33 Yıl Darbelere Direnen SULTAN II. ABDÜLHAMİD

240 Dergi-56
  1. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 Darbesi ve devamı niteliğindeki 31 Mart Vakası, yakın tarihin en tartışmalı hadiselerindendir. İç ve dış odakların müdahil olduğu bu hadiseler üzerindeki esrar perdesinin kalktığı henüz söylenemez. Sanıldığının aksine bu darbeler, yalnızca İttihatçılar tarafından gerçekleştirilmemiş, Düvel-i Muazzama, Siyonistler/Masonlar, Ermeni örgütleri ve Balkanlardaki etnik azınlıklar da aktif rol üstlenmiştir. Azınlık cemaatlerine mensup örgütler, Sultan II. Abdülhamid ve rejimini yıkma mücadelesinde İttihatçılarla işbirliği içerisine girmekte çok istekli davranmışlardır. Makedonya ve Ermeni vilayetlerinde İç Makedonya Dâhili Örgütü (İMDÖ), Bulgarların sosyalist örgütlenmesi Dâhili Teşkilatı, Taşnaksutyun ve Hınçak komitaları etkin destek vermişlerdir.

 

İlk Perde: 1908 Darbesi

1908 Darbesi Makedonya’da başlamış; Tem­muz ayı başlarında hız kazanmıştır. 3 Mart 1908’de İngiltere, büyük devletlere gönderdiği genelgeyle, Makedonya’daki 3 vilayete ortak vali atanmasını ve Osmanlı askerlerinin sayısının azaltılmasını istemiştir. Bunu, Makedonya’nın Osmanlı’dan ayrılmasında ilk adım olarak değerlendiren İttihat Terakki, konsolosluklara gönderdiği genelgeyle, Abdülhamid rejimine son vermek için mücadele ettiklerini ve kendilerinin desteklenmesi gerektiğini bildirmiştir.

Bir müddet sonra İngiltere kralı ile Rus çarının Haziran 1908’de Re­val’de buluşması ve çarın; “Kollarımızda bir hasta adam var. Kendiliğinden ölürse çok vahim sonuçları olabilir. Size bunun paylaşılmasını öneriyorum.” tek­lifi, İstanbul ve Makedonya’ya bomba gibi düşmüştür. 3 Temmuz’da Kolağası Resneli Niyazi, bir grup asker ve siville Manastır’da dağa çıkmıştır. Bunu Binbaşı Enver Bey’in birlikleriyle isyan etmesi izlemiştir. Böylece 1908 Darbesi’nin fitili ateşlenmiştir. Rumlar ve Makedonlar, İttihatçıların çıkardığı isyanı desteklemiş ve birtakım gösteriler yapmışlardır. 7 Temmuz’da bölgedeki du­rumu teftiş etmek için İstanbul’dan gönderilen Birinci Ferik Şemsi Paşa, Manastır’da bir İttihatçı fedai tarafından öldürülmüştür.

Manastır’ı ele geçiren İttihatçılar, binlerce Müslüman ve Hıristiyan’la büyük bir gösteri düzenlemişlerdir. 23 Temmuz’da Selanik ve Manastır hükümet konaklarını ele geçiren isyancılar, Rumeli’nin önemli merkezlerinde meşrutiyeti ilan etmişlerdir. İttihatçı muhalefetin Balkanları sarması üzerine Sultan Abdülhamid, 24 Temmuz’da meşrutiyeti tekrar yürürlüğe koymuştur. Zaten meşrutiyete taraftardı ve 32 yıldır gerçekleştirdiği yenilikler ve hizmetlerle alt yapısını hazırlamaya çalışmaktaydı. Sultan Abdülaziz’e düzenlenen 1876 Darbesi’ne bakarak 1908 Darbesi daha kolay ve kansız şekilde gerçekleşmiştir. Abdülhamid’in sağduyulu ve şiddetten kaçınan tutumunun bundaki rolü büyüktür. Böylece İttihatçılar devleti ele geçirmede önemli bir adım atmışlardır. Fakat onlar için meşrutiyetin ilan edilmesinin tek başına bir anlamı yoktu; Abdülhamid’in de devrilmesi gerekiyordu. Bu yolla, 1908 Darbesi’nin son perdesi sahnelenmiş olacaktı.

