AFRİKA’DA BATI EMPERYALİZMİ: ZULME KARŞI DİRENİŞ

AFRİKA’DA BATI EMPERYALİZMİ: ZULME KARŞI DİRENİŞ

Afrika, günümüz dünyasında güya çağdaş, medenî ve gelişmiş devletlerin güncel sömürü toprakları olmuş vaziyette. Bölge salgın hastalıktan, savaştan, baskıdan, şiddetten, zulümden açlıktan, kırılmakta… Diğer taraftan ise zengin yeraltı ve yer üstü kaynaklarına sahip. Bu hâl insanlığın bir noktada dikkatini celp ederken, küresel güçlerin iştahını kabartıyor… Geçmişe doğru uzandığımızda buraya medeniyet elini uzatanın Osmanlı olduğunu görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin Afrika ülkeleriyle ilişkisi, İber Yarımadası’nda Endülüs medeniyetinin yıkılması sürecinde başlamıştı.

Osmanlıların Afrika’ya ulaşmaları 16. yüzyılda gerçekleşti ve ilk adım Mısır’da oldu. 1517’de Mısır’ın alınmasıyla oradaki Memlûk Dönemi sona erdi. Türk denizcileri Oruç ve Hızır Reisler önemli hizmetler yaptılar. 1520’de Cezayir, 1534’te Tunus ve 1551’de de Trablusgarp Osmanlı hâkimiyetine girdi.

Bu gelişme Osmanlıları, Akdeniz’de deniz yollarını denetim altına almaya ve öteki Kuzey Afrika ülkelerini fethetmeye yöneltmişti. Mısır Seferi’nin Batı Asya ve Kuzey Afrika açısından önemli sonuçları olmuştu. Osmanlı’nın Mekke ve Medine’yi sınırları içine alması, Osmanlı Devleti’ne İslâm dünyasının lideri olmak gibi bir prestij kazandırmıştı. Aynı zamanda, Osmanlı Devleti’nin Irak ve Mısır’a yerleşmesi, Hindistan yolu gibi dünya için son derece stratejik öneme sahip olan bir hattın sahibi olmuştu. Irak’ı alan Osmanlı, Basra Limanı’na sahip olarak stratejik bir avantaj daha sağlamıştı. Daha önce Mısır’da egemen olan Memluk Sultanlığı, Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan yolunu ele geçirmeye çalışan Portekizlilerin Doğu Afrika ve Kızıldeniz’de yarattığı tehdidi önlemede, yardımcı olması yolundaki çağrılara yanıt vermekle birlikte başarı sağlayamamıştı. Osmanlı ise Avrupalıların Asya’ya girmelerine engel olamadı ama Doğu Afrika’ya (bugünkü Sudan ve Etiyopya kıyılarına, Somali, Eritre ve Cibuti’ye) yerleşmişti. Osmanlı’nın Afrika’daki varlığı Mısır’da egemen olmasıyla da kuvvet kazanmıştı.

