Kısa Saltanata Sığan Büyük Felaketler: SULTAN III. OSMAN

3 Ocak 1699’da Edirne Sarayı’nda dünyaya geldi. Babası, Sultan II. Mustafa, annesi Şehsuvar Sultan’dı. II. Mustafa’nın küçük oğlu, Sultan I. Mahmud’un da kardeşiydi. İsmi, üçüncü İslâm Halifesi ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in damadı Hz. Osman ve Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye nispetle “Osman” koyuldu. Terbiyesiyle, annesi Şehsuvar Sultan ilgilendi. Çocukluk ve şehzadelik dönemi çok rahat geçmedi. 1703 yılında babasının Edirne Vakıası sonucunda tahttan indirilmesiyle, kardeşleriyle beraber İstanbul’a getirildi. Topkapı Sarayı’ndaki Şimşirlik Dairesi’nde gözetim altında tutuldu. 1705’de ilk eğitimini almaya başladı. Ağabeyi I. Mahmud gibi onun da ilk hocası Feyzullahzade İbrahim Efendi ile Yusuf Efendi idi. Ayrıca İstanbul’daki ve Enderun Mektebi’ndeki büyük hocalardan din, fen ve güzel sanatlara ait birçok dersler gördü. Ataları gibi hat sanatına merak sardı.

 

56 Yaşında Hükümdar Olmak

Tahta çıkacağı 1754 yılına kadar, yaklaşık 56 yıl boyunca devamlı kontrol altında tutuldu. Bu da hayatını sıkıntılı ve çekilmez hale getirdi. Yine de sabretmeye çalıştı. Kuvvetli inancı ve manevî yapısı, sancılı şehzadelik dönemini atlatmasına yardımcı oldu. Zamanının büyük kısmını din, edebiyat ve tıp kitapları okuyarak geçirdi.

Kardeşi Sultan I. Mahmud’un ani ölümü üzerine tahta çağrıldı. Tarih, 14 Aralık 1754. 20 Aralıkta Eyüp Sultan Türbesi’nde Şeyhülislâm Seyyid Murtaza Efendi’den kılıç kuşandı. İlerlemiş yaşında padişahlık kapısının kendisine de açılabileceğini hiç ummamıştı. Beklenmedik bu durum karşısında önce şaşırdı, inanmak istemedi. Böylesine ağır bir sorumluluğun altına girip giremeyeceği hakkında bir an tereddüde kapıldı. Ardından diz çöküp secdeye kapandı ve şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Dünya ve ahirette yüzümü kara çıkarma!” Yeni padişah hutbelerde adının “Sultânü’l-berreyn ve’l-bahreyn” ilâvesiyle birlikte okunmasını istedi. Cülusunun ardından kestirilen sikke-i ceditte olduğu gibi altınlarda da darp yeri olarak “İslâmbol” adının kullanımı sürdürüldü.

 

Padişahlığı Zamanında Haliç Dondu!

Padişah olduktan yaklaşık bir ay sonra İstanbul’da çok ilginç bir gelişme yaşandı. İstanbul’un tarihinde nadir rastlanan bir olaydı; 11 Ocak 1755 tarihinde Haliç dondu! Pekiyi bu akıl almaz olay nasıl gerçekleşti?

O yıl İstanbul’da kış mevsimi çok şiddetli geçiyordu. Günlerce kar yağdı; İstanbul’un her yanı bembeyaz bir örtüye büründü. Yanı sıra şiddetli soğuklar oldu. İstanbul halkı aşırı soğuktan ve yoğun kar yağışından günlerce sokağa adım atamadı. Hal böyle olunca da Haliç dondu… Tarih kitapları, bu sırada İstanbul halkının Defterdar İskelesi’nden Sütlüce ve Hasköy İskelelerine, Fener ve Ayvansaray’dan karşıya kadar olan kısmı, buz üstünde yürüyerek veya kayarak geçtiklerini yazar. Bunu, tarihçi Vasıf Efendi’nin düştüğü şu tarihi kayıttan da anlayabiliriz:

Buz üstünde geçen geldi, bana yaz dedi tarihin.

