Mânevîyatın Tarihi Yönlendirmesi

Somuncu Baba

Edebali Hazretleri, nasıl Osman Gazi’yi manen yetiştirip devasa bir devletin temelinin atılmasına âmil olmuş ise, Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı sultanlarını yönlendirmiş ise, Akşemseddin Hazretleri İstanbul’un fethinde mânevî mimar ise, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de I. Ahmed Han‘ı mânevîyat âleminde merhaleler kat ettirerek yüceltmiş ve böylece onun zâhirî meziyetleri yanında imparatorluk coğrafyasına engin bir adalet, merhamet ve huzur suretinde akseden büyük şahsiyetini ortaya çıkarmıştır. I. Ahmed Han; on dördüncü Osmanlı padişahıdır. On dört yaşında 1603 yılında Eyüb Sultan’da kılıç kuşanarak padişah olmuştur. Padişahlığı on dört sene devam etmiştir. On dört şerefeli bir sanat harikası olan zarif Sultanahmet Camii ondan günümüze kalan en güzel hatıra ve mânevî bir armağandır. Daima ilim ve irfân sahipleri ile istişare ederdi. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne intisap etti. “Bahtî” mahlası ile yazdığı divanı, I. Ahmed Han’ın mânevî mertebesini göstermeye kâfidir. Kâbe’nin örtüleri, onun devrinde İstanbul‘da itina ile dokunup Mekke‘ye gönderilmeye başlanmıştır. Sultan Ahmed tahta çıktığında, Osmanlı Devleti, içte Celali İsyanları ile uğraşmakta, doğuda İran ve batıda Almanya ve müttefikleri ile savaş halinde bulunmaktaydı. Almanya fena şekilde hırpalandı ve sulh istedi. Zitvatorok Anlaşması imzalandı. 1611 senesinde Celâli İsyanları tamamen bastırıldı. Sıra üçüncü gaile olan İran’a geldi. Nihâyet İran ile de anlaşma yapıldı. 1605’te Estergon ve Uyvar fethedildi. Uyvar önünde kazanılan zafer, o derecede nisbetsiz iki kuvvet arasında idi ki, Avrupa’da uzun asırlar devam edecek olan “Türk gibi kuvvetli!” sözü, bu sebeple darb-ı mesel haline gelmiştir.
Türk Gibi Kuvvetli
Budapeşte’nin 80 km kuzey-batısında ve Viyana’nın 110 km doğusunda yer alan Uyvar Kalesi, 17. yüzyılda doğudan Orta Avrupa’ya açılan en önemli kapıydı. Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa sadarete gelişinin ikinci yılında ve ilk seferinde bu kapıyı kırmak üzere harekete geçince, Avrupa’da heyecan fırtınaları esti. Çünkü yarım asrı aşkın süreden beri, Osmanlı-Avusturya kapışması olmamıştı. Bu büyük sefer, Osmanlıları bir sonun başlangıcı noktasına da getirebilir, onlara Viyana yolunu da açabilirdi. Avrupa’nın bu en müstahkem kalesi olan Uyvar, Türk askerinin olağanüstü gayret gösterdiği şiddetli muhasaraya ancak 38 gün dayanabildi ve düştü. Olay, bütün Hristiyan ülkelerde geniş yankılar uyandıracak ve o güne kadar görülmemiş ölçüde neşriyat yapılmasına yol açacaktı. Ve herhangi bir işte örnek kararlılık, azim, cesaret, şecaat ve yiğitlik gösterildiğinde, “Uyvar önünde bir Türk gibi kuvvetli!” denilmesi, Avrupa’da atasözü halinde yerleşecekti.
Seferde bulunanlardan Fazıl Ahmed Paşa’nın mühürdarı Hasan Ağa “Cevahirü’t-Tevarih” ve Erzurumlu Osman Dede “Tarih-i Fazıl Ahmed Paşa” isimli eserlerinde Uyvar’ın fethini tafsilatıyla anlatmaktadırlar.
Müjde gelip ehl-i İslâm şad oldu
Gazi vezir fetheyledi Uyvar’ı
Nemçe lain kafasından yâd oldu
Gazi vezir fetheyledi Uyvar’ı
Münadiler ağaz edip nidaya
Safa bahşeyledi say ü gedaya
Sad hezaran şükür olsun Huda’ya
Gazi vezir fetheyledi Uyvar’ı
Sultan Ahmed Han’ın böyle parlak zaferlerle dolu hayatı, 1617 senesinde nihâyete erdi. Bütün Osmanlı tarihinin en azametli mimarî şaheserlerinden biri olan ve kendi adıyla anılan cami-i şerifin yanındaki türbesine defnedildi.
Sultan Ahmed Han’ın mânevî şahsiyetinin mimarı Aziz Mahmud Hüdâyî’dir. Ona olan bağlılığı sahip olduğu zâhirî saltanat imkânlarına rağmen büyük bir istiğna ile mânevîyat âleminin zirvesine erişmesine sebep olmuştur. Sultan Ahmed Han’ın tasavvufa intisabı şu rüya ile başlamıştır:
Sultanımızın Beklediği Cevap Burada Yazılıdır
Sultan Ahmed, bir gün rüyasında, Avusturya Kralı ile güreşe tutuştuğunu, sırtüstü yere düştüğünü ve sırtının toprağa yapıştığını gördü. Ürpererek uyandı. Çok heyecanlandı. Üzüldü. Rüyanın zâhirî görünüşü korkutucuydu.