Osmanlı Müslümanların Güvenliğini Sağlardı

Avrupalıların Ümit Burnu’nu dolaşıp Hint Okyanusu’na çıkarak Hindistan’a varmalarının oluşturduğu tehdit karşısında; Osmanlı bu güçlerle gerek okyanusta, gerek Afrika kıtasında mücadeleye başladı. Bu münasebetle Kanunî Sultan Süleyman devrinde 4. Hint Seferi sırasında Habeşistan fethedilerek Habeş Eyaleti kuruldu. Kızıldeniz’deki Osmanlı faaliyetleri, Hindistan Seferi için hazırlanan donanmanın Süveyş’ten kalkarak Sevâkin’e çıkarma yapması ve burada ileri bir deniz üssü kurmasıyla başladı ve gelişti. Kızıldeniz sahilleri ve Habeşistan üzerinde tam kontrol sağlanarak Zeyla’da yeni bir deniz üssü kuruldu. Osmanlı Devleti’ni Asya ve Avrupa’da uğraştırmakta olan meseleler, merkeze uzak kalan bu bölgelerde yeni teşebbüslere geçilmesine fırsat vermedi. Osmanlı Afrika’yı “Güney Amerika” olmaktan kurtardı Osmanlı; Doğu ve Batı Akdeniz’de Avrupalı Hıristiyan devletlere karşı İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendi. Cezayir ve Kuzey Afrika, Osmanlı sayesinde İspanya ve Portekiz’den kaynaklanan büyük bir felaketten kurtuldu. Aynı dönemde, İspanya’nın Güney Amerika’da işgal ettiği devletlere uyguladığı politika tam bir soykırım idi. Eğer İspanya Cezayir’den başlayarak Kuzey Afrika’yı işgal etmeye muvaffak olsaydı, Endülüs ve Güney Amerika’da yaptıklarını orada da yapması kuvvetle muhtemeldi. Bu bölgelerde Endülüs’te yaşanan medeniyet vandalizmi, insan kırımı ile kültürel ve dinî hezimetin yaşanmasını kısmen engellemişti. Osmanlı, Afrika’daki İslâm halklarını ve medeniyetini korumak için harekete geçti. Avrupa’da ise bizzat kendisi bir medeniyet tesis etti. Yeniden şehirler kurdu, adalet ve eğitim sistemini Avrupa’ya taşıdı. Osmanlı Devleti’nin, 16. yüzyılda Afrika ve Arap Yarımadası siyaseti sadece güney sınırlarını güvenlik altına almak için değildi. Bundan daha önemlisi Kutsal Kentler yani Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ve adı geçen coğrafyada yaşayan Müslümanların güvenliği idi.

Osmanlı yardım isteyenlerin seslerine kulak vermiştir. Osmanlı, güçlü olduğu dönemlerde kendi kendini yönetebilen ve herhangi bir tehdit karşısında zayıf kalmayan devletler ve emirlikleri ele geçirme gayreti gütmemişti. Faslılar Osmanlı Devleti’nin yardımına ihtiyaç duymadan yaşayabilmişlerdi; Zanzibar, Harar Emirliği ve Darfur Sultanlığı da aynı şekilde… Daha doğrusu, Osmanlı’nın hem doğal olarak gidemediği hem de kendisine ihtiyaç duyulmayan yerlerdi. Örneğin, bugünkü Somali, Etiyopya ve Kenya topraklarının bir kısmında egemen olan Harar emirliği…

Zenzibar Sultanlığı Umman Sultanlığı’nın ikiye ayrılmasıyla 18. yüzyılın başından itibaren güçlenmişti. İngiliz sömürgeciler gelip faaliyete başlayana kadar etkin bir devletti. 1880’li yıllara değin Darüsselam’dan Uganda’ya kadar yayılan bir devletti.

Zanzibar’a Kısa Bir Bakış

Osmanlı Devleti 16. yüzyıldan itibaren Doğu Afrika sahilleri ile irtibat içerisindedir. Piri Reis ve Ali Reis gibi önemli denizciler bu bölgelerde faaliyetlerde bulunur hatta Piri Reis Kitab-ı Bahriye isimli eserinde Zengibar ’dan bahseder. Ancak Zanzibar Adası ile olan resmî ilişkiler 1877-1878 yıllarında yapılan Osmanlı-Rus Savaşları esnasında başlar. Osmanlı Devleti bu savaşlarla yitirmeye başladığı itibarını dünya çapındaki Müslümanlarla irtibat kurarak yeniden canlandırmaya çalışır. Sultan II. Abdülhamid döneminde bu konu üzerine yoğun çalışmalar başlatılır. Sultan II. Abdülhamid gerek Asya ve gerekse Afrika’daki tüm devletlerle iletişim kurmaya çalışır. II. Abdülhamid bu amaçla Zengibar  Sultanlığı’nın da yeniden dostluğunu ve yakınlığını kazanmak ister, bu konuda ilk teşebbüs Osmanlı Devleti’nden gelir ve bu dostluk 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam ettirilir. Zengibar  ile ilk ilişkiler ziyaretlerle başlar. Zengibar Sultanlarından olan Sultan Berkaş Avrupalı Devletlerini ziyaret için çıktığı seyahatin dönüşünde Osmanlı topraklarından olan Mısır’ı ziyaret etmek ister. Mısır’da büyük bir misafirperverlikle karşılanır. Hac görevini de yerine getirmek isteyen Sultan Berkaş Mekke’ye gitmek ister. Sultan Abdülhamid Hicaz valisinden Zengibar  Sultanı’nın Osmanlı Devleti’ne yaraşır bir şekilde karşılanmasını ister ve Hicaz valisi bu konuda birçok kişi görevlendirir ayrıca Zengibar  Sultanı için yapılan her harcama ayrıntıları ile kaydedilerek Maliye Nezareti’ne bildirilir. Bu ziyaretlerle Osmanlı Devleti ve Zengibar Sultanlığı arasındaki ilişkiler için sağlam bir temel atılır. Sultan II. Abdülhamid 1878 yılında Emin Efendi isimli bir zatı da Zengibar’a göndererek ilişkileri pekiştirir.