Deniz altmış sekizde dondu, bundan bendeniz geçtim!

 

Yaşanan Büyük Yangınlar

Ağabeyi Sultan I. Mahmud zamanında ilki 1729, ikincisi 1745 yılında büyük yangınlar gerçekleşmişti. Maalesef 1754-1756 yılları arasında üst üste yaşanan dört büyük yangın, İstanbul halkının ve Padişah III. Osman’ın da yakasını bırakmadı. İlk büyük yangın 22 Aralık 1754’de Mahmudpaşa’da (Sultanhamam’ı) patlak verdi ve 18 saat sürdü. İkinci yangın 12 Temmuz 1755’de Kadırga Limanı yakınında başladı ve 15 saat etkili oldu. Üçüncü yangın 28 Eylül 1755 gecesi Hocapaşa’da çıktı ve 40 saate yakın devam etti. Hocapaşa, sadrazamlık makamı olan Paşa Kapısı, Defterdar Kapısı, Yahudiler Çarşısı ve çoğu ahşap olan binlerce ev tamamen kül oldu. Hocapaşa, Ayasofya, Bahçekapı ve Mahmudpaşa semtleri enkaza döndü. Paşakapısı’nın da içinde bulunduğu birçok devlet dairesi yandı. Sadrazamlık binası, yenisi yapılıncaya kadar Esma Sultan Sarayı’na taşındı.

Padişah III. Osman, İstanbul’un başına gelen bu büyük felakete, halkın içler acısı haline çok üzüldü. Devletin başşehri biranda harap düşmüş, savaştan çıkmış bir şehir görüntüsüne bürünmüştü. Öyle ki hükümdarın, bu hale dayanamayıp hüngür hüngür ağladığı tarihî kaynaklarda geçmektedir. Hükümdar, halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını, yaraların acilen sarılmasını ve İstanbul’un yeniden inşa edilmesini emretti. Bir taraftan halka yardımlar yapılarak evlerini yeniden yapmaları sağlandı. Öbür taraftan da yanan bütün camiler, mescitler ve türbeler yeni baştan yapıldı.

Tam İstanbul yeniden inşa ediliyor ve halk toparlanıp tekrar evlerine giriyordu ki, 6 Temmuz 1756 Pazartesi gecesi bir felaket daha vuku buldu. Cibâli Kapısı dışında, o günlerde Yahudhane denilen semtte büyük bir yangın çıktı. 48 saat süren yangında İstanbul’un üçte ikisi yandı. Ortaya çıkan bilanço ağırdı: 2000 ev, 1000 dükkân, 1000 han, 580 değirmen, 200 cami ve mescit, 70 hamam tamamen kül oldu. Son yaşanan yangın tarihe; “İstanbul’un fethinden beri İstanbul’da bir benzerinin yaşanmadığı büyük bir felaket!” olarak geçti.

Payitahtta bunlara ilaveten iki küçük ölçekli deprem ve bir sel faciası daha zuhur etti. III. Osman, yine yakılan yıkılan yerlerin inşasını, halka yardım edilmesini buyurdu. Haliç’in donmasından sonra arka arkaya yaşanan felaketler padişahı ziyadesiyle sarstı. Yaklaşık üç yıl süren kısa saltanatının ekseriyeti, bu felaketlerle boğuşmakla, İstanbul’u eski vaziyetine çevirmeye çabalamakla geçti. Şehzadeliği zamanında huzur bulamadığı gibi hükümdarlığı döneminde de pek huzur ve rahat yüzü göremedi.

