SÛFÎ HATTATLAR

243 Dergi-42

Tasavvuf tarihi boyunca hat sanatına rağbet eden mutasavvıflar, Kur’ân-ı Kerim, Sahîh-i Buhârî, Mesnevî, Şifâ-i Şerîf ve Delâilü’l-Hayrât gibi eserleri yazmayı cana minnet bilmişler, yazı esnâsında geçirdikleri vakti ibâdet telakkî etmişlerdir. Öyle ki sûfîler hat ile meşgul olmayı mânevî kazanım fırsatı olarak görmüşlerdir. Her bir tarîkat muhîtinin hat ile ilgilenmesi böylesi bir gâyeden husûle gelmektedir. Bu gâyenin bir sonucu olarak çeşitli âyet ve hadislere, Allah (c.c.), Muhammed (s.a.v.), Hulefâ-yi Râşidîn, İmâmeyn, Aşer-i Mübeşşere isimlerine ait hat yazıları mescitlerin, cami ve tekkelerin duvarlarını süslemiştir. Sûfîlerin meşklerinde Allah’ı zikretmeye ilişkin âyet ve hadislere, on iki imamların, pîrlerin, pîr-i sânîlerin isimlerine, çifte “Hû” ve çifte “vav” hatlarına, dervişlerin meşreplerine hitap eden ibârelere, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, Ehl-i Beyti’ne, velîlere hitâben kaleme alınmış methiyelere ve tasavvufî manzûmelere özellikle yer verdikleri görülmektedir. Bütün bu ibârelerin ve isimlerin duvarlara yerleştirilmesi edep ve hiyerarşiye uygun olarak yapılmakta ve “silsile-i merâtibe” uygun olarak yerleştirilmektedir. Sıva üzerinde kalem işi tekniğiyle oluşturulan duvar yazılarının 19. yüzyıldan sonra yerlerini levhalara terk ettiği anlaşılmaktadır.[1]

Reîsülhattâtîn olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah’ın (ö. 926/1520) Halvetiyye ve Zeyniyye hilâfetini babasından aldığı bilinmektedir. Yine Nakşî meşâyıhından Mahmud Celâleddin Efendi (ö. 1244/1828), celî-sülüs ekolünün mûcidi olmuştur. Güzel yazıya merakı olduğu için babasının bağlı olduğu Eyüp Nişancası’ndaki Şeyh Murad Tekkesi’ne devam ederek “Ak Molla” lâkaplı Ömer Efendi ve Abdullatîf Efendi’den dersler almış, celî’de tamamen kendi üslûbunu icat etmiş, vefâtında da aynı tekkeye defnolunmuştur.[2]

Sülüs celîsi çalışan bir başka şeyh ise Pazar Tekkesi’ni yeniden ihyâ ederek posta geçen Halvetiye’den Sâlih Efendi’dir (ö.1306/1888).[3]

Bursa Eşrefzâde ve Ahmed-i Gazzî Dergâhı şeyhi Ali Sırrı Efendi (ö.1320/1902) ise sülüs yazmasına rağmen esas mahâreti ta’lîktedir. Mevlevî şeyhlerinden Bursalı Zeki Dede ile İran hattatlarından ta’lîk icâzeti almıştır. Ulu Cami ve II. Murad Camii’nde büyük birer levhası, Kavaksuyu Çeşmeleri ve Bandırmalı Haydar Çavuş Camii şadırvanında, Kumle-i Sağîr Camii içerisinde ve Ahmed Gazzî Dergâhı pencere üstlerinde muharrer yazıları bulunmaktadır. Şeyh, dostlarının ricâsıyla Kudûrî, Tarîkatnâme, Devrannâme gibi kitapları yazmış, bir hayli talebe yetiştirmiştir. Sırrı Efendi’nin “imâd-ı sânî” denmeye lâyık olduğu belirtilmektedir.[4]

Hat sanatında mahâret sahibi kişilerden bir diğeri, Beşiktaş Yahyâ Efendi Dergâhı şeyhi Nûrî Efendi halîfelerinden hattat el-Hâc Mehmed Tâhir Efendi’dir (ö.1263/1847).[5]

