MUHTEŞEM SÜLEYMAN’IN VÂRİSİ SULTAN II. SELİM

Kanûnî’nin küçük oğlu Selim, 28 Mayıs 1524’te İstanbul’da dünyaya geldi. Annesi Hürrem Sultan, saray içinde sözü geçen, etkili bir kadındı. Saray kadınlarına ve hizmetkârlara, Şehzade Selim’in terbiyesi ve bakımıyla meşgul olmaları için talimatlar veriyordu. Saraydaki herkes ona, sarı benizli olmasından dolayı “Sarı Selim” diyordu. Ona takılan bu lakap, padişahlığı boyunca da devam etti.
Dünya Padişahlığına Hazırlık
Hürrem Sultan, başşehir İstanbul’un tüm imkânlarından faydalanarak Şehzade Selim’in iyi bir eğitim almasını sağladı. Babası Kanûnî, bütün şehzadeler gibi Selim’in tahsil ve terbiyesiyle yakından ilgilendi. Zamanın ünlü, alanında otorite hocalarından özel dersler aldırdı. Cafer Efendi, Halimî Efendi, Ataullah Efendi gibi bilgin ve din adamlarından temel din ve fen ilimlerini öğrendi. Özellikle annesi, aldığı dersleri takip ediyor, devamlı hocalarıyla görüşüyor, hiçbir eksiğinin kalmamasını tembihliyordu. İlerde padişah olabilmesi için şehzadenin kendini yetiştirmesi ve tahsilini tamamlaması lazımdı.
Eğitimini tamamladıktan sonra sıra yönetim ve askerlik yetenek ve tecrübesini artırması için sancağa çıkmaya gelmişti. Sırasıyla Konya, Kütahya ve Manisa Sancağı’nın yolunu tuttu. Buralarda uzun süre valilik görevinde bulundu. Babasının vefat edeceği 1566’ya kadar lalaları Mustafa Paşa ve Hüseyin Paşa’nın rehberliğinde yönetim ve askerlikte kendisini geliştirmeye çalıştı.
Muhteşem Süleyman’a Son Vazife
Babası Kanûnî’nin, Zigetvar’da hayata veda ettiği haberi kendisine ulaştığında Manisa’da bulunuyordu. Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, babasının vasiyeti gereği Şehzade Selim’i gizlice tahta çağırdı. Kanûnî’nin öldüğünü 48 gün boyunca ordudan ve devlet adamlarından saklamıştı. Bir karışıklık çıkmadan hemen İstanbul’a gelip padişahlığını ilan etmesini, ardından da Zigetvar’a gelmesini istedi. Mektup eline geçtiğinde Şehzade Selim çok üzüldü; Allah’ın takdirine boyun eğdi. 19 Eylül’de Manisa’dan yola çıktı. Hiç durmadan gece gündüz at sürdü; yolculuk boyunca birçok at değiştirdi. 11 gün sonra İstanbul’a ulaştı. Topkapı Sarayı’na geldi ve 11. padişah olarak 42 yaşında tahta çıktı. İçi çok buruktu, padişah olduğuna sevinemedi bile. Eyüp Sultan Hazretlerinin kabrini ziyaret etti. Dua edip, gözyaşı döktü.
