Adını Kanûnî Koydu; Fatih’e Benzesin Diye…Sultan III. Mehmed

26 Mayıs 1566’da Manisa’da dünyaya geldi. Babası III. Murad, annesi Safiye Sultan idi. Adını, Fatih Sultan Mehmed’e benzesin diye büyük dedesi Kanûnî koydu. Doğduğunda, babası Manisa’da sancak beyiydi. Bu yüzden çocukluğu Manisa’da geçti. Annesi Safiye Sultan, çok güçlü ve saygın bir kadındı. Oğlu Mehmed’i, gelecekte padişah yapmaya kararlıydı. Bundan dolayı eğitimine önem verdi, üzerine çok düştü.
Şehzadelikten Padişahlığa
Şehzade Mehmed, biraz büyüyünce hemen eğitimine başlandı. Devrin bilginlerinden birçok ders aldı. En meşhur hocası, büyük tarihçi Hoca Saadeddin Efendi idi. Hükümdar olunca bile Hâce-i Sultan unvanıyla yanından hiç ayırmadı, her gittiği yere onu da götürdü. Arapça ve Farsçayı ana dili gibi öğrendi. Ataları gibi şiire ve edebiyata ilgiliydi. İlerde o da şair padişahlardan oldu. Saf ve hassas yürekliydi. Çok dindardı, dinine bağlıydı. Kendisi için “Evkât-ı hamsede cemaate müdavim/Beş vakit namazı cemaatle kılardı.” denirdi. Peygamber Efendimiz’in ismi anıldığında, saygıyla ayağa kalkardı. Sağ elini göğsüne koyar ve salâvat getirirdi.
Aralık 1583’te, başta hocası Nasuh Nevali Efendi ve lalası Mehmed Paşa olmak üzere koruma komutanı, çavuş, kâtip gibi her sınıftan yetkin kişilerden oluşan kalabalık bir talim-terbiye ve hizmet kadrosuyla sancak beyi olarak Manisa’ya gitti. Sancağa çıkan son şehzadeydi. 12 yıl kaldığı Manisa’da hükümdarlığın incelikleri, siyaset bilimi, protokol, binicilik, askerlik, silah kullanma, din, edebiyat ve müzik konularında yetiştirildi. 3 yıl Manisa’da, 9 yıl İstanbul’da, 12 yıl tekrar Manisa’da olmak üzere toplam 24 yıl eğitim gördü. Ocak 1595’te babası III. Murad’ın ölüm döşeğinde olduğunu haber aldı. Babasının vasiyeti üzerine tahta çıkması isteniyordu. Günler süren yolculuktan sonra İstanbul’a vardı. 15-16 Ocak’ta vefat eden babasının yerine 13. padişah olarak 27 Ocak’ta tahta çıktı. Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesinde kılıç kuşandı. Babasının cenazesini, Ayasofya’nın avlusuna gözyaşlarıyla gömdü. Şimdi büyük fetihlere ve başarılara imza atma zamanı kendisine gelmişti.
Seferi Hümayuna Çıkışı ve Eğri Zaferi
2 Eylül’de Estergon’la başlayan, diğer bazı acı olaylarla devam eden 1595 yılı, Osmanlı ve III. Mehmed için sanki felaket yılı oldu. Padişah, devlet adamları ve ordunun morali bozuktu. Bunun bir an önce önünü almalı ve kötü gidişe dur demeliydi. Bütün devlet adamlarını topladı ve felaketten çıkabilmek için şu önemli karara vardığını açıkladı: “Devletimizin kurucusu Osman Gazi’den büyük dedemiz Kanûnî’ye kadar bütün atalarımız askerin önünde sefere çıktılar. Dedemiz Sultan Selim ile babamız Sultan Murad zamanında bu âdet bozuldu. Asker evlatlarımız bizi başlarında görmek isterler. Kararımız odur ki, yakında sefere çıkacağız. Hazırlıklar tamamlansın.”
Padişahın bu kararına İstanbul halkı, askerler ve devlet adamları çok sevindi. Nihayet 21 Haziran 1596’da ordusunun başında Eğri Seferi’ne çıktı. 12 Eylül’de zorlu bir kuşatmadan sonra Eğri Kalesi’ni fethetti. İlk çıktığı seferi, zaferle taçlandırdı.
