SULTAN ABDÜLMECİD’İN YAKIN TEMAS İÇERİSİNDE OLDUĞU TARÎKAT MEŞÂYIHI

237 Dergi_ORJ-20

1839-1861 tarihleri arasında saltanat süren Sultan Abdülmecid’in iktidarının ilk dönemlerine Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın yönetim anlayışı damgasını vurmuştur. Tahta geçişinin dördüncü ayında, yani 3 Kasım 1839’da Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn’u ilan edilmiştir.[1]

Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla birlikte Bektaşîlik de yasaklanınca, Bektaşîliğin bıraktığı boşluğu Mevlevîlik doldurur olmuştur. Dönemin padişahlarının Mevlevîliğe meyletmesi 19. yüzyılda Mevlevîliğin daha da etkin konuma gelmesine, devlet bürokrasisinde Mevlevî zümrelerin etkinlik göstermelerine yol açmıştır. 1271/1856 yılında İstanbul’a gelen Konya Mevlânâ Âsitânesi şeyhi Mehmed Said Hemdem Çelebi (ö. 1275/1859), İstanbul’da Hırka-i Şerif’i ziyâret ettikten sonra Sultan Abdülmecid tarafından kabul edilmiştir. Hemdem Çelebi’nin İstanbul’dayken yalısında misâfir olduğu Müfid Bey’in maaşına zam yapılmış ve rütbesi terfî edilerek taltif olunmuştur. Yine o yıl Hemdem Çelebi’nin Konya’daki evinin inşaat masrafları Maliye Nezâreti tarafından ödenmiştir.[2] Hemdem Çelebi’nin sultana olan bu yakınlığı Mısır Ordusu’nun Konya’ya girdiği günlerde daha fazla gün yüzüne çıkmıştır. Mısır Ordusu’nun gelişi ile Hemdem Çelebi Konya’dan firar edip İstanbul’a gitmiştir. Mısır Ordusu komutanı İbrahim Paşa, Mevlânâ Âsitânesi’nin çelebilik makâmına Celâleddin Çelebi’yi geçirmiştir. Mısır ordusu Konya’dan çıktıktan sonra Said Hemdem Çelebi, Konya’ya dönerek oğlunu azletmiş ve makâmına geçmiştir.[3]

Kasımpaşa Mevlevîhânesi şeyhi Ali Rızâ Dede’ye 1275/1858 yılında atiyye-i şâhâne veren ve aynı yıl Beşiktaş Mevlevîhanesi şeyhi Nazif Dede’ye beş yüz kuruş maaş tahsis eden Sultan Abdülmecid’in gönül verdiği ve itibar ettiği Mevlevî şeyhlerinden bir diğeri, Gelibolu Mevlevîhanesi şeyhi Azmi Dede’dir. Sultan Abdülmecid, Gelibolu’ya gidince mevlevîhânede misâfir olmuş ve kendisine hürmette kusur göstermemiştir.[4]

Mevlevî Tarîkatı çevrelerince babası II. Mahmud gibi Mevlevî kabul edilen Sultan Abdülmecid, Mevlevî tekkelerindeki Mesnevî öğretim sistemini yayma düşüncesiyle tahta cülûsunun ilk yıllarında iki dârü’l-mesnevî açtırmıştır. Mevlevî Tarîkatı’na mensup olsun olmasın herkese açık olan ve bir nevi Mesnevî Enstitüsü kabul edilen bu merkezler yoluyla, Farsçanın öğretilmesi yanında, tasavvufî ve edebî zevk de topluma kazandırılmaya çalışılmıştır.[5]

Birçok tekkenin imar ve inşâsına öncülük eden Sultan Abdülmecid, devrin meşâyıhı ile birlikte Mesnevîhânenin ilk mezuniyet törenine katılmış,[6] bizzat ziyâret ettiği Nûreddin Cerrahî Âsitânesi’ni tamir ettirilmesini ferman buyurmuş,[7] Üsküdar Nasûhî Dergâhı cami, türbe ve harem dairesini yaptırmış, inşâatın bitimini müteâkip alayla gelerek cuma namazını orada kılmıştır. 1260/1844’de Bursa ziyâretinde mevlevîhâneyi, 1261/1845’de Bursa’da Emir Sultan’ı ziyâretinde Emir Sultan Türbesi’ni tamir ettirmiş, 1271/1854 depreminde yıkılan cami ve türbeyi yeniletmiştir.[8]