Sultan II. Abdülhamid, Zengibar  Adası’nda yapılan büyük sömürge hareketinden rahatsızlık ve üzüntü duyarak bir elçi daha gönderir. Ancak Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Zanzibar arasında gelişen bu ilişkilerden rahatsızlık duymaya başlarlar, gönderilen bu elçi Avrupa basınında geniş yer kaplar ve eleştirilere maruz tutulur. Osmanlı’nın buraya elçiler göndermesinin Almanya’yı desteklemek için olduğu yazılır. Osmanlı Devleti ise bu durumu; Osmanlı’nın dünyadaki bütün Müslümanlarla irtibat kurabileceği ve bunun hiçbir yabancı devleti ilgilendirmeyeceği, gönderilen elçinin Almanya için değil Osmanlı için gönderildiği, şeklinde açıklar. Kısa bir süre sonra ise Mehmed Rüşdi Zengibar  Adası’na elçi olarak gönderilir. Mehmed Rüşdi bu ziyareti hakkında tafsilatlı bilgi verirken Avrupalıların bölgeyi ziyaret eden Osmanlı elçileri hakkında duydukları rahatsızlığa da işaret eder.

Zengibarlı Müslümanların Hicaz Demiryolu’nun yapımı için katkıda bulunmaları, Zengibar Sultanlarının Cuma hutbelerinde halifenin adını okutmaları, Zengibarlılara yardım için Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin burada da açılması iki devlet arasındaki ilişkileri, Zengibar  halkının Osmanlı Devleti’ne olan sevgi ve bağlılığını anlayabilmemiz için önemli göstergelerdendir. Bölgenin kültür ve medeniyetine katkı sağlamak amacıyla, özellikle ticari ve tasavvufî hareketlere destek verilmiştir. Diğer taraftan ise burada sömürgeci saldırılara karşı ortak bir bilinç oluşturulmaya çalışılmıştır. O yüzden Afrika’daki birçok ulusal kurtuluş mücadelesi dini ve tasavvufî karakter içerir.

Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi’nde Zengibar: Piri Reis’in anlatımına göre Zengibar ’ın da içerisinde bulunduğu Afrika sahil şehirleri ve özellikle Mogandişu’da çok zengin altın kaynakları bulunur ve Portekizliler buradan gemilerle ülkelerine altın taşırlar. Zengibar’ın siyah insanların memleketi olduğunu “Zengibar” kelimesinin de böyle bir çağrışım yaptığını ve Farsça Zencibar’dan “siyah insanların memleketi” gelmiş olabileceğine işaret eder.