Ertesi gün tekrar yola koyuldu. Belgrad’a geldiğinde Sokullu Mehmed Paşa’ya haber uçuruldu. Tekbirler arasında Tuna Nehri’nden geçirilen cihan padişahı Kanûnî’nin tabutu Belgrad’a getirildi. Yer, gök, ovalar, dağlar ve ırmaklar Muhteşem Kanûnî’nin ölümüne ağlıyordu. Sultan Selim tabutun üzerine kapandı ve sessizce gözyaşı döktü. Bir ara bayılacak gibi oldu. Sokullu Mehmed Paşa hemen kolundan tuttu. Daha sonra ellerini kaldırdı ve Allah’a şöyle yakardı: “Allah’ım! Hayatını, Senin yoluna adayan babamı cennetine kabul eyle. Senin ismini ve dinini yaymak, bütün insanlara İslâm adaletini ulaştırmak için çalışan babamın nurlu yolundan yürümeyi, bana da nasip et!” Daha sonra cenaze namazına geçildi. Bütün ova askerlerle doluydu. Herkesin gözünde yaş, kalbinde keder vardı. Büyük bir huzur ve teslimiyet içerisinde namaz kılındı. Sonra koca hünkârın tabutu arabaya bindirildi. Orduyla beraber İstanbul’a getirildi. Payitaht, ölüm haberini günler öncesinden almıştı. Büyük hükümdarın cenazesini tekrar gözyaşıyla yıkadılar ve ebedi istirahatgâhı Süleymaniye’ye gömdüler. (26 Ekim 1566)
Açe’ye Yardımı Sürdürdü
Portekiz, 16. Yüzyılın ilk yarısında Sumatra İslâm Devletlerinden Açe’yi hedef almıştı. 1511’de Ali Mughayat Şah’ın kurduğu Açe Darusselam Sultanlığı’nı işgal etmek için saldırıya geçmişti. Açe, 1540’ta istilaya uğrayınca Sultan Alaaddin Riayet Şah, Kanûnî’nin yardımına başvurmuştu. Bunun üzerine Kanûnî, 1554’te Seydi Ali Reis’i Hindistan’a; 1564’te Lütfi Bey’i 19 gemi, 12 top döküm ustası, gemi yapımcıları, askerler ve doktorlardan oluşan 300 uzmanı Açe’ye yollamıştı. 1566’da Sultan Alaaddin, tekrar yardım istemişti. Ancak Kanûnî, Zigetvar seferindeydi ve üstelik vefat etmişti. Alaaddin Şah, Osmanlı’nın yeni padişahı Sultan II. Selim’e, “Açe’nin bir Osmanlı köyü olduğunu” vurgulayan bir mektup yazdı ve talebini tekrarladı: “Yardım etmezseniz mahvoluruz. Hacıların yolu Portekizliler tarafından kesilmiş olduğu için Müslümanlar büyük zarar görüyor. Lütfen kale dövecek toplar gönderiniz. Açe, sizin köylerinizden biridir ve ben de hizmetkârlarınızdan biriyim. Eğitim görmüş birkaç at, hisar ve kadırga yapıcıları gönderilmesini rica ederiz.”
II. Selim, 20 Eylül 1567’de, Kurdoğlu Hızır Hayreddin Reis kaptanlığındaki 36 kalyonluk bir filoyu Endonezya’ya gönderdi. Açe Sultanı’na bir de mektup yazdı: “Mektubunuz, sultanların sığınağı olan yüce makamımıza ulaşmıştır. Mektubunuzda, gece gündüz o taraflardaki inançsızlara karşı savaştığınızı, düşmanlara karşı yalnız kaldığınızı ve her taraftan saldırıya uğradığınızı belirterek savaşmak için malzeme ve tecrübeli asker istemektesiniz. Ülkeniz yakınlarında bulunan Seylan ve Kalküta Hâkimlerinin daima sizinle savaşmakta olduklarını, Osmanlı Donanması gelecek olursa Allah’ın yardımıyla düşmanların hezimete uğratılarak adaların tekrar ele geçirileceğini belirtmişsiniz. Mektubunuz makamımıza arz edildiğinde bizim gibi yüce bir padişahın şanına yakışan hareket sizin isteklerinizi kabul etmektir. Ayrıca, Müslümanları ve İslâm kanunlarını korumak en önemli görevlerdendir. Her durumda kardeşliğin ve yardımseverliğin gerekleri yerine getirilecektir.” Osmanlı’nın Açe’ye desteği, Portekizlilerin hücumunu bertaraf etti. Bu sayede Açe, Sultan İskender Muta zamanında altın çağını yaşadı.1569’da Aden geri alındı.
Kıbrıs’ta Ezan Sesleri
1538’deki Preveze Zaferi’nden sonra Akdeniz bir İslâm gölü haline gelmişti. Ama bunu gölgeleyen bir engel vardı: Kıbrıs… Venediklilerin elindeki bu korsan yatağının alınması artık farzdı. Padişah olur olmaz II. Selim’in ilk işi, Kıbrıs’a sefer düzenlemek oldu. Zaten Kanûnî’ye sözü vardı. Ancak Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, sefere karşıydı. Bunu acele buluyor ve Haçlıları kızdırıp, Osmanlı’ya karşı büyük bir Haçlı seferine sebep olacağını düşünüyordu. Fakat Sultan Selim kararlıydı. Tahta çıkışını muhteşem bir zaferle kutlamak ve babasının başarılarını sürdürmek istiyordu.