Sivasî’yi Sefere Daveti ve Zafer Müjdesi
Bu arada sefere, Sivas’ta yaşayan, ilmi, irfanı ve mânevî faziletleri payitahta kadar erişen büyük âlim Şemseddin Sivasî de (ö.1598) Padişah tarafından davet edilmişti. Davet haberi kendisine geldiğinde Sivasî Hazretleri şöyle dedi: “İşittik ve itaat ettik! İki yıldır biz hazırlıklıydık.” 80 yaşındayken Sivas’tan müritleriyle beraber İstanbul’a teşrif etti. Aziz Mahmud Hüdâî ile beraber Sultan’ın huzuruna çıktı. Padişah, seferin akıbetiyle alakalı Sivasî Hazretleri’ne şunları sordu: “Azizim! Bu sefere katılmanız, Müslümanların zaferine bir işaret olacaktır. Bizi hayırlı bir neticeyle müjdeler misiniz?” Suale, Sivasî şu müjdeli cevabı verdi: “Padişahım! Hadis-i şerifte: ‘Amellerin en üstünü Müslümanları sevindirmektir.’ buyuruluyor. Şuna inanın ki, biraz sıkıntıyla fetih müyesser olacaktır. Siz gönlünüzü hoş tutunuz.”
Şemsi Sivasî, bu seferde birçok keramet göstermiş ve savaşın kazanılmasında III. Mehmed’in ifadesiyle zâhiren ve bâtınen faydaları ziyadesiyle görülecek kadar katkıda bulunmuştu: Eğri Kalesi önüne gelindiğinde beklenmedik bir durumla karşılaşıldı. İlk hücumdan sonra düşman ciddi bir direniş göstermeden kaleyi teslim etti. Zira düşman, kalenin biraz ilerisinde pusu kurmuş beklemekteydi. Osmanlı kuvvetlerinin, kaleyi kolayca ele geçirmenin rahatlığıyla gevşemeye başladığını görünce hemen karşı saldırıya geçti. Padişah ve etrafındaki birliklerin dışındakiler, bu amansız hücuma dayanamayıp geri çekildiler. Ordumuzdaki bu gelgit üzerine Padişah dayanamadı ve Sivasî Hazretleri’ne sordu: “Ey İslâm büyüğü! Müşahedenizin tersi mi çıkmaktadır yoksa?” Sivasî Efendi de: “Padişahım! Müşahedemiz yerindedir. Kâfirin hezimete uğramasına yarım saat kalmıştır. Ve şu anda bir tasarruf sahibi tasarrufta bulunmak üzere Allah’ın izniyle ortaya çıkmak üzeredir; fethin başlangıcı yakındır. Siz gönlünüzü hoş tutunuz.” cevabını verdi.
Gerçekten de biraz sonra Şeyh Efendi’nin dediği gibi birisi aniden zuhur etti. “Ey mü’minler! Nerede İslâm gayreti, nerede Hazreti Peygamber gayreti? Nerede cömertlerin cömerdi sultan gayreti?” diye bağırarak Osmanlı askerlerini gayrete getirdi. Bu mucizevî durum ve ikazlar üzerine birkaç bin asker düşmana tekrar saldırdı. Kısa sürede fetih gerçekleşti. Zaferin ardından Hazret’e, zatın kim olduğu sorulduğunda; “Hızır (a.s.)” cevabı alındı.
Sivasî’den Padişah’a Nasihatler
Sivasî Hazretleri zaferden sonra, Padişah’ın “Bin can ile kabul ettim!” diyerek baş tacı ettiği şu tavsiyelerde bulundu: “Padişahım! Dedeniz II. Mehmed Han, İstanbul’u fethetmeyi duacıları Akşemseddin’in bereketiyle başardılar. Fetih kazanılınca: ‘Padişahım! Bu fethin şükranesi olarak nice camiler, mescitler, medreseler, hanlar, hamamlar yaptırmak gereklidir.’ demişti. Gerçekten de dedenizin ne kadar hayır ve hasenat yaptığı sizin de malumunuzdur. Aynı şekilde sizin de isminiz Sultan Mehmed ve duacınız hakirin ismi de Şems’tir. Bu fetih öyle bir fetihtir ki, İstanbul’un fethi kadar önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu yüce fethin şükranesi olarak fakirlerin, düşkünlerin üzerinden maddî ve mânevî zorlukları kaldırıp, İslâm askerlerini dinin ilkelerine uygun yaşayan insanlardan seçmeniz olacaktır.”
