SAHÂBENİN İSLÂM’A DAVET RÛHU

somuncubaba-199-8sahabe_davet

Peygamber Efendimiz’in sohbetleriyle yetişen ashâb-ı kirâm sözleriyle, davranışlarıyla ve idealleriyle Peygamber Efendimiz’e benzemeye çalışmışlardır. Peygamber Efendimiz onlara inanma rûhunu aşılamış, her birini güçlü birer iman eri haline dönüştürmüş, dâvâlarına sadâkatte bilinçli bir ruh asâleti oluşturmuştur. İnandıkları dine hizmeti şiâr edinmiş, inançlarındaki sağlamlık kadar bu inancın yayılmasında gösterdikleri çaba da dikkate şâyân olmuştur. Hicaz Bölgesi’nde medfûn bulunan sahâbe son derece sınırlıyken cihad seferlerine katılmak, dinin teblîğini sağlamak, İslâm’ın öğretilmesine öncülük etmek gayesiyle pek çok sahâbe Hindistan, Çin, Orta Asya, Anadolu, Afrika coğrafyalarına kadar uzanıp buralarda Hakk’a yürümüştür. Dünyanın değişik coğrafyalarında rastladığımız sahâbe kabirleri onların İslâm’ı yaymak uğruna rahat döşeklerini terk ettiklerini, kendi rahatlarını değil insanlığın kurtuluşunu hedeflediklerini göstermektedir.

Onları bu denli güçlü davet rûhuna büründüren temel unsur, Allah’ın rızâsını ön planda tutmalarıydı. Allah’ın rızâsını kazanmak uğruna her türlü zahmete göğüs germeyi bilmişlerdi. Allah’ın dininin yayılmasını sağlamak uğruna her türlü gayreti seferber etmişlerdi.

Onları dünyanın bir ucundan öbür ucuna seferber eden bir diğer hasletleri seküler tabiata sahip olmamaları, dünyevileşmemeleri, çıkar ilişkilerine bürünmemeleri, menfaat savaşına kalkışmamaları, benlik dâvâsı gütmemeleri, gündelik menfaat arzusuyla hareket etmemeleri idi. Allah’ın dinini yaymak uğruna ömürlerini adamışlar, evlerini ve barklarını bırakıp meslekî hayatlarıyla teblîğ faaliyetlerini birleştirmişler, aile hayatlarını dinin teblîğini merkeze alarak sürdürmeye çalışmışlar, hayat boyu öğrenmişler, öğrendikleri her hakikati bilfiil hayata tatbik etmişlerdir.

Özüyle Sözüyle Bir Olmak

Ashâb-ı kirâmı dinin teblîğinde başarılı kılan üçüncü temel haslet, özleriyle sözlerinin bir olması, dinin sözlü teblîği kadar örnek yaşantılarıyla rehber olmalarıdır. Onlar Allah’ın rızâsını her şeyin üstünde görürken herhangi bir menfaat beklentisine koyulmamışlar, kimseden medet ummamışlar, koşturmalarının karşılığını sadece Allah’tan beklemişler, âhiret kaygısını gütmüşler, mahkem-i kübrâya hazırlık yapmışlar, ilâhî ölçüler çerçevesinde yaşamışlar, gıpta edilecek niteliklere bürünmüşler, herkese örnek olmuşlar, tatlı sözleri, güzel ahlâkları, seçkin ilimleri, erdemli davranışları, sağlam karakterleri, ruh asâletleri, engin gönülleri ve hoşsohbetleri onları merkez insanlar konumuna getirmiş ve başarılı kılmıştır.

Dini nasihatten ibaret1 gören Peygamber Efendimiz’e ashâb-ı kirâmdan Süfyân b. Abdullah, “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kesinlikle yapmam gereken bir iş söyleyiniz.” deyince Peygamber Efendimiz, “Rabb’im Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” buyurdu. Süfyân b. Abdullah, “Ey Allah’ın Rasûlü! Hakkımda (zararını göreceğimden) en çok endişe ettiğin şey nedir?” dediğinde, Peygamber Efendimiz, o güzel dilini eliyle tuttu ve “İşte budur!” buyurdu.2 Yani “Ağzından çıkan her sözü enine boyuna düşünerek söyle.” tavsiyesinde bulundu. Ashâb-ı kirâmın başarısı buydu. Dillere hâkim olur ve sözlerine dikkat ederlerdi. Ne inciten ne de incinen olurlardı. Doğru sözlü ve istikâmet ehli şahsiyetlerdi.