Muhammed Can Efendi’nin halîfelerinden ve iki defa Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye âzâsı, sonra da reîsü’l-ulemâ (Rumeli Kazaskeri) olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi (ö. 1293/1876) mûsikîde olduğu kadar başta Ayasofya Camii’ndeki büyük ta’lîk levhalar olmak üzere on bir Mushaf, otuz Delâilü’l-Hayrât, iki yüzden fazla En’âm-ı Şerîf ve pek çok Hilye-i Saâdet yazarak bu sanattaki mahâretini göstermiştir. Sülüs ve nesih yazıda zamanının Hâfız Osman’ı kabul edilir. Celî’de zaman zaman Mustafa Râkım yolunda eser vermekle birlikte kendine mahsus bir üslûba sahiptir.[6]

Şeyh İsmâil Rûmî evlâdından olan Seayyid Mustafa İzzet Efendi (ö. 1293/1876), Fatih Hidâyet Camii’nde meşk ettiği bir Na’t-ı Şerîf’i mahfelden okumasını işiten pâdişâhın emriyle Enderun’a girerek eğitim alır. Ney üflemekteki mahâretini başta Sultan Mahmud olmak üzere herkes takdir etmiştir. Dellalzâde İsmâil (ö. 1869) gibi birçok kimse yaptığı besteleri ona okuyarak tasvîbini almıştır. Şeyhi Kayserili Nakşî Ali Efendi ile hacca gitmiş, Abdullah Dehlevî hulefâsından Muhammed Can’a intisâbla tekmîl-i sulûk etmiş, hac dönüşü saray ve çevresinden uzaklaşmak istemişse de II. Mahmud’un emriyle huzûrunda saz ve söz nöbetlerine katılmıştır.

Şâbâniyye Tarîkatı müntesiplerinden Mehmed Rıf’at Efendi (ö. 1297/1879), Aksaray Pertevniyal Vâlide Sultan Camii’nde kuşak halinde bulunan “Mülk Sûresi”, Galata Bâyezid Camii ve Şekerpâre Çeşmesi ta’lîk kitâbelerini yazan meşhur hattattır.[7]

Hatt-ı destiyle birçok nâdîde eser vücûda getiren bir başka şeyh Bursa Cizyedarzâde Tekkesi şeyhi İbrahim Rıfkı Efendi (ö.1316/1898)’dir. Ramazan Baba Dergâhı şeyhi Süleyman Bey Baba (ö.1313/1895) da hatt-ı ta’lîkte emsalsiz bir hattattır. Birçok tekke ve camide eserleri bulunan Karabaş Dergâhı şeyhi Eşrefiyye’den Süleyman Vehbî Efendi (ö.1259/1843)’nin, 1257/1841 senesinde yazdığı mushafı huzûr-ı şâhâneye hediye etmekle üç yüz kuruş olan maaşı beş yüz kuruşa çıkarılmıştır.[8]243 Dergi-555

Trabzon’da Mûsâ Paşa Camii imamlarından Kâdiriyye Tarîkatı müntesibi Hâfız Mehmed Râsim Efendi (ö.1302/1885), yine aynı cami imamı Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî müntesibi Mahmud Es’ad Efendi (ö.1332/1914), Beşiktaş Yahyâ Efendi Dergâhı şeyhi Nûrî Efendi’nin bağlılarından Bursalı Sa’deddin Efendi (?), Raûfî Dergâhı şeyhi Mehmed Emîn Efendi’den ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den yazı meşk eden Hâfız Hasan Sırrı Efendi (ö.1325/1907) devrin hattatları arasındadır. Rivâyete göre Sa’deddin Efendi intisâbı münâsebetiyle her gün bir “Evrâd-ı Fethiye” yazar, ihvânına hediye edermiş. Hatta Pertevniyal Vâlide Sultan, Nûrî Efendi’den icâzetnâme alınca 1278/1861’de onun için de güzel bir evrâd yazmıştır. Bu evrâd sonradan Hasan Sırrı Efendi, 1312/1892 tarihinde Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin sandukası üzerindeki pûşideyi ve büyüklü küçüklü kırk sekiz adet hilye-i saâdet, bir hayli sülüs-nesih levha yazmıştır. [9]