Kıbrıs’ın kuşatılması için Vezir Lala Mustafa Paşa ile Piyale Paşa’yı görevlendirdi. Osmanlı Donanması, 15 Mayıs 1570’te İstanbul’dan dualar, tekbirler, fetih sureleri ve mehter marşları ile uğurlandı. Venedikliler büyük bir korku ve panik içinde ne yapacaklarını bilemediler. Hemen Papa’ya sığındılar, yardım göndermesini istediler. Kalabalık bir Haçlı Donanması, Venediklilerin imdadına koştu. Osmanlı Donanması, zafer kazanmadan ve Kıbrıs’ı bir İslâm adası yapmadan dönmeyeceğine yemin etmişti. Haçlı Donanması şiddetli Osmanlı taarruzu karşısında fazla dayanamadı ve çözüldü. Magosa Kalesi’ne İslâm sancağı dikildi, ezan sesleri Kıbrıs semalarına doldu. Haçlı Donanması ağır bir bozguna uğradı. Kıbrıs valisi bile ölüler arasındaydı. Akdeniz’in en büyük adası Osmanlı toprağı oldu.
İnebahtı Talihsizliği
Osmanlı’nın, Haçlıların Akdeniz’deki son kalesi Kıbrıs’ı fethetmesi, beklendiği üzere Haçlı Âlemini ayağa kaldırdı. Papalık, İspanya ve Venedik’in başını çektiği kutsal bir birlik oluşturuldu. Bu birliğe birçok küçük devlet de katıldı. Kısa zamanda 300 gemiden oluşan güçlü bir donanma meydana getirildi. 180 geminin yer aldığı Osmanlı Donanması ise İnebahtı Körfezi’ndeki yerini almış, Haçlı Donanması’nı bekliyordu. Donanmanın başında eski yeniçeri ağası Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa vardı. Müezzinzade cesur bir paşaydı ve kara savaşlarında büyük zaferler kazanmıştı. Haçlı Donanması’na da aynı şeyi yapmak istiyordu. Hâlbuki donanma buna hazır değildi. Her gemide önemli ölçüde personel açığı vardı. Fakat Müezzinzâde, Barbaroszâde Hasan Paşa ile Uluç (Kılıç) Ali Paşa’nın aleyhte görüşlerine aldırış etmiyor, “Ben padişah donanmasına kaçtı dedirtmem!” diyordu.
Nihayet taarruz emrini vermekte gecikmedi ve düşman donanmasına cepheden hücum etti. Bunu gören Haçlılar, donanma komutanının gemisini sardılar. Birkaç saatlik şiddetli çatışmadan sonra ne yazık ki Müezzinzâde Ali Paşa şehit düştü. Beklenmedik bu durum, donanmanın moralini bozdu. 60 kadar gemi Haçlıların eline geçti, bir kısmı da yakıldı. Maalesef birkaç saat içinde Osmanlı Donanması ağır şekilde yenildi. Sadece sağ kanattaki Uluç Ali Paşa düşmanı yendi ve gemilerini kurtardı. Hatta 6 Haçlı gemisiyle İstanbul’a dönmeyi başardı. Sonuçta İnebahtı ile Osmanlı, denizlerde ilk kez yenilgiye maruz kaldı. Akdeniz’deki varlığı, güç ve itibarı biraz sarsıldı. Akdeniz’in Müslüman gölü olduğu gerçeği gölgelendi. Yenilgi, Avrupa’da bayram havasında karşılandı. Haçlıların Osmanlı’yı yenebilecekleri ve Akdeniz’den atabilecekleri yönündeki azim ve inançları güçlendi.
Fakat kaptan-ı deryalığa getirilen Kılıç Ali Paşa, İnebahtı’nın üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Haliç Tersanesi’nde 250 parçalık eskisinden daha muhteşem bir donanma inşa ettirmişti. 13 Haziran 1572’de, yeni donanmayla Akdeniz’e açıldığında, bütün Hıristiyanlık âlemi hayret ve dehşet içinde kaldı. Osmanlı’nın karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Böylece Osmanlı, İnebahtı felaketinin yaralarını biraz olsun giderdi. Kendine güveni ve cesareti tazelendi. Akdeniz’in bir Müslüman gölü olduğu hakikati, Avrupalılara bir defa daha kabul ettirildi. Öyle ki Fransız yazar Voltaire: “Bir bilmeyen, İnebahtı Savaşı’nı Türklerin kazandığını sanır!” demekten kendini alamadı.