Peygamber Hırkası ve Haçova Zaferi
Avusturya Arşidükü Maksimilien ve Erdel Voyvodası Sigismund, Haçova Ovası’nda savaş düzeni aldı. III. Mehmed, 25-26 Ekim gecesini dua ve namazla geçirdi. Büyük bir zafer hediye etmesi için Allah’a yalvardı, gözyaşı döktü. Ertesi gün güneşle birlikte şiddetli bir savaş başladı. Padişah, Hoca Saadeddin Efendi ile birlikte Peygamberimiz’in Sancağı altında toplanmış, savaşı yönetiyordu. Savaşın ilk yarısında, Osmanlı birliklerinin sağ ve sol kolları düşman saldırısına dayanamadı ve bozgun belirtisi gösterdi. Askerlerin morali bozuldu, ordu içinde büyük karışıklıklar çıktı. Komutanlar çaresiz kaldı. Padişahın huzuruna çıkan bazı paşalar durumun kötüye gittiğini ve savaş meydanından ayrılması gerektiğini açıkladılar.
Darda kalan sultanın imdadına Saadeddin Efendi yetişti: “Padişahım, yerinizi terk etmeyiniz. Savaş hali budur. Atalarınız zamanındaki savaşların çoğu böyle oldu. Allah’ın yardımı ve Peygamber Efendimiz’in mucizesi ile inşallah zafer Müslümanların olacaktır. Gönlünüzü hoş tutunuz!” Sonra Padişah’a, sefere çıkarken yanında getirdiği Peygamber Efendimiz’in mübarek hırkası Hırka-i Saadet’i giymesini ve Allah’a samimiyetle dua etmesini öğütledi. III. Mehmed, tekbirlerle Hırka-i Saadet’i giydi. Ordu ve komutanlar bundan çok etkilendi. Padişah, askerlere yeni bir heyecan, azim ve gayret aşıladı.
Nihayet kısa süre sonra Osmanlı Ordusu toparlandı. Yağma hırsıyla ordumuzun merkezine dalan düşman askerlerini durdurmak için geri hizmetteki aşçılar, at bakıcıları ve oduncular bile saldırıya geçti. Ortaya çıkan tablo gerçekten de Osmanlı tarihinde az görülen bir durumdu. Neye uğradığını anlamayan düşman birlikleri şaşırdı ve kaçmaya başladı. Öyle ki, yarım saat içinde 20 binden fazla düşman bataklıkta boğuldu. Bir o kadarı da Osmanlı askerinin kılıcına kurban oldu. 50 binden fazla düşman etkisiz hale getirildi, 100 top, yüklü miktarda cephane ve ganimet elde edildi.
Sultan Mehmed ve Osmanlı Ordusu, Haçova’da tarihî bir zafer kazandı. Çoktandır böylesine muhteşem bir zafer kazanılmamıştı. Sanki Osmanlı Devleti kısa süreliğine de olsa Fatih, Yavuz ve Kanûnî dönemlerini yaşıyordu. Haçlıların gücü kırılmış ve büyük bir ders verilmişti. Avrupa’da Osmanlı varlığı yeniden ispatlanmıştı.
Kanije Destanı
Osmanlı, Estergon’dan sonra ikinci ve daha büyük savunma savaşını, Macaristan’daki Kanije Kalesi önünde verdi. Kanije, Osmanlı tarihinin altın sayfalarından biriydi. Kale komutanı Tiryaki Hasan Paşa’nın, tarih sayfalarını süsleyen dillere destan bir mücadele ortaya koyduğu yerdi.
