğu yeni bir ordu kurma fikriyle, döndükten beş ay sonra kolları sıvadı.
Küçük Bedene Sığmayan Fikirler
Zeki, cesur, atılgan, savaşçı, gözü pek bir padişahtı. Devleti ve orduyu yeniden yapılandırmak ve yükselme dönemindeki mevkiine getirmek istiyordu. Fatih ve Kanûnî’nin yaptığı kanunları yeniden düzenlemeyi hedefliyordu. Fatih, Yavuz, Kanûnî gibi zaferler kazanan cihangir bir hükümdar olmayı gözünü dikmişti. Sefer sırasında yeniçerilerin isteksizlik ve cesaretsizliklerini görmüştü. Onlara güveni sarsılmıştı. Kılık değiştirerek sık sık teftişe çıkıyor, askerin gittiği yerlere baskınlar düzenliyordu. Bu ordunun, Osmanlı’yı büyük zaferlere taşıyamayacağını ve Avrupa’ya hükmünü yeniden geçiremeyeceğini düşünüyordu. Peçevî İbrahim: “tabur cenginde meksür olduğuna” üzüldüğünü yazmıştı.
Plânı şuydu: Kendine sadık sıfırdan bir ordu kuracaktı. Hacca gitme bahanesiyle Anadolu’ya geçecek; Anadolu, Suriye ve Mısır’dan asker toplayacaktı. Bunun için Halep, Şam ve Mısır Beylerbeylerine emirler gönderdi; gizliden gizliye hazırlıklara girişti. Fakat yeniçeriler plandan haberdar oldular. Kimi devlet adamları ve komutanlar, yeniçerileri desteklediler. Genç Padişah da acemi, tecrübesiz, hırslı ve inatçı mizacının esiri oldu. Üstelik güvendiği devlet adamları ve bilginlerin fikir ve tavsiyelerini dinlemedi. Bunun bedelini de hayatıyla ödedi.
Hac Fikri ve Rüyayla Gelen Uyarı!
Sadrazam Dilaver Paşa, Hace-i Sultan Ömer Efendi ve Darüssade Ağası Süleyman Ağa, hacca gitme düşüncesini destekliyorlardı. Ama aynı zamanda kayınbabası olan Şeyhülislam Esad Efendi gibi din ve devlet adamları buna karşıydı. Esad Efendi, ciddi anlamda uyardı: “Padişahlara hac lazım değildir. Yerinde oturup adaletle hükmetsin ki, kargaşa çıkmasın…” Hacca gitmek yerine kendi adına bir cami inşa ettirmesinin daha sevap olacağını söyleyerek onu ikna etmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bunun üzerine padişahların adaletle hükmetmelerinin hacca gitmelerinden evlâ olduğuna dair fetva verdi.
Bu sırada Sultan, rüyasında Peygamber Efendimiz’i gördü. Sabah kan ter içinde, heyecanla uyandı. Sabah namazından sonra telaşla, gördüğü rüyayı Ömer Efendi’ye şöyle anlattı: “Peygamber Efendimiz gece rüyama girdiler. Taht üstünde oturuyordum. Elimdeki Kur’ân’ı kaptılar, cübbemi çıkardılar, yüzüme de bir tokat vurdular. Tahtla birlikte yuvarlandım. Ayaklarını öpmek istedim, ama çektiler. Rüyanın manası nedir?” Ömer Efendi rüyayı şöyle açıkladı: “Hemen hacca gitmeniz lazım. Geciktiğiniz için Peygamber Efendimiz’i kızdırdınız!” Padişahı, hocasının yorumu tatmin etmedi. Kayık hazırlatıp, Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdâyî’nin yanına gitti. Rüyayı ona da anlattı. Aldığı cevap farklıydı: “Tevbe ediniz Padişahım! Belki o zaman bağışlanırsınız!” Bunun üzerine Padişah, kurbanlar kestirdi, türbeleri ziyaret etti. Bağışlanması için Allah’a yalvardı. Yine de kararından dönmedi.
Yeniçerilerle Talihsiz Hesaplaşma
Ocağı kapatma fikri, yeniçerilerin ve ağaların kulağına çoktan gitmişti. Hemen tepki gösterdiler, saraya yürüyerek Padişahı şu sert sözlerle uyardılar: “Hacc-ı Şerife gitmek istemişsin, gitmeyesiniz. Ve dahi eski kulları cümleten kırıp yerlerine Halep’ten Şam’dan kullar yazıp taht-ı sultani kurmak istemişsiniz. Biz ana razı değiliz.” Genç Padişah, aynı sertlik ve öfkeyle cevap verdi: “Bildiklerinden kalmasınlar. Ben Hacc-ı Şerife gitmekten fariğ olmam (vazgeçmem)!” Yeniçeriler küplere bindiler, kazan kaldırdılar. İsyanları günlerce sürdü. Halk sokağa çıkamaz, çarşıya pazara gidemez oldu. Sonunda Sultan pes etti, bir yandan da tehditlerini sürdürdü: “Varın söyleyin, hacca gitmekten vazgeçtim. Ama bunu onların yanına koymam!” Padişahın açıklaması, yeniçerileri yatıştırmaktan çok, kabına sığmaz hale getirdi. 19 Mayıs 1622’de isyancılar sarayı bir defa daha bastılar. Padişahın yakınları, işi tatlıya bağlaması için adeta yalvarıyordu. O ise bu sözlere her defasında öfkeyle karşılık veriyordu. Manzara çok korkunçtu. Sultanahmet Meydanı’nda toplanan isyancılar, Topkapı Sarayı önüne yığılmışlardı. Kalabalık, sarayın dış kapısından orta kapıya, hatta Padişahın oturduğu Babüssaade Kapısı’na kadar dayanmıştı. Kapıdan içeri girerek; “Senin padişahlığın bize lazım değildir. Biz Sultan Mustafa Han’ı isteriz.” şeklinde sloganlar attılar. Sonra gidip, özel odasındaki Sultan Mustafa’yı buldular ve ona biat ettiler. “Biz istediğimizi bulduk. Evvelce bizim padişahımız Sultan Mustafa Han idi, yine padişahımızdır.” diyerek, Genç Osman’ı hal’ ettiler. 4 sene 2 ay 21 gün süren saltanatını sona erdirdiler. Sultan Mustafa’nın padişahlığını devlet erkânına zorla kabul ettirdiler; ikinci defa tahta çıkardılar. Genç Osman’ı, şimdi çok daha keder ve ıstırap dolu günler bekliyordu.