Bayrâmî şeyhlerinden Himmetzâde Abdullah Efendi, Celvetî şeyhlerinden Mehmed Şâkir Efendi ve Saîd Efendi (ö.1213/1798), Halvetî şeyhlerinden Mehmed Tulûî Efendi ile Ahmed Vefkî Efendi, Kâdirî şeyhlerinden Safiyyüddin Efendi (ö.1205/1790) ile Avnullah Efendi, Mevlevî şeyhlerinden Nâyî Osman Dede Efendi, Enîs Mustafa Dede Efendi (ö.1159/1746), Ali Nutkî Dede Efendi ve Yûsuf Zühdî Dede Efendi, Nakşibendî şeyhlerinden Mehmed Emîn-i Tokâdî Efendi, Neccârzâde Mustafa Efendi ve Müstakimzâde Saddedin Efendi hat sanatındaki mahâretleriyle tanınan Anadolu meşâyıhının önde gelenlerindedir.[10]

Hattatlık denilince akla ilk etapta Mevleviyyeye müntesip hattatlar gelmektedir. Mevlevî şairler gibi Mevlevî hattatlar da Mevlevîlikle ilgili konuları işlemişler, Mevlânâ’nın ismini bir Mevlevî sikkesi gibi istiflemeyi âdet edinmişlerdir. Özellikle Kur’ân-ı Kerim’den sonra Mesnevî’nin en çok istinsah edilen eser olması Mevlevîlikte hat sanatının gelişmesine katkı sağlamıştır. Mevlevîlik tarihi boyunca Mevlevî dergâhlarında birçok hattat yetişmiştir. Bu hattatların belli başlı isimlerini; Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi ve Fetvâhâne’de ta’lîk öğretmenliği yapan Mehmed Zeki Dede (ö.1299/1881), Enderun’da ta’lîk hocalığı yapan Mehmed Bâhir Efendi (ö.1270/1854), Kulekapısı Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Kudretullah Efendi’nin oğlu ve tekke şeyhi Atâullah Efendi (ö.1328/1910), Edirneli Derviş Mustafa, Delâilü’l-Hayrât Terceme ve Şerhi olan Hasan Hüsnü Efendi (ö.1253/1837), mezarı Kocamustafapaşa Camii bahçesinde olan Kıbrısîzâde İsmâil Hakkî (ö.1279/1862), Enderun hat hocalarından Mehmed Bâhir Efendi (ö.1281/1865), Buharalı Hacı Abdulhamîd Efendi (ö.1305/1888), hattatlığının yanında hakkâklık, bıçakçılık, kalemtıraşlık ve saatçilik de yapan Değirmenci Mehmed Dede (ö.1320/1902), Galata Mevlevîhânesi postnişîni Atâullah Dede (ö.1328/1910) olarak sıralayabiliriz.

Mevlevî dergâhları Mevlânâ’nın tarîkat anlayışını mûsikî, semâ ve şiire isnâdetmesi sebebiyle faaliyette bulundukları süre içerisinde birer konservatuvar, edebiyat mektebi ve güzel sanatlar akademisi olarak görev yapmışlardır. Bu çerçevede mevlevîhânelerden klasik Türk mûsikisinin en önemli temsilcileri, dîvân edebiyatının zirveleri ve güzel sanatların nâdîde örnekleri, hat sanatının gözde ustalarını sunan sanatçılar yetişmiştir. [11]

Devrinin birer sanat akademisi gibi çalışan Mevlevî tekkelerinde ve bu tekkelerin mensup olduğu Mevlevî tarîkatı bünyesinde, kültür ve sanat tarihinde ün yapmış, mûsikişinas ve şairlerin yanında, birçok hattat, hakkâk, nakkaş, müzehhip, minyatürcü ve ressam yetişmiştir.