Sultan Abdülmecid’in Bursa’da yenilediği bir diğer dergâh Sa’diyye-i Vefâiyye Dergâhı’dır. Sa’diyye şeyhlerinden Mustafa Haydar Efendi’nin (ö. 1292/1875) sesi ve sedâsı oldukça etkileyici idi. Kendisi de son derece âşikâne tavırlı bir şahsiyetti. Bu özelliklerinden dolayı Damat Halil Paşa, Süleyman Paşa ve diğer devlet büyük­leri Mustafa Haydar Efendi’ye hürmette kusur etmezlerdi. Etrafındaki isimlerin bu teveccühlerini karşılıksız bırakmayan Sultan Abdülmecid, Bursa defterdarı Mustafa Efendi aracılığıyla şeyhin dergâhı yeniden yaptırmıştır.[9]

Sultan Abdülmecid’in yenilediği dergâhlardan biri de Hüdayi Âsitânesi’dir. Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî’nin (ö. 1038/1628) türbesi, Sultan Abdülmecid devrindeki yangından sonra cami ve diğer kısımlarla birlikte yenilenmiştir. Türbenin ahşap kubbesini dört mermer sütün taşımaktadır. Kubbenin iç kısmı ise on üç dilimli Celvetî tacını andıracak şekildedir. Türbenin kıble istikâmetinde üç, kuzey tarafında bir penceresi vardır.[10]

Mevlevîlikten sonra Sultan Abdülmecid’in yakın temas kurduğu bir diğer tarîkat Nakşî, Müceddidî ve Halidî geleneği idi. Müceddidiyye-yi Nakşıbendiyye şeyhi Muhammed Murad b. Abdülhalîm en-Nakşıbendî (ö. 1264/1848), aynı zamanda bir mesnevîhân idi. Murad Molla Tekkesi’nin yakınına bir de Mesnevîhâne inşâ ettirmişti. Mesnevihâne binâsının 1260/1845 yılındaki açılış merâsimine devrin padişahı Sultan Abdülmecid de katılmıştı.[11]

Sultan Abdülmecid’in Mevlânâ ve Mevlevîliğe olan özel ilgisinin bir diğer göstergesi, Mesnevî derslerine katılma arzusudur. Sultan Abdülmecid, Nakşî şeyhi Hoca Hüsâmeddin Efendi’nin (ö. 1280/1863) Hacı Evhâd Tekkesi’ndeki Mesnevi derslerini takip etmek istemiştir. Bu isteğini etrafındakilere bildirince, mahfel-i hümâyûnu ol­mayan tekkeye Hoca Hüsâmeddin Efendi’den habersiz bir mahfel yapılmıştır. Ancak mahfeli sonradan görüp padişah için yapıldığını öğrenen Hüsâmeddin Efendi, eşyâlarını toplayarak Hâtûniye Tekkesi’ne geçmiş ve bundan sonraki derslerine orada devam etmiştir. Şeyh’i birkaç defa görmek isteyen padişah, müteaddit defalar haber gönderdiyse de Şeyh Efendi gelmemiştir. Bunun üzerine padişah, “Müsâade buyururlarsa ben geleyim.” diyerek izin istemiş, ancak her defasında “Duâsıyla meşgûlüz.” diyerek padişahı oyalamıştır. [12]

İran hükümdarı Mehmed Şah’ın iltifâtına, ilgi ve alâkasına mazhar olan Doğu Anadolu Bölgesi, İran ve Kafkasya’da Hâlidîliği yaymaya çalışan Tâhâ el-Hakkârî  (ö.1269/1853), Şah’ın talebi üzerine halîfesi Abdurrahim Efendi’yi İran’a göndermiş ve halîfesinin bölgedeki faaliyetlerinden Şah çok memnun kalmıştır. Halîfesi Abdurrahim’in faaliyetlerinden duyduğu memnuniyet sebebiyle Şah, iki köyü Tâhâ el-Hakkârî’ye bağışlamış, fakat el-Hakkârî bunu kabul etmemiştir. Buna rağmen Şah, köyleri vakfedip el-Hakkârî’ye zînetli bir asâ ile cübbe göndermiştir. Tâhâ el-Hakkârî hediyeleri kabul etmeyip “El-hamdülillah!” demekle yetinmiştir. Sultan Abdülmecid duruma vâkıf olunca Tâhâ el-Hakkârî’ye bağlılık ve ihtiramlarını bildirmiştir, el Hakkârî ise hediyeleri sultana göndermiştir.[13]

