Hayatı ve Saltanatı Sırlı Sultan I. Ahmed

28 Nisan 1590’da İstanbul’da doğdu. Babası III. Mehmed, annesi Handan Sultan’dı. Çocukluğu Topkapı Sarayı’nda geçti. Mükemmel bir tahsil gördü. Meşhur hocalardan dersler aldı. En sevdiği hocaları Muallim Sultan ve Aydınlı Mustafa Efendi idi. Gördüğü yüksek eğitim, kıvrak zekâsı ve kabiliyetleri sayesinde erken yaşlarda bilgi, beceri ve tecrübesini artırdı. Özellikle dinî ilimlerde, şiir ve edebiyatta kendini yetiştirdi. Farsça ve Arapçayı iyi derecede öğrendi. Çocuk yaştan itibaren edebiyatla ilgilendi. Şiirlerini Divan’da toplayacak kadar bir şair, ‘Bahtî’ oldu.
Babası III. Mehmed’in ani ölümü üzerine bir anda kendini tahtta buldu. Daha 14 yaşındaydı. Sancağa çıkıp devlet yönetimi ve askerlik konularında tecrübe kazanma imkânı bile bulamadı. Fakat iyi bir eğitim almıştı, yetenekliydi, bilgi ve kapasitesi yerindeydi.
Eyüp Sultan Camii’nde tahta çıkma ve kılıç kuşanma töreni yapıldı. Padişah olduğunda henüz sünnet olma fırsatı bulamamıştı. Saltanatının birinci ayı dolunca, bir Cuma günü Süleymaniye Camii’nde Cuma namazı kıldıktan sonra, o günün gecesinde 23 Ocak 1604’te sünnet oldu. Kısa süre sonra çiçek hastalığına yakalandı. Hastalığı ağır seyretti. Hayatından şüphe edilir hale gelindi. O senenin Ramazan Bayramı, saray halkı için üzüntü ve endişeyle geçti.
14’ün Hayatındaki Yeri
Hayatında, 14 sayısının ayrı bir yeri vardı. Ömrü boyunca birçok önemli olay 14 rakamıyla ilgiliydi: 14 yaşında padişah oldu. 14. padişah olarak tahta çıktı. 14 sene hükümdarlık yaptı. İki 14’ün tutarı olan 28 yaşında vefat etti.
Sultan Taç Yaptı Nakş-ı Kadem’i!
Dinine ve mânevî değerlerine ihlasla bağlıydı. Özellikle Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e, İslâm’ın kutsal yerlerine sevgi, bağlılık ve hizmetleri bir başkaydı. Kâbe’nin örtüleri onun zamanında İstanbul’dan (önceden Mısır’dı) gitmeye başladı. Yıkılmaya yüz tutan Kâbe duvarlarını ve Peygamber Efendimiz’in kabrini tamir ettirdi. Kâbe’nin kapısı üzerindeki kitabe ile Altınoluk’u yeniletti. Yanı sıra duvarları tutması için halis altın ve gümüşten on altı kuşak yaptırdı.
Kendi adıyla anılan Sultanahmed Camii’ni yaptırırken Mısır’da bulunan Peygamberimiz’in “Nakş-ı Kademi”ni, (mübarek ayak izlerini) İstanbul’a getirtip önce Eyüp Sultan Türbesi’ne koydurmuştu. Sultanahmed Camii tamamlanınca da yeni camiye taşımak istemişti. Fakat Sultan o gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i gördü. Efendimiz ona, mübarek ayak izlerinin getirildiği yere tekrar götürülmesini emretmişti. Sultan Ahmed, emri hemen yerine getirdi.
Ardından da akıllara durgunluk verici güzel bir davranış sergiledi: Sarığına taktırdığı sorgucun içine Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ayak izinin resmini koydurdu. Üzerine de Kâinatın Efendisi’ne beslediği sonsuz sevgi ve saygıyı ifade eden şu muhteşem şiiri yazdırdı:
N’ola tacım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün.
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün.
Başka bir şiirinde, Gönüller Sultanı’na duyduğu tarifsiz muhabbeti şöyle kelimelere döktü:
Zât’ı pâk-i Mustafa’ya âşıkım
Can ile fahrü’l verâya âşıkım.