Ashâb-ı kirâmın İslâm’a davet çabalarındaki dördüncü hasletleri taassup, benlik, ihtiras ve menfaat putlarını kırıp halkı kendilerine değil Hakk’a davet etmeleridir. Kendi gruplarını, hiziplerini ve beklentilerini değil, ümmet gerçeğini öncelemişlerdir. Küçük hesapların peşinde koşmayı değil, ulvi dâvâya bende olmayı hedeflemişlerdir. Kendi kliklerine değil, İslâm’ın engin atmosferine davetle meşgul olmuşlardır.

İslâm’ı teblîğ faaliyetlerinde ashâb-ı kirâmın bir diğer temel hasleti, bu yola zoraki değil gönüllü koyulmalarıdır. Bir insana daha ulaşabilmek için uykularını kaçırmışlar, İslâm’ın daha gür sesle duyurulması için canla başla çalışmışlar, zulümleri engellemek ve kötülüklerin yayılmasını önlemek için gayretkeş olmuşlar, gönüllere girecek yol bulmak için heyecan duymuşlardır. Tüm bunları yaparken zoraki değil, candanlıkla gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Onlar samimiydi. Onlar hissiyatlıydı. Onlar Allah yolunda koşarken umutluydu. Onlar İslâm’ın teblîğini muştu haline dönüştürmüşlerdi.

İslâm’a davet uğrunda ashâb-ı kirâm hayra doymazdı. İyilik uğruna ömür sürmüşler, sâlih amelle yoğrulmuşlar, hayır söylemeyi şiâr edinmişler, güzelliklere tercüman olmuşlar, sorun olmayı değil problemleri çözmeyi hedeflemişler, yük olmayı değil başkalarının sırtındaki yükü hafifletmeyi şiâr edinmişler, acıları bal eylemişler, sözü şeker kılmışlar, güven unsuru haline gelmişlerdir.

Davet yolunda onları dertli kılan temel unsur, bir kişinin hidâyetine vesîle olmanın dünyadan da dünyanın içindekilerinden de daha hayırlı olduğu tarzındaki nebevî buyruktur. Onlar bâtılın karşısında Hakk’ın sesini duyurmak, dalâlet yollarını kapatıp hidâyet yollarını açmak, kötülüğe fren olup iyiliğe hız vermek çabasında olmuşlardır. İmanın ne büyük nimet olduğunu yaşayarak göstermişler, iman nimetine tüm insanlığın nâil olması için çabalamışlardır. Rahmet Peygamberi’nin güzelliklerinden istifade edip rahmet ümmeti olmaya çalışmışlardır.

Allah’ın Rızası En Üstün Gaye

Allah’ın rızâsına her şeyin üstünde tutan, seküler zihniyetten uzak yaşam süren, özleriyle sözleri bir olan, küçük hesaplar peşinde koşmayan, mücadelelerinde gönüllülük esasını ortaya koyan, hayra doymayan ve hidâyeti hedefleyen ashâb-ı kirâm yer ve zaman kayıtlarına sığmamış, coğrafyalar aşmış, kıtalar katetmiş, tarihin tozlu sayfalarına atılmamış, tarihin minnetle ve şerefle andığı asr-ı saadet toplumu olmuş, tarihte iz bırakmış ve gönüllerden gönüllere yol almışlardır.

Azerbaycan steplerinde Hz. Osman’ın on altı yaşındaki evladı, Türkmenistan’da Hakem el-Gıfârî, Büreyde ve el-Eslemî, Afrika’da Ukbe b. Nâfi, İstanbul’da Ebû Eyyûb el-Ensârî bu ruhla coğrafyalara dağılan güzîde şahsiyetlerdi. Bu gerçeği Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Mâverâunnehir örneğinde şu şekilde açıklamaktadır: “Nereye giderseniz gidin bu bir sevdâdır. Peygamberimiz’in güzîde ashâbı zamanında henüz belki coğrafya ilmi çok iyi bilinmediği için önlerinde haritalar yoktu. Önlerine uçsuz bucaksız deryâlar, uçsuz bucaksız dağlar, ovalar çıkıyordu. Onlar mesâfeler kat ediyorlardı. Sadece karşılarına çıkacak bir insan arıyorlardı yahut insanların yerleştiği bir yerleşim birimi. Bu güzîde insanlar hep birlikte hareket ettiler, gittiler ve karşılarına bir nehir çıktı. Nehri umman sandılar, deryâ sandılar. Zaten ‘deryâ’ dediler. Adı da Amuderyâ. Nehrin öbür tarafını göremedikleri için deniz zannettiler ve uzun süre beride kaldılar. Öbür tarafa geçeriz diye hayal ettiler ve bir ilham sâikiyle biraz gidelim, dediler. Sallarla, derme çatma birtakım şeylerle… Biraz gittikten sonra anladılar ki bu bir nehirmiş. Ve işte Peygamber ashâbı nehrin öbür yakasına ayak bastığı gün bir Mâverâünnehir doğdu. Bu, sadece nehrin öte yakasını ifade etmedi. İslâm tarihinin, İslâm düşüncesinin, İslâm ahlâkının, İslâm medeniyetinin mâverâsı çıktı ortaya.”3