Gençliğinden vefâtına kadarki dönemde sırasıyla I. Abdülhamit (1774-1789), III. Selim (1789-1807), IV. Mustafa (1807-1808), II. Mahmut (1808-1839) ve Sultan Abdülmecid (1839-1861) gibi Osmanlı sultanlarının yönetimine şahit olan Müceddidî ve Kâdirî şeyhi Ahmed Kuddûsî (ö. 1265/1849), bu padişahlardan özellikle Sultan Abdülmecid’i çok anmakta, onun icrâatlarını sıklıkla övmekte ve onun için hem duâ etmekte hem de halkı padişah için duâya çağırmaktadır. Kuddûsî’nin diğer padişahlardan ziyâde Sultan Abdülmecid’i tebcîl etmesinin başlıca sebebi, onun tarîkat ehli ile iyi geçinmesidir. Bu özelliğinin bir yansıması olarak Sulta, vefâtından sonra dervişlerin türbesinde hatm-i hâcegân okumasını vasiyet etmiştir.[14] Bu vasiyet herhalde padişahın vefâtından kısa süre önce adına tekke yaptırdığı ve kendisine intisâbettiği Hâlidiye’den Mustafa İsmet Efendi’ye (ö. 1289/1872) olan bağlılığı sebebiyle gerçekleşmiştir. [15]

Ahmed Kuddûsî şiirinde Sultan Abdülmecid’i şu şekilde takdim etmektedir:

Halîfe Hazret-i Hak ‘âşıkı ‘Abdülmecîddür

İder ‘uşşâk-ı Hakk’a i’tibâr elhamdülillah

…..

Salâha meyl ider da’im fesâd ehlini sevmez

Salâh ehliyle eyler iftihâr elhamdülillah[16]

Kuddûsi’ye göre Sultan Abdülmecid dönemi, kendisinden önceki sultanlara kıyasla halk açısından en iyi yönetilen dönemdir. Seleflerinin halk üzerinde uyguladığı yönetim baskısı bu dönemde azalmış, halk birçok konuda daha özgür bir hayat yaşama seviyesini kazanmıştır. Halkın değer verdiği kanaat önderlerine, ilim ehline ve sâlih kişilere Sultan Abdülmecid’in kendisi de değer vererek halkın hoşnutluğuna mahzar olmuştur. Yine Kuddûsî’ye göre, sosyal ve ekonomik açıdan sıkıntılar yaşayan halka şefkat ve merhamet göstererek, zor şartlarda bile insanların kendisine karşı sevgi ve hürmet göstermesini sağlayabilmiştir. Kuddûsî bu hatırlatmalarını şiirinde şu şekilde dile getirmektedir:

Cihânın halkına bir ni’met-i ‘uzma halîfe

‘İbâd-ı Müslimîne rahmet-i Mevlâ halîfe

       …..                                          

Yalan dimen bu Kuddûsî fakîrin sözine kim

Yakında gelmemiş böyle melek-sîmâ halîfe[17]

Mevlevîyye ve Nakşbendîyye tarîkatlarından başka Sultan Abdülmecid’in destek verdiği bir diğer tarîkat Halvetiyye ve şubeleri idi. Sultan Abdülmecid şehzâdeliği döneminde, henüz çocukken bir hastalığa yakalanmış, doktorların tedâvisinden sonuç alınmayı­şı üzerine babası II. Mahmud ve annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan, şehzâdeye okuması için Kocamustafapaşa Sümbülî Hankâhı şeyhi Râzî Efendi’yi (ö.1268/1851) saraya davet etmiş, Şeyh’in duâsıyla gözle görülür bir iyileşme de sağlanmıştır. Şeyh Râzî Efendi yanındaki müritleriyle birlikte, dergâha dönmek üzere kayığa bineceği sırada, Vâlide Sultan tarafından hazırlatılan hediyeler takdim edilmiştir. Samatya iskelesine ulaşıldığı andan itibaren, Şeyh Efendi karşılaştığı her ihtiyaç sahibine hediyenin cinsine ve değerine bakmadan dağıtmaya başlamıştır. Dağıta dağıta dergâha yaklaştıklarında, dervişlerden birisi, “Geride kalan şu kürk de inşâallah bizedir.” diye gönlünden geçirir. O esnâda ortaya çıkan bir meczûbun, “Allah için bir şey.” demesi üzerine Şeyh Efendi kürkü de meczûba vermiştir. Yanındaki dervişin durumunu bilen Şeyh Râzî Efendi, dervişe dönerek, “Evlâdım biz bu kapıdan çıktığımız gibi girmezsek, Allah nefesimizin tesirini halk etmez. Bunlar geçici dünya metalarıdır. Sen saâdet-i irfan’a mazhar olmaya çalış. Böyle zînet-i dünyanın rağbetkârı olmak, insanın feyz-i mânevîsine engel olur.” diyerek kanaat hazînesinde sâbit olmasını, aç ve çıplak olmadığını, eline geçen saltanat-ı mâneviyyenin kadrini takdîr etmesini, elden kaçırmama­sını nasîhat etmiştir.[18]

