Muhteşem Süleyman’ın Son Varisi Sultan III. Murad

4 Temmuz 1546’da Manisa’da hayata gözlerini açtı. Babası Sultan II Selim, annesi Nurbanu Sultan’dı. Doğduğunda, Osmanlı tahtında dedesi Kanûnî Sultan Süleyman bulunuyordu. Osmanlı’nın o muhteşem ve parlak günlerini görüp yaşayan talihli şehzadelerdendi. Çocukluk, gençlik ve ilk şehzadelik dönemleri, Osmanlı’nın altın çağının gölgesinde geçti. Sahip olduğu imkânlar ve içinde bulunduğu şartlar, bir şehzadenin en iyi şekilde yetişmesi bakımından mükemmeldi.
Şehzadelik Hayatı
Babası Sultan Selim, annesi Nurbanu Sultan ve tüm saray görevlileri, şehzadelerine sevgi, şefkat, ilgi ve desteklerini hiç eksiltmediler. Murad’ın yükselme döneminin tüm nimetlerinden faydalanarak yetişmesi için ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar. İlk eğitimini ve terbiyesini en ideal şekilde sarayda aldı. Hayatının en mutlu ve huzurlu günlerini sarayda geçirdi. Çocukluğunu ve gençliğini doyasıya yaşadı.
Osmanlı’nın meşhur tarihçilerinden Hoca Saadeddin Efendi ve İbrahim Efendi gibi zamanın büyük bilginlerinden birçok ders aldı. Öğrenmediği ilim, görmediği ders, okumadığı temel hiçbir kitap kalmadı. Arapça ve Farsçayı çok iyi seviyede öğrendi.
Genç şehzadenin edebiyata merakı ise bir başkaydı. Edebiyatı çok seviyor, elinden kitabı ve kalemi hiç düşürmüyordu. Dedesi ve babası gibi onda da şairlik ruhu vardı. Şiire ilgisi ve kabiliyeti çok yüksekti. Daha çocuk yaşta birçok şiir yazmıştı. Kaleme aldığı şiirler, sarayda hayranlıkla karşılanırdı. Herkes ondan şiir dinlemekten çok zevk alırdı.
Fakat devleti yönetmek için şair olmak, edebiyatla ilgilenmek ve devrin tüm ilimlerini öğrenmek yeterli değildi. Yönetim, askerlik ve ekonomi ile ilgili bilgisi ve tecrübesini de geliştirmeliydi. Bunun yolu da sancakta görev almaktan geçiyordu. Yanında danışman hocaları olduğu halde henüz 15 yaşındayken Manisa valiliğine tayin edildi. 28 yaşında padişah olacağı ana kadar 13 yıl boyunca Manisa valiliği yaptı. Devlet yönetimiyle ilgili tüm meseleleri en iyi şekilde öğrendi. Osmanlı’ya sultan olmak için her şartı taşıyor, kendini hazır hissediyordu.
Şanslı Padişah
Babasının kısa sayılabilecek saltanatı, Şehzade Murad’ı padişahlıkla erken tanıştırdı. Ona göre bu yüce görev sürpriz olmakla beraber, üstesinden gelebilecek yetkinlikteydi. Önce babasını fani dünyadan ebedî âleme uğurladı. Gözyaşı, keder ve acı hatıralarla… İnanç, teslimiyet ve tevekkülünün sağlamlığı sayesinde kendini çabuk topladı. Artık şehzade değil, padişahtı. Görev ve sorumlulukları, yapacakları işler çok fazlaydı.
En büyük avantajlarından biri de devrinde Sokullu Mehmed Paşa, Lala Mustafa Paşa, Koca Sinan Paşa, Kılıç Ali Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa gibi kapasiteli ve deneyimli devlet adamlarının bulunmasıydı. Kanûnî dönemindeki durumdan az da olsa uzaklaşılsa da bu kudretli devlet adamları sayesinde Osmanlı, hâlâ gücünü koruyordu. Padişah III. Murad, babasının etkisinde kalıp, ordunun başında sefere çıkmasa da, Osmanlı parlak zaferlere imza atmaya, gücüne güç katmaya devam etti. Onun zamanında tüm Kafkasya fethedildi. Azerbaycan, Gürcistan, Fas ve Avrupa’da birçok kale Osmanlı sınırlarına katıldı. 1590’da İran ile imzalanan Ferhat Paşa Antlaşması ile Osmanlı, Doğu’da en geniş sınırlara erişti.
Doğudaki Zaferler
Sultan Murad’ın devrini adeta zaferlerle süsleyen büyük komutanların başında, Özdemiroğlu Osman Paşa geliyordu. Padişaha ve Osmanlı’ya tarihe geçen benzersiz zaferler hediye etti. Osman Paşa adeta zaferlere ve başarılara doymak bilmiyor, dur durak tanımıyordu.
İlk zaferini 1578’de Çıldır ve Koyun Geçidi’nde kazandı. Osmanlı’ya Gürcistan kapılarını açtı. Ardından Mayıs 1583’te, İmamkuli Han komutasındaki Safevî Ordusu’na karşı muhteşem bir zafer kazandı. Bu savaşın ilginç bir adı vardı: Meşale Savaşı. İki ordu arasındaki çetin çarpışmalar, meşaleler altında gece de devam ettiği için, savaşa bu isim verilmişti. Özdemiroğlu Osman Paşa, bu savaşta tecrübesini ve kurnazlığını gösterdi. Yorgun düşen Osmanlı Ordusu’na geri çekilme taktiğini vererek Safevîleri tuzağa düşürdü. Top ateşiyle beklenmedik şiddette bir saldırıyla karşılaşan Safevî Ordusu bozguna uğradı. İmamkuli Han atını alıp zor kaçabildi.