Eserleri ve Selimiye Camii
Mimar Sinan’a ustalık eseri olan Edirne Selimiye Camii’ni inşa ettirdi ve 1574’te ibadete açtırdı. Selimiye Camii birçok manevî özelliğe sahipti. Tek bir kubbesinin oluşu Allah’ın birliğini, pencerelerinin beş kademeli oluşu İslâm’ın beş şartını, bütün pencerelerinin 99 tane oluşu Allah’ın 99 ismini simgeliyordu. Vaaz kürsülerinin 4 tane oluşu 4 hak mezhebi, bütün külliyede 32 kapının oluşu İslam’ın 32 farzını, arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını sembolize ediyordu.
Bunun dışında Mekke’nin su yollarını tamir ettirdi. Kâbe’yi mermer kubbelerle donattı. 1573’te Ayasofya Camii’ni destek duvarlarıyla sağlamlaştırarak tamir ettirdi, iki de minare ekletti. Aynı yıl Ayasofya’nın yanına iki medrese yaptırdı. Yanı sıra Lefkoşe Selimiye Camii, Aziz Efendi Tekkesi, Navarin Limanı’ndaki kule gibi irili ufaklı birçok eserin vücuda getirilmesine vesile oldu.
İstanbul’da Ölen İlk Padişah
En son Haziran 1574’te kazanılan Boğdan Zaferi ile mutlu olmuştu. Fakat bir süre sonra aniden hastalandı. Sık sık başı dönüyor, sendeleyip düşüyordu. Hamama gittiği bir gün, ayağı kayarak düştü ve beyin kanaması geçirdi. 15 Aralık 1574’de, sekiz yıllık saltanatının sonunda 51 yaşındayken vefat etti. İstanbul’da ölen ilk Osmanlı padişahı olarak tarihe geçti. Bedeni, Ayasofya Camii’nin avlusuna yapılan türbeye gömüldü.
Kişiliği ve Devrinin Özellikleri
Kimseyi üzmek istemeyen sevecen, nazik ve hassas tabiatlı bir hükümdardı. Uysal, sessiz ve sakin bir kişiliğe sahipti. Kanûnî gibi kudretli, otoriter ve cihanşümul bir padişahtan sonra tahta çıkmış, ama onun yerini tam manasıyla dolduramamıştı. Büyük fetihler yaşamaya alışan ordu, onun zamanında babasının tattırdığı zaferlere hasret kaldı. Çünkü padişah hiçbir zaman ordunun başında sefere çıkmadı. Savaşları, saraydan yönetmeyi tercih etti. Osmanlı’da bu uygulamayı başlatan maalesef kendisi oldu. Bu bakımdan saltanatı yükselme dönemi padişahlarına bakarak sönük geçti. Devletin sınırlarını sadece 199 bin kilometrekare genişletebildi. Yönetimde daha çok Sokullu Mehmed Paşa’nın sözü geçti. Devrine damgasını vuran Sokullu oldu. Hükümdarlığı süresince büyük bir isyan veya olumsuz bir gelişmenin yaşanmaması, Kanûnî zamanında ideal bir devlet, ordu, toplum ve sosyal yapının oluşmasındandı. Bir de Sokullu gibi iyi yetişmiş, yüksek vasıflı devlet adamları, komutanlar ve bilginlerin varlığı da işini kolaylaştırmıştı.

Kaynakça
Solakzâde, Solakzâde Tarihi, c.2, Ankara, 1989; Hammer, Osmanlı Tarihi, c.2, İstanbul, 1997; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.3, k.1-2, Ankara, 1988; Seydî Ali Reis, Mir’at-ül Memalik, Hazırlayan: Necdet Akyıldız, İstanbul (tarihsiz); Razaulhak Şah, “Açe Sultanı Sultan Alaeddin’in Kanûnî Sultan Süleyman’a Mektubu”, A.Ü.Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları dergisi, Sayı: 8-9/1967.

Sayfayı Paylaş