Sonuç

Batı eksenli kaynaklarda Osmanlı aleyhine iddialar bulunmaktadır, bilhassa Osmanlı dönemini karanlık dönem olarak tarif eden çokça literatür görmekteyiz. Fakat bu iddialar doğru değildir. Kuzey Afrika’da Türk hâkimiyeti devrinin geri kalmaya sebep teşkil ettiği, zorba bir dönem olduğu ve Türklerin genelde idareleri altına aldıkları yerleri geliştirme düşüncesine sahip olmadıkları şeklinde bazı suçlamalar; Osmanlı arşiv kaynaklarının yeterince incelenmediğini veya konuya maksatlı yaklaşıldığını göstermektedir. Zira ırkçılığa dayanan ve kendi kültürünü empoze eden Fransız sistemiyle mahallî kültürlerin gelişmesine yardımcı olan ve yönetimi altındaki bölgelere idarî özerklik tanıyan Osmanlı sisteminin karşılaştırılması halinde Osmanlı devri hakkında daha objektif değerlendirmeler yapılacaktır. Maalesef bugün tam olarak ne bu coğrafyada yaşayanlar ne de Türkiye’de yaşayanlar tam olarak Afrika’daki Osmanlı mirasından haberdar değillerdir. Afrika ve Afrika ülkelerinin tarihi Osmanlı belgeleri ve kaynakları kullanılmadan yazılamaz. Yazılması da mümkün değildir. Fakat maalesef yazılmıştır. Osmanlı asırları ya önemsenmemiş ya da kayıp asırlar suçlamasına maruz bırakılmıştır.

19. yüzyılda yeni sömürgecilik hareketi başladığında, Osmanlı Avrupa’daki topraklarını Rusya ve Avusturya ordularına karşı savunma konusunda çeşitli zaaflar gösterdi ve dramatik mağlubiyetlerle karşılaştı. Bu bakımdan Afrika’da Avrupalı devletlerin başlattıkları saldırgan ve yayılmacı politikaları önlemek konusunda yetersiz kaldı. Kuzey Afrika’da kendi egemenliğindeki toprakları hedef alan başta Fransız sömürgeciliği olmak üzere, İtalyan ve İngiliz saldırılarına arzu ettiği şekilde karşılık veremedi. Batı sömürgeciliği Afrika’da çok acımasız bir şekilde insan haklarına aykırı uygulamalara imza atmıştır. Belçika Afrika’sı denilen bölgede yeterli kauçuk toplamadığı için eli ve ayağı çapraz kesilen 5 yaşındaki kız çocuğu fotoğrafı hâlâ zihinlerdedir. Yapılan zulümler gayri insanî olup çok acımasızdır. Ama her zulüm unutturulmaya çalışılmıştır. Mısır’da 1907 yılındaki Danşüvay Olayı sebebiyle haksız yere idam edilen kişiler ve Mısır’daki İngiliz Konsolosu olan ama fiilen vali gibi hareket eden Cromer falaka ve kırbaç cezasını işgalden sonra kaldırmakla övünüyordu. Ama bu cezaları haksız yere tüm köylülere uyguladı. Olanca imkânlarıyla algı yanıltması yaptılar ama gerçekleri gizleyemediler. Bu iki olay Belçika ve İngiliz sömürgeciliğine büyük darbe indirdi. Fransızların sömürgeci yöntemleri Cezayir, Tunus, Batı Afrika’da zaten işkence ve katliamların çokça uygulandığı zalimliklerle dolu bir tarihtir. Bugüne gelince, zalimlikler aynı ölçüde devam ediyor. Ancak sahnedeki oyuncular farklı. Ne yazık ki dış güçlerin yazdığı senaryolar yerli aktörler tarafından oynanıyor ve uygulanıyor. Müslümanların daha dikkatli titiz ve bilinçli olmaları, uyanmaları gerekiyor. Zulme karşı direniş mutlaka er veya geç güzel sonuçlar verecektir.

Kaynakça

Edward Saıd, Oryantalizm (Çev: Nezih Uzel), İstanbul 1998.
Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, IX. Cilt İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), Ankara 1999.
Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul 2010.
Gürbüz Evren, “Genel Olarak Sömürgecilik Hareketleri ve Antiller Denizi, Pasifik ve Hint Okyanuslarındaki Fransız Sömürgeleri”, Sömürgecilik Hareketlerinde Fransa ve Anadolu’da Fransız-Ermeni İşbirliği Bildiri Kitabı, Elazığ 2003.

Sayfayı Paylaş