 

Son Perde: 31 Mart Darbesi

Ayaklanma, 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909’da) Taşkışla’daki Avcı Taburlarında başlamıştır. İsyancı askerler, subaylarını bağladıktan sonra kışlalarından silahlı olarak çıkıp Sultanahmet’e gelmiş ve Meclis-i Mebusan’ı kuşatmışlardır. Diğer kışlalara giderek oradaki askerleri de isyana teşvik etmişlerdir. Selanik’ten İstanbul’a “Meşrutiyet’in sadık bekçileri” olarak getirilen üç Avcı Taburu’nun, beş ay içinde İttihat ve Terakki’ye ve Meşrutiyet’e karşı yapılan isyanın baş aktörü olması çok tuhaf ve şaşırtıcıdır. Dahası, isyana katılan askerler, isyan bastırıldıktan sonra gerekli kovuşturma ve araştırmaya tabi tutulmadan alelacele idam edilmişlerdir.

Sultan Abdülhamid’in başkâtibi Ali Cevad Efendi’nin hatıralarında belirttiği üzere bazı İttihatçı subaylar, Beyoğlu’nda eğlenip gece sarhoş gelerek askerin namazına karışmış ve “Askerin namazı talimdir!” gibi sözlerle alay etmişlerdir. Bu subayların namazla, ezanla ve diğer dini değerlerle alay etmeleri; askerlerin gusül abdesti almalarına engel olmaları, büyük tepkiye yol açmıştır. Avcı Taburlarından bir asker, 31 Mart sabahı şöyle demiştir: “Sana kurban olayım ağam, sen gözümün üstüne vur, zararı yok. Bizi dövenler -İttihatçı subaylar- küçük küçük çocuklardır. Hem de ağızları küfürle doludur. Dinimize imanımıza küfrediyorlar. Günah değil mi?” Bu noktada, Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azası Ahmet Rasim’in (Avni), 9 Haziran 1919 tarihli Alemdar gazetesinde neşredilen hatırası oldukça önemlidir: “Kıyamın sebebini anlamak için Avcı Taburları efradına sorduğum vakit demişlerdi ki: ‘Bizi Selanik’ten getirirlerken, ‘Meşrutiyet, Şeriat; Kanun-u Esasi, Kur’an demektir. Sultan Hamid’in vükelâsı mürtet olmuşlar da Şeriat’ı icra etmiyorlar. Şimdi sizi İstanbul’a, Şeriat’ı muhafaza için götürüyoruz.’ demişlerdi. Şimdi bizi buraya getirdiler. ‘Askerin namazı talimdir!’ diye bizi namazdan men ediyorlar. Meğer mürtet bunlar imiş; bizi de mürtet yapmaya çalışıyorlar.” Avcı Taburlarında bando teğmeni olan Mustafa Turan, olayın gerçekleştiği sabah taburlara paşa kılıklı bir grubun girdiğini ve içtimadan sonra bir paşanın Sultan Abdülhamid adına sahte bir şapka giyme fermanı okuduğunu nakletmiştir. Taburlardaki İttihatçı subayların bir kısmının er ve çavuş kıyafeti giyerek askerleri Sultan Ahmet Meydanı’na sevk ettiklerini, İttihatçılardan Mehmet Selahattin, Süleyman Tevfik ve Yusuf Kemal (Tengirşek) hatıralarında itiraf etmişlerdir.

Bir başka şüpheli durum da, İttihat ve Terakki güdümündeki Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti’nin isyanı bastırmak adına bir şey yapmamasıdır. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa ve hükümeti, ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçmiştir. Ardından hükümet istifa etmiş; İttihat ve Terakki üyesi mebusların bazıları İstanbul’dan uzaklaşırken, bazıları da şehirde gizlenmiştir. Hükümetin bütün yetkilerini elinde bulunduran İttihat ve Terakki, üstelik isyan bittikten sonra Hareket Ordusu ile İstanbul’u işgal etmeyi ve sıkıyönetim ilan etmeyi tercih etmiştir. Olayda Abdülhamid’in parmağının bulunmadığını başta Talat Paşa olmak üzere birçok İttihatçı daha sonraları tasdik etmiştir. Sultan Abdülhamid ise hatıratında kendini şöyle savunmuştur: “Düşmanlarım türlü iftiralar icat ettiler. 31 Mart’ı ben çıkarmış olsaydım, yüzüme gözüme bulaştırmazdım. Tarih hakikati meydana çıkaracaktır. İftiracıları Allah’a havale ediyorum.”