Ana gâye olarak ruhu tasfiye ve nefsi tezkiyeyi hedef alan ve bu amaçla hücreye yerleşen dervişler, genellikle bir uğraş ve bazen de bir gelir kaynağı olarak el sanatı türünde güzel eserler vermişlerdir.[12] Mûsikî ve şiirle birlikte, yukarıda isimleri geçen sanat dallarında ve hattatlıkta da isimlerinin sonuna “el-Mevlevî” sıfatını yerleştiren birçok hattat, bu dergâhlardan yetişmiştir.

Hat sanatının başta gelen malzemesi olan “kamış”, Mevlânâ ile Mevlevîlerin dilinde ve tefekküründe önemli bir unsur, mühim bir sembol olmuştur. Kamış gibi “kamışlık” ve kamıştan yapılan “ney” de, Mevlevî kültüründe derûnî mânâlar ifade eder. Mevlânâ’nın dilinden süzülen Mesnevî’nin ilk on sekiz beyti neyden, kamış ve kamışlıktan bahseden satırlarla başlar. Mevlevî kültür ve tefekküründe derin mânâlar sembolize eden kamış, Mevlevî sanatında hüsn-i hattın gelişip revaç bulmasında büyük ölçüde rol oynamış, Mevlevî çilesi ve hattatlığın, her ikisinin de âzamî sabrı gerektirmesi, Mevlevîleri bu sanata yönlendiren başka bir unsur olmuştur. Bir sanat ocağı olan dergâhlarda hüsn-i hat, başlı başına bir güzel sanat kolu olarak gelişmiş ve bu mekânlardan çıkan birçok sanat eseri levhalar bugün bazı kütüphane, müze ve koleksiyonları süslemektedir.

Birçok Mevlevî hattat tarafından Konya’da Mesnevî’yi yazma geleneği asırlardır devam etmiştir. Mevlevî hattatlar Fâtih devrine kadar “Selçuk nesihi” denilen yazıyı kullanmışlardır. Fâtih devrinden sonra da diğer hat türleriyle örnekler vermişler, her çeşit yazıda başarı gösteren Mevlevî hattatlar, daha çok ta’lîk yazmışlar ve aralarında sülüs, nesih, kûfî ve bunların “celî”leri daha sonra gelmiştir.

Hüsn-i hat için gerekli kalem, makta‘, makas gibi âletlerin imalinde de mâhir olan Mevlevîler, seyr u sülûklarının geliştirdiği sabrı ve olgunlaştırdığı rûhî yapılarıyla, görenleri şaşırtan ve hayran bırakan eserler ortaya koymuşlardır. Bu alanda dergâh mensubu Mevlevî sanatkârlar yanında, Mevlevî muhibbi hattatlar da, başta Kur’ân Kerim ve hadis-i şerifler olmak üzere, Mevlânâ’nın şiirlerini bütün incelikleriyle kaleme almışlar ve böylece Türk-İslâm sanatları arasında önemli bir yeri olan hüsn-i hat sahasına Mevlevî sanatkârlar büyük katkıda bulunmuşlardır.

 

 

[1] M. Baha Tanman, “Osmanlı Mimarisinde Tarikat Yapıları/Tekkeler”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler Kaynaklar-Doktrin-Ayin ve Erkan-Tarikatlar-Edebiyat-Mimari-İkonografi-Modernizm, haz. Ahmet Yaşar Ocak, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2014, s. 424.

[2]  Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan yayınları, İstanbul 2003, s. 844.

[3]  Yücer, A.g.e., s. 844.

[4]  Yücer, A.g.e., s. 844.

[5]  Yücer, A.g.e., s. 845.

[6]  Yücer, A.g.e., s. 845.

[7]  Yücer, A.g.e., s. 845.

[8]  Yücer, A.g.e., s. 844.

[9]  Yücer, A.g.e., s. 846.

[10] Ramazan Muslu, A.g.e. (18. Yüzyıl), İnsan Yayınları, İstanbul 2003, s. 662.

[11] Sezai Küçük, “Mevleviyye”, Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İSAM Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2018, s. 518.

[12] Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İnkılap ve Aka Kitabevi, 2.Baskı, İstanbul 1983, s. 3.

Sayfayı Paylaş