Ashâb-ı kirâmın bir bütün halinde ve hayat boyu sürdürdükleri ana eylem iyiliği tavsiye ve kötülüğü tasfiye vazîfesiydi. Dinin ve aklın doğru ve yararlı bulduklarını topluma anlatmak ve aşılamak, yanlış ve zararlı gördüklerinin ise önüne geçmek ve engellemek onların yegâne çabasıydı.

Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker vazîfesini doğrudan insan eğitimi olarak algılayan ashâb-ı kirâm bu faaliyeti o dönemin ve gittikleri coğrafyaların kültürüne, imkân ve özelliklerine göre sürekli olarak yapmışlardır. Bu gayretlerini önlemeye yönelik “şer çetesi” organizasyonlarına her zaman hazırlıklı olmuşlar, davetle cihâdı birlikte yürütmüşlerdir. Çünkü münkirlerden beslenen, günahtan gıdalanan ve haramdan nemalanan insanların sürekli olarak nefsânî arzularının peşinde koşmuş pek çok insanı bu sahaya çekmenin câzibeli tuzaklarını kurduklarını görmüşler, şer odaklarının tasfiyesine çalışıp hayırhahlık medeniyetine öncülük etmişlerdir. “Yoksa (seni) tuzağa mı düşürmek istiyorlar. Aslında tuzağa düşenler kendileridir: O hakikati inkâr edenler…”4 âyet-i kerîmesi gereğince Peygamber Efendimiz gibi ashâb-ı kirâm da hayat felsefelerini iyiliği tavsiye ve kötülüğü tasfiye olarak belirlemişlerdir.5

Peygamber Efendimiz iyiliği tavsiye ve kötülüğü tasfiye vazîfesinin anlam gerçeğini şu şekilde ifade buyurmuştur:

“Doğru yola dâvet eden kimse, ona tâbî olanların ecirleri kadar ecir alır. Bu, tâbî olanların ecrinden bir şey eksiltmez! Kötü bir yola dâvet eden kimse de, ona tâbî olanların günahları kadar günah alır. Bu da, tâbî olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez!..6

Ashâb-ı kirâmın din anlayışında İslâm herkes içindir ve İslâmî değerler herkesle paylaşılması gereken bir sistemdir. Çünkü İslâm fıtrat dinidir, insanlığın dünya ve âhiret mutluluğunu hedeflemektedir, iki dünyada da mutlu olmak bütün insanlığın hakkıdır. Ashâb-ı kirâm tanışmakla müşerref oldukları İslâm’ı başkalarının da tanımasını insanlık hakkı olduğuna inanmışlardır.

Hiçbir Çıkar ve Karşılık Beklememek

İslâm’ı insanlığa teblîğ ederken ashâb-ı kirâm bu işi hiçbir çıkar ve karşılık beklemeden yapmış, kendilerini iyi bir model olarak sunmuş, önce yakın çevrelerinden işe başlamış, davet yolunda karşılaşılabilecek sıkıntılara göğüs germiş, fedakârlıklara katlanmış, toplumdan kopmamış, bilgiye dayalı ve bilinçlendirmeye yönelik bir metot izlemiş, çok yönlü ve herkese yönelik bir anlatım gerçekleştirmiş, kişileri değil, icraatları konuşmuş, dini bütüncül bir yaklaşımla sloganlaştırmadan anlatmış, tartışmalı konuları öne çıkarıp kafa karıştırmak yerine, evrensel ilkeleri öne çıkarmışlar, Kur’ân’ın tedricilik metodundan yararlanmışlardır.

