AZ ZAMAN İÇRE ÇOK İŞ İŞLEYEN YAVUZ SULTAN SELİM

AZ ZAMAN İÇRE ÇOK İŞ İŞLEYEN YAVUZ SULTAN SELİM

Yavuz Sultan Selim sert duruşlu, yiğit, heybetli ve ciddi tabiatlı bir padişahtı. Devlet işlerinde konumu gereği katı ve disiplinli olmasına rağmen özel hayatında aksine gayet yumuşaktı. Halkın alkışından ve takdirinden kaçardı. Sade ve gösterişten uzaktı. Zevkine ve rahatına düşkün, eğlenceden hoşlanan bir hükümdar değildi. Devlet malını israf etmezdi.

İlmi, adaleti, cesareti, mertliği, çelik gibi iradesi, azmi, savaşçılığı ve mücadeleciliği ön plandaydı. Planlı ve programlı hareket eder, tedbirli davranırdı. Sekiz yıllık kısa saltanatına, seksen yıllık icraat sığdırdı. Kemal Paşazâde’nin veciz ifadesiyle, “Az zaman içre çok iş etti.”

Bir divan tertip edecek kadar şiire meraklıydı ve şairdi. Şiirlerini Farsça ve Türkçe yazardı. Babası Kanunî gibi kuyumculuğa özel ilgisi vardı. İlme önem verir, âlimlere alaka gösterirdi. İlim adamlarıyla sohbet etmekten çok hoşlanır; fikirlerini dinler, görüşlerini alırdı. Kendi düşüncesi, kararı ve uygulamaları yanlış dahi olsa, hatasından dönmesini bilirdi.

Tam bir kitapseverdi, gece yarılarına kadar kitap okurdu. Osmanlı padişahları içerisinde kitap okumaktan dolayı gözleri bozulan ve gözlük kullanan ilk padişahtır. Özellikle tarih ve edebiyata ilgisi büyüktü. Fatih ve II. Bâyezîd gibi Osmanlı’nın bilgin padişahlarından birisiydi.

Dedesi Fatih ile Karşılaşması

Geleceğin Yavuz Sultan Selim’ini, on yaşındayken en çok etkileyen olay, Amasya’dan payitaht İstanbul’a gitmesiydi. Zira dedesi Fatih Sultan Mehmed, torunlarını sünnet olmaları için İstanbul’a çağırmıştı. Bunun üzerine Şehzade Selim, beş ağabeyi ile birlikte İstanbul’a geldi.

Diğer ağabeyleriyle birlikte dedesi Fatih’in huzuruna çıktı. Ağabeyleriyle beraber Topkapı Sarayı’nda sünnet oldu. Fatih, Selim ve ağabeyleriyle yakından ilgilendi. Bir defasında, kendisini mi yoksa babalarını mı çok sevdiklerini sordu. Şehzade Ahmed, babasını daha çok sevdiğini söylerken, Şehzade Selim ise dedesini daha çok sevdiğini söyledi. Fatih, Şehzade Selim’i çok sever ve dizine oturtarak sık sık sohbet ederdi. Şehzadenin gözünde, dedesi çok büyük bir yerdeydi.

Bu, Fatih’le Yavuz’un ilk ve son karşılaşmaları oldu. Çünkü Şehzade Selim Amasya’ya geri döndükten bir yıl sonra dedesi Fatih, sefer yolunda vefat edecekti. Padişahlık günlerinde kendisine Fatih Sultan Mehmed’i tasvir eden bir resim gösterildiğinde, beğenmeyecek ve şöyle diyecekti: “Merhum Sultan Mehmed Hazretleri’ni tasvir etmek istemiş, ama benzetememiş. Merhum, bizi çocukluğumuzda mübarek dizleri üstüne almışlardır. Şerefli yüzleri hala hayalimdedir. Doğan burunlu idiler, bu ressam tamamca benzetememiş.”

Veli Bir Padişah mıydı?

Gecelerini ibadet ve Kur’an okumakla geçiren çok dindar bir padişahtı. Osmanlı sultanları içerisinde en dindar, hatta “Veli” olarak kabul edilen hükümdarlardandı. Devrin âlimlerinden Molla Şemseddin bunu “Selim Han dahi evliya dairesindendir.” diyerek açıklamıştı. Avusturyalı tarihçi Hammer de “İslâm tarihinde dine düşkünlüğün bu derece üstün başka misali daha bulunamaz.” sözüyle aynı gerçeğe işaret etmişti.