Büyük bir zaferle İstanbul’a dönen Osman Paşa, yol boyunca ve payitahtta kahramanlar gibi karşılandı. İstanbul bayram yerinden farksızdı. Şöhreti ve başarıları yere göğe sığmaz olmuştu. Herkesin dilinde şu sözler dolaşıyordu: “Allah seni devlete ve padişaha bağışlasın!” Padişah onu sarayda büyük bir sevinç ve gururla karşıladı. Sarılıp alnından öptü, sırtını sıvazladı. Kahraman paşasını hediyelere boğdu. Sadrazamlık göreviyle onurlandırdı. Sonra onu şu sözlerle övdü: “Hoş geldin Osman! Yüzümüzü ak ettin, senin de dünya ve ahirette yüzün ak olsun! Hak Teâlâ Hazretleri senden razı olsun. Dünyalar durdukça durasın…”
Özdemiroğlu Osman Paşa, Osmanlı’ya son olarak Azerbaycan’ın fethini armağan etti. Sefer dönüşünde Ekim 1585’te ağır hastalığa tutuldu. Çok geçmeden Hakk’ın rahmetine kavuştu. Diyarbakır’daki Kurşunlu Camii civarına gömüldü.
İngiltere’yi Korumaya Aldı
İngiltere, 1580-1590 döneminde İspanyolların ülkesini işgal etmesinden korkuyordu. Bundan kurtulmanın yolunun Devlet-i Âli Osman’ın kapısını çalmaktan ve onunla işbirliği yapmaktan geçtiğini düşünüyordu.
Kraliçe’nin askeri danışmanı Sir Francis Walsingham’ın, İstanbul’daki İngiliz elçisi William Harborne’a gönderdiği 9 Mart 1587 tarihli mektubunda ve 24 Haziran 1587 tarihli cevabî mektupta bunun ipuçlarına rastlamaktayız. Mektupta, Francis Walsingham, “İspanyolların yenilmez donanmasını, ancak Osmanlı Devleti durdurabilir.” demiştir. Bunun dışında Osmanlıları, Akdeniz’de İspanya, İtalya ve Kuzey Afrika kıyılarında saldırılar düzenleyerek, İspanyolları zayıf düşürmeye ikna etmesi için Padişah III. Murad ve vezirlerle görüşmeler yapmasını, “İngilizlerin çok iyi insanlar olduğunu anlatmasını” da istemiştir.
Elçi William Harborne harekete geçerek, III. Murad’a bir arzuhal sunmuştur. Mektupta konuyu dinî inançlar üzerinden anlatarak padişahı etkilemeye çalışmıştır. “Yüce Tanrı’nın size verdiği kuvvetle ortak düşmanımız tüm putperest kâfirleri yok edeceğinizi umuyorum. Zavallı bir kulunuz olarak size yalvarıyorum, putperest kâfir İspanya üzerine büyük bir donanma sevk etmeseniz bile, hiç olmazsa 60 ya da 80 kadırga gönderin.” talebinde bulunmuştur.  Mektubun sonunda şu sözlerle adeta yalvarmıştır: “Kraliçe Elizabeth, bir kadın olduğu halde Tanrı’nın, putperest kâfirlerle savaşma emrini yerine getirmek için çabalıyor. Size her zaman sadık kalan kraliçeyi bu en zayıf zamanında yalnız bırakırsanız, size inanan tüm dünya şaşıracaktır. Tanrı sizin aracılığınızla putperest kâfirleri cezalandıracaktır.”
Sultan III. Murad ise, Hoca Sadeddin Efendi vasıtasıyla Kraliçe Elizabeth’e gönderdiği, “çok sevinçle karşılanan” mektupta; “Sizden önce Osmanlı Sultanları ile dostluk kuranlar nasıl saygı görüp, tarafımızca korunma altına alındılarsa, İngiltere Kraliçesi Elizabeth de aynı muameleyi görecektir. Elçiniz aracılığıyla bizden istediğiniz donanma yardımını dikkate alacağız. Önümüzdeki ilkbahar aylarında büyük bir donanmayı göndereceğiz. Ülkenizin dostluğu aynı şekilde devam ederse, Osmanlı Devleti de sizi sürekli koruyacaktır.” demiştir. İlkbaharda sefere çıkan Osmanlı Donanması Akdeniz’de büyük bir tatbikat yaparak İspanya Donanması’nın ikiye bölünmesini sağlamıştır. Böylece İngiltere’yi, mutlak bir İspanya kuşatması ve istilasından kurtarmıştır. Sonuç itibariyle Kraliçe Elizabeth emeline kavuşmuş ve Osmanlıların yardımı sayesinde ülkesini ve tahtını muhtemel İspanyol esaretinden korumuştur. Dahası, 30 Temmuz 1588’de meydana gelen Gravelines Deniz Muharebesi’nde, İngiliz Donanması’nın komutanı Sir Francis Drake, İspanyolları rahatlıkla mağlup etmiştir.

Kaynakça
Solakzâde, Solakzâde Tarihi, c.2, Ankara, 1989; Peçevî, Peçevî Tarihi, c.2, Ankara, 1992; Hammer, Osmanlı Tarihi, c.2, İstanbul, 1997; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.3, k.1-2, Ankara, 1988; Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul, 2010.

Sayfayı Paylaş