2. Estergon Destanı’nın Sırlı Cephesi
Estergon Kalesi’ni ilk olarak 1529’da Kanûnî fethetmişti. En son III. Mehmed zamanında 1595’de Avusturya’nın eline geçmişti. Bu kalenin yeri ve hatırası Osmanlı için başkaydı. Estergon, Padişah’ın yüreğinde büyük bir ıstırap ve yaraydı. Sadrazam Lala Mehmed Paşa’yı komutan tayin ederek kalenin fethini emretti: “Atalarımızın hatırası olan Estergon’u senden isteriz. Sakın bir bahaneyle karşımıza gelmeyesin!” Paşa, sefere çıkmadan önce sabah namazını Ayasofya Camii’nde kıldı ve şöyle dua etti: “Allah’ım, Estergon’da Cuma namazını kılmadan canımı alma!”
1605 yılı Ağustos ayı sonunda Osmanlı Ordusu, Estergon önlerinde karargâh kurdu. Lala Mehmed Paşa, bir akşam tüm komutanlarını topladı ve şu konuşmayı yaptı: “Paşalarım! Bizler vaktiyle Estergon’da kaç Cuma namazı kılmışız… Fakat talih döndü, Estergon düşman eline geçti. Beni ciğerimden vuran, kalenin işgal edilmesi değil, bir zamanlar ezan okunan yerlerde çanlar çalması ve bir vakitler namaz kılınan yerlerde içki içilmesi… Artık yeter, Estergon tekrar bizim olmalıdır!”
Sabah namazından sonra yapılan şiddetli hücumla Ciğerdelen Kalesi fethedildi. Ardından Osmanlı Ordusu bütün gücüyle Tepedelen Kalesi’ne yüklendi. Kuşatma bir haftadan fazla sürmesine rağmen kale bir türlü düşürülemiyordu. Bir ara küçük bir birlik, büyük gürültüyle savaşın ortasına daldı. Başlarında aksakallı, kocaman kavuklu bir ihtiyar vardı. Aksakallı komutanın narası yeri göğü yıkıyordu. O küçük birliğin açtığı yoldan Osmanlı Ordusu yıldırım gibi ilerledi. Savaş sabaha kadar sürdü. Güneşle birlikte Osmanlı Ordusu’nun zaferi de doğdu.
Vezir Hüsrev Paşa, Tepedelen Kalesi’nin fetih müjdesini vermek üzere Sadrazam Lala Mehmed Paşa’nın huzuruna çıktı. Nefes nefeseydi: “Kalenin anahtarlarını getirdim. Allah’a şükür fethettik! Yalnız, bu fethin şerefi küçük bir birlik ile başındaki aksakallı veliye ait. Veli olduğundan eminim, gözlerimle gördüm. Ok yağmurunun içine dalıyor, yüzlerce düşmanın üzerine atılıyor, yaralanmadan çıkıyordu. Belki de şehitler imdadımıza yetişti…”
Hüsrev Paşa, tam sadrazamın elini öpmek için eğildiğinde, birden eteğindeki kan lekelerini gördü. Durakladı ve yavaşça başını kaldırarak, sadrazamın aksakalını ve kavuğunu fark etti. Her şeyi anlamıştı. O ihtiyar savaşçı, Lala Mehmed Paşa’nın ta kendisiydi. “Paşa baba, o ihtiyar savaşçı sendin! Bizim yapamadığımızı küçük bir birlikle sen yaptın!” diyerek sadrazamın ayaklarına kapandı, hıçkırarak ağladı. Sadrazam, Vezir Hüsrev Paşa’yı omuzlarından tutup kaldırdı ve alnını öperek şöyle dedi: “Bundan kimseye bahsetme! Biz şöhret için dövüşmedik. Allah’a ve Padişahımıza karşı vazifemizi yaptık. Şimdi sıra Estergon’da. Gün gayret günüdür. Göreyim seni, paşalığının hakkını ver!”
Osmanlı Ordusu 3 Ekim 1605 günü Estergon’a hücum etti. Askerler helalleşiyor, gelecek Cuma namazını kalede kılmak için birbirlerine söz veriyorlardı. Lala Paşa ihtiyarlığına aldırmaksızın ordunun ön saflarında kahramanca çarpıştı, askerleri yüreklendirdi. Avusturyalılar korkudan kaleye kapandılar. Akşamüstü Osmanlı Ordusu kaleye girdi. Sadrazam, diğer komutanlar ve askerlerin Cuma namazını Estergon’da kılma duaları böylece kabul oldu.