“Halis niyetle Allah’ın rızasını kazanmak için tüm dünyayı fethetmek istiyorum!” diyen Yavuz Sultan Selim, hakikaten de kendisini İslâm davasına ve birliğine adadı. Doğumundan ölümüne kadarki hayatı ve kısa padişahlığı, birtakım akıl almaz sırlı olaylar ve gelişmelerle doludur. Bunu özellikle Mısır Seferinin başından sonuna kadar geçen olaylardan da anlamak mümkündür. Bütün bu sırlı gelişmeler onun aynı zamanda veli bir padişah olduğunun delillerindendir.

Saray Yerine Çadırı Tercih Etti!

Osmanlı’nın en mütevazı padişahlarından olduğuna dair kaynaklarda muhtelif rivayet ve malumat vardır. Bunlardan biri de Mısır Seferi nihayetinde Kahire’de cereyan etti. Fetihten sonra padişah, Kahire’deki camileri ziyaret etti, namaz kılıp dua etti. Ardından Kanısav/Kansu Gavri’nin muhteşem ötesi sarayını gezdi. Sarayı gezerken, orada kalması için sarayın anahtarları kendisine sunuldu. Fakat Yavuz teklifi reddetti. Şehre yakın bir yerde otağ/çadır kurulmasını emretti. Payitaht İstanbul’a dönünceye kadar Nil Nehri kıyısına kurulan otağında ikamet etti. Daha önce Tebriz’i fethettikten sonra Şah İsmail’in muhteşem sarayında (Heşt Bihişt) da kalmamış, yine otağını kullanmayı tercih etmişti.

Saltanat Müddetini Nasıl Murakabe Etti?

Şehzade iken babası II. Bâyezîd ile 3 Ağustos 1511’de Uğraş Deresi’nde verdiği mücadeleden mağlup ayrıldı. Gemiyle, Kırım Kefe’de sancak beyi olan oğlu Şehzade Süleyman’ın (Kanunî) yanına dönerken esrarlı bir hadise yaşandı. Bali Paşa buna bizzat şahit oldu. Hadiseyi, Hoca Sadeddin Efendi, babası Hasan Can’a dayanarak şöyle anlatıyor:

Gemide oturdukları sırada Ferhad Paşa ve Ahmed Paşa, şehzadenin huzurundayken; “Saadetlu beğümüz tahta otursa…”diye başlayan, istikbale ilişkin tatlı ve hummalı bir sohbete dalmışlardı.

(Şehzade Selim) Bu durumda iken murakabe haline vardılar. Bir zaman uyur gibi oldular. Sonra mübarek başlarını kaldurub buyurdular ki; “Hey dermendler (tasalılar), saltanat deyü bir şey dirsiz. Andan ne faide, ol saltanattan ki, sekiz dokuz yıl ola. İşte istediğiniz verildi.” deyü buyurdular. Ol zaman babam (Hasan Can) dedi ki, “Bu sözleri ayniyle Ferhad Paşa’dan dinlemiştim.”

Kaybolan Kitap ve Takdir Edilen Saltanat

Okumaya ve kitaplara düşkün bir padişah olduğundan söz etmiştik. İran ve Mısır Seferlerinde bile fırsat buldukça kitap okumayı, âlimlerle ilmî münazaralarda bulunmayı ihmal etmedi. Kitap sandıklarıyla yüklü develerle çıktığı seferlerden, deve sayısı artmış kitap kervanıyla dönmesini bildi.

Mısır Seferi’ndeyken bir gece padişaha ait giysi yüklerinden biri geride kalmış ve bunları çöl bedevileri yağmalamıştı. Talan edilenler içinde kitap sandıkları da vardı. Bunların içinde padişahın en sevdiği kitaplardan olan Tarih-i Vassaf da mevcuttu. Yavuz, en fazla da bu kitabın çalınmasına üzülmüştü.

Padişah, hocası Halimi Efendi’den, hızlı yazı yazmasıyla meşhur Şemseddin Efendi’nin kendisine bir Vassaf Tarihi yazmasını istedi. Öyle ki, on günde bir Mushaf yazacak kadar hızlı ve kabiliyetliydi. Şemseddin Efendi’den kitabı 25 günde bitirmesi tembihlendi. Rivayete göre Molla Şemseddin, yazıyla uğraştığı bir gün, odada tek başına olmadığını fark etti. Birden esrarengiz bir zatın belirdiğini ve karşısına geçip oturduğunu gördü. Korkuyla irkildi. Adam dizini tutup onu sakinleştirmeye çalıştı. Sonra şöyle dedi: “Korkma, biz dahi senin gibi âdemiz, seni ziyarete geldik.”