 

Ölümü ve Kadere Teslimiyeti

III. Osman, bir süredir halk arasında “kurturu” denilen, bir tür uyluk kanserinden ya da çıbanından rahatsızdı. Zamanla gittikçe büyüdü ve huysuzlaştı. Ağrıları dayanılmaz hale geldi ve padişahın hareket etmesini engelledi. Doktorları, çok güvenli olmasa da ameliyat edilmesine karar verdiler. O günün şartlarında zor ve tehlikeli bir ameliyattı. Doktorlar cesaret edemiyor, padişahın hayatını tehlikeye atmak istemiyorlardı. Fakat padişah kendinden emin ve kararlıydı. Doktorları cesaretlendirdi ve ne pahasına olursa olsun bu ameliyatı yapmalarını istedi. Allah’a, O’nun takdir ettiği kadere ve ecele inancı sonsuzdu: “Yüce Mevlâ’mız ne takdir ettiyse o olur. Günümüz bitmişse uzatmak elimizde değildir. Şu azaptan bizi kurtarın!” sözleriyle inanç ve teslimiyetini ifade etti.

Sonunda ameliyat yapıldı. Ağrıları biraz olsun hafifledi; ama büsbütün geçmedi. Sağlığına tam kavuşamadı. Bir gün donanmanın İstanbul’a döndüğünü haber aldı. Sarayburnu’ndaki köşkten seyretmek istediğini bildirdi. Arzusu yerine getirildi. Artık son anlarını yaşıyordu. Donanmanın İstanbul’a girişini son ana kadar izledi. Sonra saraya götürüldü. Aniden fenalaştı ve ruhunu Allah’a teslim etti. Vefat ettiğinde takvimler 30 Ekim 1757 tarihini gösteriyordu. Cenazesi, İstanbul’daki Yeni Cami’ye getirildi. Turhan Valide Sultan Türbesi’ne, ağabeyi Sultan I. Mahmud’un yanına gömüldü.

 

Dikkat Çekici Özellikleri

Kardeşi I. Mahmud gibi III. Osman’ın da hiç çocuğu olmadı. Biraz şişman sayılabilecek bir padişahtı. Çok dindardı; Üsküdar Doğancılar’da tekkesi bulunan Şeyh Seyyid Ahmed Raûfî’ye bağlıydı. Hayır işlerine aşırı derecede düşkündü. Adil, ciddi, sabırlı, cömert, hayırsever, insancıl ve merhametliydi. Fakirleri ve yardıma muhtaç herkesi daima gözetir, el uzatırdı. Bunu özellikle de büyük İstanbul yangınlarında fazlasıyla gösterdi. Ecdadı gibi III. Osman da hat sanatına meraklıydı. Nesih hattıyla güzel hatt-ı hümâyunlar kaleme aldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek ayak izinin (Kadem-i Şerif) resmini yaparak Eyüp Sultan Türbesi’ne hediye ettiği rivayet edilir.

İlgi çekici özelliklerinden biri de, haftanın üç günü kılık değiştirerek -çok defa ulema kıyafeti ve Edirneli Osman Ağa ismiyle- İstanbul’un birçok semtini dolaşmasıydı. Halkın dert ve şikâyetlerini öğrenir, çözmeye çalışırdı. Yalana, rüşvet, haksızlık ve adaletsizliğe asla tahammül edemezdi. Rüşvete bulaşmış, yalancılığa sapmış, makamını ve yetkilerini kötüye kullanmış, halka zulüm ve haksızlık eden kişileri affetmezdi. Ayrıca kadınların yönetime karışmasına izin vermez, onlara karşı çok dikkatli davranırdı.

Osmanlı tarihinde tahta çıkan ilk (56) yaşlı padişahtır. Üç yıllık saltanatı boyunca sadrazamlığa altı, şeyhülislâmlığa dört ve kaptan-ı deryalığa bir defa tayin yaptı. Sadrazamların görevden uzaklaştırılma sebepleri arasında yolsuzlukla suçlanma, yalan söyleme, yangınlar ve halkın şikâyetleri bulunuyordu. Kısa süren padişahlığı döneminde içerde ve dışarıda barış ve huzuru sağladı. Fakat İstanbul’da üst üste çıkan birkaç büyük yangın ve veba salgını, Sultan Osman’ı oldukça üzdü ve rahatsız etti. Hükümdarlık devri neredeyse bunlarla ve İstanbul’u tekrar tekrar inşa etmekle, felakete uğrayan halkın yaralarını sarmakla geçti.