Saraya rüya tabircileri davet edildi. Lakin rüyanın yapılan tabirleri, I. Sultan Ahmed’i tam olarak tatmin etmedi. Devlet erkânı, I. Ahmed Han’a, bu rüyayı bir kere de Üsküdar’da bulunan Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne tabir ettirmesini tavsiye ettiler. I. Ahmed Han, bir mektup yazarak rüyasını Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri‘ne arz etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar’a geçti. Aziz Mahmud Hüdâyî ‘nin kapısını çaldı. Büyük veli Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, elinde daha önce hazırlamış olduğu bir zarf ile kapıya çıktı. Habercinin getirdiği mektubu alırken, ona bunu verdi ve:
“Sultanımızın beklediği cevap burada yazılıdır!” dedi.
Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal Padişah’a götürdü ve gördüklerini anlattı. Ahmed Han’ın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevabı verilmişti. Sultan Ahmed Han, mektubu heyecanla okudu:
“Allahu Teâlâ, insan vücudunda sırtı, kâinatta ise toprağı en kuvvetli olarak yarattı. İnsanın sırtı ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Padişah’ımızın sırtının toprağa gelmesi ile bu iki kuvvet birleşmiş demektir. Dolayısıyla, bu rüyadan İslâm’ın temsilcisi olan Padişahımızın, küffara karşı zafer kazanacağı anlaşılmaktadır.”
I. Ahmed Han, bu tabirden çok memnun oldu ve:
“İşte gördüğüm rüyanın gerçek tabiri budur!” dedi.
Bu rüya, istikbâldeki Estergon Kalesi’nin fütuhatını müjdelemiştir.
Sultan, derhal Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin duasını alıp Avusturya üzerine yürüdü. Hudut boylarındaki kuvvetlerle birleşen Osmanlı Ordusu, Avusturya‘ya üst üste darbeler indirmeye başladı ve onları sulha mecbur etti. Bilhassa Estergon‘un ele geçirilmesi, Avusturyalıları perişan etmişti. Böylece on üç sene süren Osmanlı-Avusturya harbi, Zitvatoruk’ta nihâyete erdi ve yirmi yıl müddetle antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre, Kanije, Estergon, Eğri Kaleleri Osmanlılara geçmiş, Avusturya savaş tazminatı ödemeye mecbur kalmıştır.
Sultan Ahmed Han, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin büyüklüğünü böylece keşfetmiş oldu. Bu zaferden sonra ona bağlılığı bir kat daha attı. Her devirde mürşitlerin teveccühleri, ruhları devlet gailelerinden bunalan büyük idarecilere daima bir ana kucağının şefkat ve sıcaklığını bahşeder. Ki buna milletlerin kaderlerinde rol sahibi olan cengâverler, her zaman muhtaç olagelmiştir. Böyle bir tasarruftan mahrum olanların zaferleri, zahiren büyük olsa bile mânevî yönü olmadığı için hakikatte bir zafer olarak telakki etmek mümkün değildir.
Sultanahmet Camii’nin Mânevî Boyutu
Temele ilk harcı koyan Aziz Mahmud Hüdâyî olmuştur. Sultan I. Ahmed Han ise, o gün akşama kadar elinde kazma-kürek inşaatta çalışmıştır.
Bu mübarek caminin mânevî hususiyetlerine ait şöyle bir rivâyet de vardır:
I. Ahmed Han, genç yaşta vefat ettikten sonra kızı Gevher Hatun, rüyasında babasını cennette çok ihtişamlı bir mekânda görmüş. Merakla sormuş:
“Baba, hangi amelinle bu güzel mertebeye vasıl oldun?”
Sultan Ahmed:
“Kızım, bu camiyi yaptırırken sırtımda taş taşıdım!. Bu makamı elde etmemin sebebi budur!” demiş.
Rivâyet olunur ki, Sultanahmet Camii ve külliyesi tamamlanınca, açılış merasimine başkanlık etmesi için Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri davet edildi. O gün deniz, çok fırtınalı ve dalgalıydı. Bu sebeple kayıkçılar, denize açılmaya cesaret edemiyorlardı. Mahmud Hüdâyî Hazretleri, Üsküdar İskelesi’ne indi. Beş-altı müridiyle birlikte kendi kayığına binerek dalgalar arasında Sarayburnu‘na doğru yol aldı. Allahu Teâlâ’nın izni ile kayığın ön, arka ve yanlarından deniz, bir kayık mesafesinde süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Herkes, korkudan denize çıkamazken, Mahmud Hüdâyî Hazretleri kayığıyla selâmetle karşıya geçmiştir. Günümüzde bu yol Hüdâyî Yolu olarak adlandırılmıştır. Sultanahmet Camii, muhteşem bir merasimle açıldı. Cuma hutbesi, bu büyük veliye okutturuldu.

Sayfayı Paylaş