Şemseddin Efendi, yaşadıklarının sıradan bir hadise olmadığının ayırdına varmıştı. Zatın farklı bir âlemden misafir geldiğini idrak etmede gecikmedi. Durumu ganimet bilip, nuranî şahsa bazı sualler sordu: “Arap diyarı bütünüyle fethedilip Osmanlı Devleti’nin korunmuş ülkeleri arasına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra geri Çerkezler veya başka taifeler eline geçer mi?”

Aldığı cevap manevî hikmet ve işaretlerle doluydu: “Selim Han bu hizmetle memur olup gelmiştir. Haremeyn hizmeti ona ve soyuna görev olarak verildi. Şimdi İslâm padişahları arasında Hakk’ın gözünde olan, Âl-i Osman’dır (Osmanlılardır). Selim Han ise, ermişler halkasının dışında değildir.”

Molla Şemseddin son olarak şunu sual etti: “Yavuz Selim Han’ın saltanat müddeti uzun sürer mi?” Verilen cevap, istikbalde aynen vuku bulacak olan ilahi takdirin habercisiydi: “Üç yıl vakti vardır.”

Ölüm Anı ve Son Sözleri

Temmuz 1520’de sırtında “şirpençe” denilen büyük bir çıban/sivilce çıktı. Önce önemsemedi, tedavi taleplerini geri çevirdi. Sonra hamama gidip sivilceyi sıktırdı. Sivilce azıp kötüleşti. Padişah dermansız bir derde düşmüştü. Ama aldırış etmiyordu. Daha önceden verdiği sefer emrini bozmadı ve ordusunun başında Edirne’ye doğru yola çıktı. Bir zamanlar babasıyla savaştığı Uğraş Deresi’ne geldiğinde sivilcesi azdı, hastalığı ağırlaştı. At sırtında gidemeyecek kadar halsizleşti.

Padişah, çadırında dinlenmeye alındı. Ağrıları dayanılmaz bir hal almıştı. Belli etmemeye çalışıyor, ama acısı her halinden okunuyordu. Aradan bir aydan fazla zaman geçtiği halde ağrıları dinmemişti. Yattığı yataktan bir daha kalkamadı, Ölüm vaktinin yakın olduğunu anlamıştı. Sadık dostu ve yakın adamı Hasan Can’a bir gün şöyle demişti: “Ölümün çaresi yine ölümdür!”

Artık ölüm döşeğinde son dakikalarını yaşarıyordu. Hasan Can’a sordu:

– Hasan Can bu ne hâldir?

– Allah ile beraber olma zamanıdır sultanım!

Bu söze Sultan Selim biraz alındı:

– Bre bizi bu zamana kadar kiminle bilirdin sen?

Sonra Vezir-i Azam Piri Mehmed Paşa’yı çağırdı. Son sözlerini ve vasiyetini bildirdi: “Kendimizi halsiz hissederiz. Yorulduk, bu ağrılardan bunaldık. Bitsin isteriz. Ölümle bitecekse, öyle bitsin. Yerimize oğlumuz Süleyman’ı getirin. Bize gösterdiğiniz bağlılığı ona da gösterin.”

Son olarak Hasan Can’a, Yasin Suresi’ni okumasını söyledi. Sure okunurken “selam” ayetine gelinince, ruhunu Allah’a teslim etti. 22 Eylül 1520’de, Çorlu yakınlarında vefat etti. Naaşı, oğlu Kanunî tarafından 1516-1522 arasında yaptırılan, İstanbul Fatih’tekiYavuz Sultan Selim Türbesi’ne defnedildi. Şirpençeden vefat ettiği söylense de, tarihî kaynaklara göre dedesi Fatih gibi doktorlar tarafından yarasına sürülen zehirle öldüğü muhtemeldir. Hoca Saadeddin Efendi ve Solakzâde Mehmed’in ifadelerine göre naaşı yıkanırken, sağ eli ile iki kez setr-i avret ettiği müşahede edilmişti. Orada bulunup da bu keyfiyete şahit olanlar, durumu hayretle izlemiş, tekbir ve salavat getirmişlerdi.

Kaynakça

Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, c.4, Ankara, 1979.
Solakzâde Mehmed, Solakzâde Tarihi, Hazırlayan: Vahid Çubuk, c.2, Ankara, 1989.
Lutfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, Hazırlayan: Kayhan Atik, Ankara, 2001.
İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.2, Ankara, 1988.
Feridun M.Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 2010.

Sayfayı Paylaş