Önceki padişahlar döneminde çıkan bazı yasaklar onun devrinde de idame etti. Üzerinde en çok durulan yasak, Rumeli ve Anadolu’dan İstanbul’a olan göçleri engellemeye yönelikti. İstanbul’a işi düşenlerin ancak bir iki kişiyi geçmemek şartıyla geçişlerine izin verildi. Kadınların giyimi ve sokağa çıkışlarıyla ilgili yasaklar sürdü. Özellikle genç kadınların “moda” (tavr-ı cedîd) kıyafetlerle dolaşmamaları, renkli ve yakaları uzun olmayan, bol/geniş feraceyle ve sadece işlerini görmek amacıyla çarşı pazara çıkmaları, padişahın Cuma Selamlığı ve gezileri sırasında ortalıkta görünmemeleri istendi. Yanı sıra çarşı pazarda tütün çubuğu ile alenen gezmek de yasaklandı.

Olumsuz sayılabilecek birkaç özelliği ise, devlet yönetiminde zaman zaman sert, sinirli davranması ve çabuk karar verememesiydi. Her işinde şüpheci hareket eder, kimseye güvenemez, verdiği emirlerin hemen yerine getirilmesinde aceleci davranırdı. Bunlar da uzun süren ve sıkıntılı geçen şehzadelik döneminin kişiliğinde meydana getirdiği hasarlardan kaynaklanıyordu.

 

Asar ve Hayratı

En önemli eseri, İstanbul’daki Nuri Osmaniye Camii ve Külliyesi’dir. Ağabeyi I. Mahmud’un temelini attığı camiyi, 5 Aralık 1755’de ibadete açtı. Burada caminin haricinde üç mektepli medrese, imaret, kütüphane, türbe, muvakkit odası, meşkhane, sebil, çeşme, han ve dükkânlar da vardı. Diğer önemli eseri de, Ahırkapı Deniz Feneri’dir. Bu fener hâlâ çalışmakta ve gemilere yol göstermektedir. İlaveten Üsküdar’da, İhsaniye ismiyle semt, aynı ismi taşıyan bir cami ve mescit yaptırdı. Caminin yanına medrese, kütüphane, imaret, sebil ve çeşme de ekletti. Otakçılar Takyeci Mahallesindeki Yanık Minare Mescidi’ni Eylül 1755’de yeniden imar ettirdi. Midilli Adası’ndaki Sığrı Limanı’na, Malta korsanlarına karşı bir kale, cami ve hamam inşa ettirdi. Ayrıca o zamanlar sadrazamlık makamı olarak adlandırılan Bab-ı Âlî’nin yapımını da tamamlattı. Son olarak uzun yıllarını geçirdiği Şimşirlik Dairesi’nin duvarlarını alçaltıp pencerelerinin çoğunu açtırdı ve buraya bahçe, kameriyeler, mermer fıskiye, havuz ve su çeşmeleri koydurdu.

 

Kaynakça

  1. Uşşâkizâde Tarihi, Haz: Raşit Gündoğdu, İstanbul, 2005, C. I, s. 352, C. II, s. 707-708, 792:
  2. Mustafa Kesbî, İbretnümâ-yı Devlet, Haz: Ahmet Öğreten, Ankara, 2002, s. 38-42, 49-50, 133-137, 333;
  3. Şemdânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi, Mür’i’t-Tevârîh, Haz: Münir Aktepe, İstanbul, 1978, C. I, s. 177-182, C.II/A, s. 3-13;
  4. Hüseyin Ayvansarâyî, Mecmûa-i Tevârih, Haz: Fahri Ç. Derin, Vahid Çabuk, İstanbul, 1985, s. 12, 150, 170, 236, 320;
  5. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. 4/1, Ankara, 1988, s. 337-341;
  6. Mehmet Nermi Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, İstanbul, 2001, C. I, s. 218-220, 465-466, C. II, s. 743-744, C. III, s. 1181,1360, 1376, 1463;
  7. Şinasi Altundağ, “Osman III”, İA, IX, s. 448-450;

Fikret Sarıcaoğlu, “Osman III”, DİA, C. 33, s. 4

Sayfayı Paylaş