Sultan Abdülmecid’in Halvetiyye meşâyıhına hürmetinin bir göstergesi ise Limni’de bulunan Pîr Niyâzî-i Mısrî’nin (ö. 1105/1694) kabrini ziyâretidir. Sultan Abdülmecid, Selânik’e giderken yakalandığı fırtına sebebiyle vapur, Limni’ye sığınmak zorunda kalmış, bu esnada Sultan’ın maiyetinde bulunanlardan birisi Niyîzî-i Mısrî’den bahsetmiş, bunun üzerine Sultan Mısrî’nin kabrini ziyâret etmiştir.[19] Limni’deki kabrini ziyâretle de kalmayan Sultan Abdülmecid, türbenin onarılmasını sağlamıştır.[20]

Sultan Abdülmecid’in Halvetiyye Tarîkatı’na ait Sünbüliyye ve Mısriyye kollarına olan bu hürmetinin bir benzerini Cerrâhiyye koluna da gösterdiğini görmekteyiz. Sultan Abdulmecîd ve annesinin Cerrahî Âsitânesi’ni ziyâretleri,  Abdüllatîf-i Fazlî’nin Gülşen-i Azîzân isimli risâlesinde yer almaktadır.[21]

Mevlevîyye, Nakşbendiyye ve Halvetiyye’den sonra Sultan Abdülmecid’in irtibat kurduğu dördüncü önemli tarîkat Kâdiriyye olmuştur. Sultan Abdülmecid, kendisini hiç tanımayan Kâdiriyye Tarîkatı’ndan Kadıköylü Mahmud Baba’nın önceden uyarması neticesinde çökecek hamama girmemiş ve büyük bir kazâdan kurtulmuştur. Şöyle ki: Kadıköy’de hayır sahibi Osman Ağa, “Kadıköy Osman Ağa Camii’ni yaptırmış, idâresini de çarşı içerisinde eskicilik yaparak geçinen, fakat halkı sohbetleri ile irşâd eden Mahmud Baba’ya vermişti. Rivâyete göre avdan dönen Sultan Abdülmecid, yorgunluğunu atabilmek için hamamın hazırlanmasını emretmiş, hamama girerken avludan gelen birtakım sesler üzerine kendisiyle ısrarla görüşmek isteyen şahsın getirilmesini ve ne istediğini sormuş. Gelen şahıs kendisini Kadıköy Osman Ağa Camii’nde görevli Mahmud Baba’nın gönderdiğini, Sultanın hamama girmemesi gerektiğini, zira hamamın çökeceğini haber verdiğini söylemiş. Padişah Abdülmecid, “Haydi git, Mahmud Baba’ya benden selâm söyle, padişah hamamına girip yıkandı bile, diye haber ver kendisine.” Demiş, ancak elçi daha geri dönmeden içerden hamam kubbesinin yıkılma gürültüsü gelmiş. Sultan hemen tanımadığı Mahmud Baba’yı saraya davet ederek misâfir etmiş ancak saray hayatından sıkılan Mahmud Baba, bir müddet sonra müsâade isteyince kendisine şimdiki Fenerbahçe Stadyumu’nun arkasında bulunan yere küçük bir dergâh yapılmıştır.[22]