Yedikule Zindanı’nda Acı Son
Bu arada kelleleri istenen Sadrazam Dilaver Paşa ve Darüssade Ağası Süleyman Ağa, âsilere teslim edilmiş ve ikisi de öldürülmüştü. Tahtını kaybeden Sultan, artık canının derdine düşmüştü. Yeniçerilere sığınmaya, hayatını onların insafına terk etmeye karar verdi. Sağ kalmayı başarabilirse belki amcası gibi tekrar tahtına kavuşabilirdi. Yeniçeri Ağası Kara Ali, hâlâ padişaha bağlıydı, ağlayarak ayaklarına kapandı; “Padişahım, bugünleri görmektense Allah canımı alaydı!” diyerek nedamet getirdi. Heyecan içindeki Genç Osman’ın cevabı, ibret vericiydi: “Ağa göster bağlılığını! Şimdi gayret sana düştü. Git yeniçeri askerlerine söyle, davalarından vazgeçerlerse her istediklerini vereceğim!” Yeniçeri Ağası, Padişahın isteğini yerine getirdi, gidip askerlerle konuştu: “Yoldaşlar, padişahınız mübarek ola. Emma hali bellü Sultan Osman da Kapu’ya geldi. Ocağınıza sığındı.”
Ali Ağa’nın sözlerini, ona ağır ödettiler, hemen orada katlettiler. Sonra gittiler, Sultanı yakaladılar. Çok üzgündü, perişandı, kafasını bile kaldıramıyordu. Talihsiz Padişah önce Orta Cami’ye götürüldü. Caminin avlusu yeniçeriler ve sipahilerle doluydu. Sultan Mustafa ve Sadrazam Kara Davut da oradaydı. Askerler, yaptıkları yanlışı fark etmeye başlamışlardı. Padişaha bir zarar verilmesinden endişe ediyorlardı. Kara Davut Paşa, askerleri yatıştırmak için hükümdarı onlara gösterdi. Sadrazam Kara Davut ve etrafındakiler endişelendiler. Onun yeniden padişah olmasından korktular. Akşamüzeri Sultanı, Yedikule Zindanı’na götürdüler. Önce tahtından olmuştu, şimdi de canından olacaktı. Cellatlar onu öldürmekten çekiniyorlardı. Zira karşılarındaki kişi, daha düne kadar kudretli bir hükümdardı. Ama Kara Davut Paşa’nın emri kesindi: Boğulacaktı… Cellatlar yağlı kementleri üzerine fırlattılar ve hep birlikte çullandılar. Mazlum Sultan çok mücadele etti, yalvardı; ama boşunaydı. Boynuna kement geçirip, zavallı padişahı oracıkta boğarak şehit ettiler. Yedikule Zindanları, önce çığlıklarla doldu, acıyla çınladı, sonra derin bir sessizliğe gömüldü. Takvimler, 20 Mayıs 1622’yi gösteriyordu.
O gün Osmanlı tarihinin en hazin ve kanlı sayfalarından biri yaşanmıştı. Şehit padişahın cesedi gece yarısı Topkapı Sarayı’na götürüldü. Ertesi gün sabahleyin kılınan cenaze namazının ardından Sultanahmet Camii avlusundaki I. Ahmed Türbesi’ne, babasının yanına defnedildi. Böylece bir dönem daha kapandı. Osmanlı’da yeniçeriler tarafından boğularak şehit edilen ilk sultandı.

Kaynakça
Mustafa Sâfî, Zübdetü’t-Tevârîh, Hazırlayan: İ.Hakkı Çuhadar, c.2, Ankara 2003; Peçevî, Peçevî Tarihi, c.2, Ankara, 1992; Hüseyin Tûgī, Musîbetname, Hazırlayan: Nezihi Aykut, (Doçentlik Tezi, 1988), İÜ Ed. Fak.; Kâtib Çelebi, Fezleke I-II, Hazırlayan: Bekir Kütükoğlu, İstanbul, 1974; Solakzâde, Solakzâde Tarihi, c.2, Ankara, 1989; Naîmâ, Naîmâ Tarihi, c.2, Ankara, 2009; Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, c.9, İstanbul, 1984; İ. Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.3, İstanbul, 1972; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.3, k.1, Ankara, 1988; Fahir İz, “XII. Yüzyılda Halk Diliyle Yazılmış Bir Tarih Kitabı: Hüseyin Tuği, Vaka-i Sultan Osman Han”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, 1967; Şinasi Altundağ, “Osman II”, İA, IX, İstanbul, 1978; Feridun Emecen, “Osman II”, DİA, c.33, İstanbul, 2007.

Sayfayı Paylaş