Hüdâyî ile Sultan Arasındaki Sır
Zamanla Sultan’ın, Aziz Hüdâyî’ye sevgi ve hürmeti arttı. Daha fazla kalbini bağladı. Hüdâyî Hazretleri, saraya sık gider gelir oldu. Ziyaretlerinden birinde sarayda abdest alıyordu. Padişah da elinde ibrikle mübarek âlimin eline su döküyordu. Valide Sultan ise havlu tutuyor, hoca efendinin abdestini tamamlamasını bekliyordu. Bu sırada gönlünden şöyle bir düşünce geçti: “Şeyh Efendi bir keramet gösterse de içimiz açılsa!” Hüdâyî Hazretleri abdestini bitirince, Valide Sultan’a döndü ve şu sırlı sözleri söyledi: “Valide, benim gibi âciz bir kimseye koskoca Padişah abdest suyu döküyor, Valide Sultan da havlu tutuyor; bundan büyük keramet olur mu?”
Hüdâyî Hazretleri’nin, Valide Sultan’ın içinden geçeni daha dışa vurmadan, Allah’ın bildirmesiyle dile getirmesi, hem Padişah’ı hem de Valide Sultan’ı hayretler içerisinde bıraktı. Bir defa daha anladılar, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Allah’ın veli kulu olduğunu. Böyle bir mânevî büyüğün, kendi zamanlarında, yanı başlarında yaşadığına şükrettiler.
Sultan’ın ‘Çamur’ Hediyesi         ve Sırlı Beyanlar
Bir gün Padişah, Aziz Mahmud Hüdâyî’ye hediye sunmak istedi. Layık gördüğü bir hediyeyi kendisine gönderdi. Kabul ederse çok mutlu olacağını bildirdi. Fakat Hüdayi Hazretleri geri gönderdi. Bu davranışı, Padişah’a tavır alma anlamı taşımıyordu. Çünkü gerçek din büyükleri, halktan hediye kabul etmezdi. Başkaları için ulaşılmaz ve paha biçilmez sayılan dünyevî şeyler, onlar açısından hiçbir değer ifade etmezdi.
Bunun üzerine Padişah, aynı hediyeyi, devrin bir başka mânevî büyüğü Abdülmecid Sivasî Hazretleri’ne gönderdi. Sivasî, Hüdâyî Hazretleri’nin aksine hediyeyi kabul etti. Aziz Mahmud’un kabul etmediği hatırlatılınca, muttaki din âlimine yaraşır, hikmetle bezenmiş veciz bir karşılık serdetti: “Hüdâyî Hazretleri bir karga değildir ki, leşi kabul etsin!”
Mahmud Hüdâyî’ye de aynı vaziyet soruldu: “Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi, Şeyh Sivasî kabul etti.” Verdiği cevap, en az Sivasî Hazretleri’ninki kadar muhteşemdi: “Abdülmecid Efendi bir deryadır. Koca deryaya bir damlacık mâsivâ (çamur) kiri düşmesi, onun safiyetine zarar vermez!”
28’inde Sırlı Vefat
Mabeyinci Mustafa Efendi, vefatından bir gün önce huzurunda iken, Ahmed Han’ın odada sahibini göremediği kimselere dört defa: “Ve aleyküm selâm!” dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Padişah şu izahatta bulundu: “Şu anda yanıma Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali geldiler. Bana: ‘Sen, dünya ve ahiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanında olacaksın.’ buyurdular.” Hakikaten ertesi gün vefat etti. 51 gün süren bir mide hastalığı neticesinde genç yaşta dünyadan ayrıldı. 21 Kasım’ı 22 Kasım’a bağlayan gece, 28 yaşındayken 1617’de İstanbul’da vefat etti. Türbesi, Sultanahmed Camii’nin avlusundadır.

Kaynakça
Solakzâde, Solakzâde Tarihi, c. 2, Ankara, 1989; Peçevî, Peçevî Tarihi, c. 2, Ankara, 1992; Naîmâ, Naîmâ Tarihi, c. 1, Ankara, 2009; Eyüb Sabri Paşa, Mir’âtü’l-Haremeyn, c. 1, İstanbul, 2018; Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, c. 8, İstanbul, 1984; İ. Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 3, İstanbul, 1972; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. 3, k. 1, Ankara, 1988; Hasan Kâmil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdâyi Hayatı ve Menkıbeleri, İstanbul, 2004; M. Cavid Baysun, “Ahmed I”, İA, c. 1, İstanbul, 1978; Mücteba İlgürel, “Ahmed (I)”, DİA, c. 2, İstanbul, 1989; Ahmet Şimşirgil, Kayı, c.5, İstanbul, 2018.

Sayfayı Paylaş