Makâlemizi Sultan Abdülmecid’in Afrika’da yapılanmasına destek verdiği bir tarîkat olan Senûsîliğe yönelik tanıdığı imtiyazla tamamlamak istiyorum. Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda batılıların faaliyetlerini engellemek ve İstanbul’a uzak sınır bölgelerindeki Müslümanların hilâfet makâmına olan bağlılığını arttırmak için birtakım uygulamalarda bulunmuştur. Bu uygulamalardan biri de Sultan Abdülmecid tarafından Senûsîlere tanınan vergi muâfiyetidir. Böylesi girişimleriyle Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’den beri mevcut olan ittihâd-ı İslâm fikrine ileri boyutta eğilen ilk padişah olmuştur. Sultan Abdülmecid’in başlattığı bu ittihad-ı İslâm çizgisi Sultan Abdülaziz Dönemi’nde somut uygulamalara dönüşmüş, Sultan II. Abdülhamid döneminde siyâsî olarak İslâm dünyasının yekvücut olmasına dönük hedefler gerçekleştirilerek güçlü bir ümmet yapısı oluşturulmaya çalışılmıştır.[23]

 

 

[1]  Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan yayınları, İstanbul 2003, s. 689.

[2] Sezai Küçük, XIX. Yüzyılda Mevlevîlik ve Mevlevîler, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2000, s. 314; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. s. 689.

[3] Mehmed Önder, “Konya Mevlânâ Dergâhı ve Mevlevîhâneler”, IX. Vakıf Haftası Kitabı, Ankara 1992, s. 3609-3610; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. s. 689.

[4]  Ş. Bârihüdâ Tanrıkorur, “Gelibolu Mevlevîhânesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. XIV, İstanbul 1996, s. 7; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 689-690.

[5] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri ve Ahmed Remzi Akyürek Miftâhu’l-Kütüb ve Esâmî-i Müellifîn Fihristi, Bizim Büro Basımevi, Ankara 2000, c. I, s. 191, 219; Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İnkılap ve Aka Yayınları, İstanbul 1983, s. 321; Sezai Küçük, “Mevleviyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 514.

[6] Abdülbâkî Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İnkılap ve Aka Yayınları, İstanbul 1983, s. 321

[7] M. Cemal Öztürk, Şeyh Nûreddin Cerrâhî ve Cerrâhiye Tarikatı, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1999, s. 168.

[8] Mehmed Şemseddin, Yâdigâr-ı Şemsî, haz. Mustafa Kara & Kadir Atlansoy, Uludağ Yayınları, Bursa 1997, s. 57, 514.

[9] Hür Mahmut Yücer, “Sa’diyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 251.

[10] Hasan Kâmil Yılmaz, “Celvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 945.

[11] Necdet Tosun, “Nakşbendiyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 639-640.

[12] Abdülbâkî Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul 1985, s. 164-165; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 693.

[13]  Abdurrahman Memiş, Hâlid-i Bağdâdî ve Anadolu’da Hâlidîlik, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1999, s. 185; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 691.

[14] Mustafa Kara, “Tanzimat’tan Cumhuriyete Tasavvuf ve Tarîkatlar”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yay., İst. 1985, IV, s. 984.

[15] Abdurrahman Memiş, “Osmanlı’da Tekkeler, Sosyal Fonksiyonları ve İstanbul’da Hâlidî Tekkeleri”i, Osmanlı Ansiklopedisi, İst. 1992, VI, s. 518; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 692.

[16] Ahmed Kuddûsî, Dîvân, Taş baskı, İstanbul 1291, s. 185.

[17] Kuddûsî, Dîvân, s. 184; Ali Tenik, Ahmed Kuddûsî ve Tasavvuf Düşüncesi, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2007, s. 24-25.

[18]  Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr fî Şerhi Esmâr-ı Esrâr, Süleymaniye Kütüphanesi, YB, nr. 2305-2309, c. III, s. 304-305; Nâzıf Velikâhyaoğlu, Sünbüliyye Tarîkatı ve Kocamustafapaşa Külliyesi, Çağrı Yayınları, İstanbul 1999, s. 100; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 691.

[19]  Vassâf, Sefîne, c. V, s. 98; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 694.

[20] Semih Ceyhan, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 742-743.

[21] Abdüllatif Fazlî Efendi, “Gülşen-i Azîzân”, Cerrâhîlik Metinleri, ed. Mehmet Cemâl Öztürk, Ketebe Kitap ve Dergi Yayıncılığı, İstanbul 2018, s. 134.

[22]  Mustafa Özdamar, Dersaadet Dergâhları, Kırk Kandil Yayınları, İstanbul 1994, s. 279; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 691.

[23] Mustafa Salim Güven, “Şâzeliyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 405.

Sayfayı Paylaş