 

Beynelmilel Karanlık Odaklar

1908 Darbesi, 31 Mart ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde İngilizlerin, Hürriyet ve İtilafçıların ve Almanların büyük rol oynadığı hakkında dile getirilen tezler ve iddialar da hâlâ aydınlatılmaya muhtaçtır. İngiltere’nin İstanbul Büyükelçilerinden Lord Nikolsen’ın yaptığı şu itiraf, hadisenin ardında İngilizlerin de olduğu ve bununla Sultan Abdülhamid’in tekrar kuvvetlendirdiği halifelik kurumunu ve İslâm Birliği siyasetini ortadan kaldırmayı amaçladıkları noktasında kayda değerdir: “İslâm ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyarlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Hâlbuki Sultan Abdülhamid, her yıl bir Selam-ı Şahane, bir de Hafız Osman hattı Kur’an-ı Kerim gönderiyor ve bütün İslâm ümmetini hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor. Biz bu ihtilalle, Jön Türklerden hilafet kuvvetinin ortadan kaldırılmasını bekledik.”

İngiltere ve Almanya, İttihatçıları, Mason locaları kanalıyla kullanmışlardır. İngilizler Manastır İttihatçılarını, Almanlar da Selanik İttihatçılarını kışkırtıp hükümet darbesiyle devleti ele geçirme mücadelesi vermişlerdir. Bu hususta, Selanik İttihatçıları ile Manastır İttihatçıları birleşmişlerdir. 31 Mart sırasında İstanbul’da bulunan İngiltere Büyükelçisi Gerard Lowther ve İngiliz Askerî Ataşesi’nin hükümetlerine gönderdikleri raporlara bakıldığında Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sürecinde İttihat ve Terakki ile Selanik merkezli Yahudiler, Siyonistler ve Masonlar arasında kuvvetli bir ilişki ağı olduğu ortaya çıkmaktadır. Askerî ataşeye göre çok fazla görünürde olmasalar da Selanik Yahudileri ve masonların, İttihat Terakki üzerindeki tesiri oldukça fazlaydı. İstihbarat raporlarında “Cemiyetin önde gelen üyelerinin çoğunun üstat seviyesinde oldukları” belirtilmiştir. Bunlar II. Abdülhamid’i devirmek için uluslararası finans çevrelerinden yardım almışlardır. Ataşeye göre 31 Mart Olayı sonrasında II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, o güne kadar Siyonizm’in ve Siyonist fikirlerin karşısında duran önemli bir engelin ortadan kaldırılması manasına gelmekteydi.

 

Siyonistlerin Gizli Rolü 

Sultan II. Abdülhamid, Siyonistlerin Filistin’deki emellerinin önüne âdeta heykel gibi dikilmiş ve bu konuda tavizsiz bir duruş sergilemiştir. Bunun üzerine Theodor Herzl liderliğindeki Siyonistler, onu tahttan indirme kararına varmışlar ve aynı amaca hizmet eden İttihatçıların 1908 Meşrutiyet Hareketi ile hemen arkasından tertipledikleri 31 Mart Vakası’nda aktif görev alan unsurlardan olmuşlardır. Herzl, Abdülhamid karşısında hüsrana uğramış bir ruh hâli içerisinde, bunu ilk kez 1902’de şöyle açıklamıştır: “Hâlen bir tek plan aklıma geliyor. Sultana karşı kampanya açmalı, bunun için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurmalı. Türkiye’ye malî ambargo uygulamalı ve Türkiye’nin dağılmasını beklemeliyiz.”