Avusturya Arşidükü Ferdinand komutasındaki 80 bin kişilik Haçlı Ordusu 9 Eylül 1601’de Kanije Kalesi’ne yüklendi. Bu güçlü orduya, amansız kuşatmaya cevap veren 80 yaşındaki Tiryaki Hasan Paşa’nın emrindeki asker sayısı ise 9 bin kadardı. Topları, cephaneleri, yiyecek ve içecekleri son derece kısıtlıydı. Ama zekâsı, cesareti, ustaca taktikleri, kurnazlıkları, etkili konuşmaları, babacan tavırları ve kahramanca davranışlarıyla Kanije’yi ayakta tutmayı başardı. Az bir kuvvet ve imkânlarla, kalabalık ve güçlü düşman ordusunu alt etti. Haçlılar, aylarca uğraşmalarına, saldırı üstüne saldırı düzenlemelerine rağmen emektar Paşa’nın ve emrindeki bir avuç Osmanlı yiğidinin inadını ve azmini kıramadılar. Sonunda pes eden taraf kendileri oldu. 18 Kasım 1601’de bozguna uğrayıp kaçtılar.
Kanije’deki eşsiz kahramanlığından dolayı III. Mehmed, Tiryaki Hasan’a üç hilat, mücevherlerle bezenmiş kılıç ve takdirnâme yolladı. Bununla da yetinmedi Paşa’yı vezirlikle ödüllendirdi. Ayrıca ona bir mektup göndererek şöyle tebrik etti ve övdü: “Sen ki Kanije beylerbeyi, ihtiyar kulum ve tedbirli vezirim Hasan Paşa’sın. Gösterdiğin yararlılık her zaman şükürle anılır, mutlu olasın. Sana vezirlik verdim. Seninle kuşatma geçiren kullarım ki, Allah mübarek eyleye, bundan böyle dahi senin emrine boyun eğip her ne iş verirsen yapmakta dikkatli ve gayretli olalar. Sana sadakatle bağlanmaları benim rızama uygundur. Bu mektubu gazi askerlerinin önünde oku.”
Genç Yaşta Vefatı
27 Ekim 1603 tarihinde türbelere yaptığı ziyaretten dönerken, bir dervişin arkasından bağırdığını duydu. Derviş, 56 gün sonra büyük bir olay olacağını bildirdi. Ve şunu da ilave etti: “Günlerini durma say, ecel pek yakın!” Hakikaten de 18 Aralık’ta hiçbir hastalığı yokken, birdenbire hastalandı. Kimse bir anlam veremedi. Henüz 38 yaşındaydı, gençti ve saltanatının daha başındaydı. Tahta çıkalı sadece 8 yıl 11 ay olmuştu. Fakat ölümden kaçılamazdı, Allah’ın takdirinin önüne geçilemezdi. 20 Aralık’ı 21 Aralık’a bağlayan gece, mide rahatsızlığı veya kalp krizinden vefat etti. Sultanın, genç yaşta ölümü sarayı ve İstanbul’u mateme boğdu. Dedesi ve babası gibi o da Ayasofya Camii avlusuna defnedildi.

Kaynakça
Solakzâde, Solakzâde Tarihi, c.2, Ankara, 1989; Peçevî, Peçevî Tarihi, c.2, Ankara, 1992; Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, c.8, İstanbul 1984; Muhammed Nazmi, Hediyyetü’l- İhvan, Hazırlayan: Osman Türer, İstanbul, 2005; Recebü’s-Sivasi, Hidayet Yıldızı Şemseddin Sivasi Hazretlerinin Menkıbeleri, Tercüme: H. Şemsi Güneyden, Hazırlayan: M. Fatih Güneren, İstanbul, 2000; Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, Hazırlayan: Mehmet Akkuş, Ali Yılmaz, c.3, İstanbul, 2006; Hasan Aksoy, Şemseddin Sivasi, Hayatı, Şahsiyeti, Tarikatı, Eserleri, CÜİFD, c.IX/2, Sivas, 2005; Kadir Özköse, Anadolu Tasavvuf Önderleri, İstanbul, 2016; Osman Türer, “Osmanlı İmparatorluğunda Padişah-Tarikat Şeyhi Münasebetine Dair Tarihi Bir Örnek”, Türk Dünyası Araştırmaları dergisi, Sayı: 28, Şubat 1984; Namık Kemal, Kanije, İstanbul 1978; M. Cezar, M. Sertoğlu, Mufassal Osmanlı Tarihi, c.3, İstanbul 1958; İ.Hami Danişmend, İ.Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.3, İstanbul 1972; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.3, k.1-2, Ankara, 1988; Feridun Emecen, “Mehmed III”, DİA, c.28, Ankara, 2003.

Sayfayı Paylaş