Bu çerçevede Siyonistler, İttihatçıların muhalif cereyanını bütün güçleriyle desteklemiş; bilhassa ülkedeki Mason örgütler aracılığıyla açık bir işbirliğine girişmişlerdir. Tarık Zafer Tunaya’ya göre 1876-1908 yılları arasında Rumeli’de dışa bağımlı dokuz loca açılmıştır. Bunların en güçlüsü, İtalya’ya bağlı Makedonya Risorta Locası ile Fransa’ya bağlı Veritas Locasıdır. İttihat Terakki’nin temellerini atan Dr. Abdullah Cevdet, Dr. İshak Sükuti, Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım, Dr. İbrahim Temo’nun Fransız ve İtalyan localarına bağlı oldukları, bunların yardımıyla yaşadıkları, hatta memleketteki ailelerine bunlar eliyle para gönderildiği belgelerle ispatlanmıştır. İbrahim Temo, önce Mason locasını ziyaret etmiş, burada Carbonarilerin tarihini ve örgütlenme sistemini öğrenmiş; sonra İttihat ve Terakki’nin temeli olan İttihad-ı Osmaniye isimli örgütü, bu masonik örgütlenme tarzına göre kurmuştur.

1908’e gelinceye kadar Jön Türklerin örgütlenmesinde hem fikir babalığı yapan hem de Selanik’teki mason localarını onlara açarak gizli toplantılarını burada yapmalarını sağlayan Cevad Bey ve Emanuel Carasso’dur. Cevad Bey, Selanik’teki meşhur Yahudi dönmelerindendir (Sabetayist) ve asıl mesleği öğretmenliktir. Sonraki yıllarda İttihat ve Terakki’nin önemli üyelerinden birisi olacak, Maliye ve İçişleri Bakanlıkları görevlerine getirilmiştir. Makedonya Risorta Locası’nın büyük üstadı Selanikli Yahudi Mason Emanuel Karasso ise, üç kez Selanik milletvekili olmuştur. İttihatçıların akıl hocası ve koruyucusu olarak kabul edilmiştir. İttihat Terakki içinde önemli bir yer edinerek savaş zamanında iaşe müfettişi olmuş ve büyük servetler kazanmıştır. 1919’da İtalya’ya kaçmış ve çok zengin bir İtalyan vatandaşı olarak orada ölmüştür. Jön Türkler ile Masonlar arasında irtibatı sağlayan daha çok Ali Şefkati’dir. Çıkardığı İstikbal gazetesi, Jön Türkler üzerinde uzun süre etkili olmuştur.

31 Mart’ın sahneye konmasında en fazla çaba Emanuel Karasso’ya düşmüştür. Karasso’nun yüklendiği görevle alakalı görgü şahitlerinden Mustafa Turan, şu müthiş bilgileri vermektedir: “Emanuel Karasso, İtalyan Bankasından aldığı 400 bin liralık altınları dört teneke içerisinde Metroviçeli (Necip Draga) isminde zengin bir adama vermiş, o da İttihat Terakki’den Eyüp Sabri Bey’e iletmişti. Bu para 31 Mart’ın tertibinde sarf edildi. Emanuel Karasso, bu hâdiseyi müteaddit defalar iftihar makamında, “Sultan Hamid’e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi biz İttihatçılara 400 bin liraya yaptırdık,” diye övünmüştür.” Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin cephesinde görev alan Cevat Rıfat (Atilhan) Paşa ise, Siyonistlerin 31 Mart’taki rolüyle ilgili şu mühim malumatı aktarmaktadır: “New York’taki Bene Brit Servisi (Siyonist kuruluş), asıl ismi Grunzenburg olan Mikael Brodin ile 45 Siyonisti, 22 Şubatta İstanbul’a gitmek üzere yola çıkarmıştı ki, hoca kıyafetine girerek ihtilâlde en faal grup bu olmuştur.”

  1. Abdülhamid Han, hal’ edilmesi sonrasında Selanik’teki Alatini Köşkü’nde göz hapsinde tutulurken, köşkün muhafızı aracılığıyla gizlice Şam’daki (kendisinin de bağlı olduğu) Şazeli Tarikatı Şeyhi Mahmud Ebü’ş-Şamat Hazretleri’ne 22 Eylül 1911’de bir mektup göndererek, Siyonistlerin sinsi oyunlarına, bunlara karşı halife olarak verdiği mücadeleye ve nihayetinde Filistin’deki emellerine erişemeyeceklerini anlayınca da kendisini nasıl tahttan indirdiklerine dair şunları ifade etmiştir: “İttihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler. Israrlarına ve tehditlerine rağmen katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilahare yüz elli milyon altın İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatın ve Hulefa-i İslâmiye’den aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kati cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler. Allahu Teâlâ’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniye ve Âlem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi Devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu.”

Sayfayı Paylaş