İslâm’a davet yolunda ashâbın en önde geleni Hz. Ebû Bekir’di. Hz. Hatice, Hz. Ali ve Zeyd b. Hârise’den sonra dördüncü Müslüman olan Hz. Ebû Bekir’i Peygamber Efendimiz özenle seçmiştir. İslâmiyet’in tanınması ve yayılması hususunda Peygamber Efendimiz’in eli ve dili olan yegâne isim Hz. Ebû Bekir olmuştur. Neden Hz. Ebû Bekir? Çünkü o ğüstün ahlâklı, yumuşak tabiatlı, uyumlu, sevimli, herkesle iyi geçinen, iyilik yapmaktan hoşlanan, hoşsohbet bir sahâbedir. Onun bu güzel hasletleri, İslâm’a yeni mü’minler kazandırmasında son derece etkili olmuştur.

Hayatı boyunca Hz. Ebû Bekir, Mekke’nin saygın bir ismi olmuş, her kesimin itibarını kazanmış, güven unsuru olmuş ve üstün karakterlere sahip olmuştur. O bu üstün meziyetleriyle Mekkelilerle temas kurmuş, gönülleri yoklamış, benimsediği İslâm inancını genç ve yaşlı, kadın ve erkek, yerli ve yabancı herkesle paylaşmış, sonunda Osman İbn Affân, Zübeyr İbn Avvâm, Abdurrahman İbn Avf, Sa’d İbn Ebî Vakkâs ve Talha İbn Ubeydullah gibi seçkin sîmâların Müslüman olmasına vesîle olmuştur. İslâm’a davet konusunda Hz. Ebû Bekir’i başarıya götüren iki özelliği vardı. Bunlardan biri kültürlü ve şahsiyetli bir insan olmasıydı. Nesep ilmi de denen ve o günün toplumunda pek değer verilen soy bilgisinde üstüne yoktu. İnsanları dinin güzelliğine dâvet edecek kimsenin her şeyden önce onları tanıyacak bir kültüre sahip olması gerekliydi; bir muammâ olan insanı tanımak için onun kalbine nereden ve nasıl girileceğini bilmesi çok önemliydi.7

Hz. Ebû Bekir’i başarıya götüren ikinci husus, Mekke’nin tanınmış tüccarlarından biri olması sebebiyle servetini ortaya koyması, yoksullara destek vermesi, köleleri satın alıp hürriyetlerine kavuşturmasıydı. Demek ki insanlara İslâm’ın güzelliğini tanıtacak kimsenin onların sadece mânevî dertlerine değil, maddî sıkıntılarına çözüm bulabilmesi ve ekmeğini onlarla paylaşabilecek cömertliğe sahip olması gerekliydi. Çünkü dünyaya ve dünyalığa değer vermeyen kimsenin Allah’ın sevgisini kazanacağı, halkın elindeki imkânlarda gözü olmayan, üstelik kendi elindekini onlara harcayan kimsenin de halkın sevgisini kazanacağı şüphesizdir.8

Özetle Hz. Ebû Bekir örneğinde olduğu gibi ashâb-ı kirâm Peygamber Efendimiz’i sözleriyle ve eylemleriyle, halleriyle ve tavırlarıyla, duygularıyla ve düşünceleriyle, fert ve toplum olarak bir bütün halinde örnek almışlar, Peygamber Efendimiz’in İslâm’ı teblîğ etme azmini ömürlerinin son anına kadar sürdürmüşler, İslâm’ın önündeki her türlü muhtemel engeli ortadan kaldırmanın çabasına bürünmüşlerdir. Onlar nefislerine yenilmemişler, nefislerini İslâm’ın hizmetine sunmuşlardır. Kendileri kadar ailelerini de kurtarmışlar, memleketleri kadar diğer coğrafyaları da yakından tanımışlar, yorulmak nedir bilmemişler, durmadan ve yılmadan İslâm’ın muzafferiyeti için çalışmışlardır. Onlar örnek nesildi, vasat ümmetti, Hakk’a dost ve şerre karşı güçtü. Ahlâkları ve erdemleriyle yaşayan Kur’ân olmuşlardı. İslâm’ın teblîği, insanlığı İslâm’a davet onların aslî görevleriydi. Rabb’im ruhlarını şâd eylesin, bizleri onlara lâyık halefler kılsın, onların meş’alelerini her daim yakabilmeyi bizlere nasip eylesin, bizleri de onlar gibi İslâm’ın sancaktarı eylesin, bizleri de onlar gibi nefislerine yenilmeyenlerden eylesin. Âmin!

Dipnot

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
1. Buhârî, Îmân, 42.
2. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.
3. Mehmet Görmez, “Mâverâünnehir ‘Mâverâ’sını Kaybettiğinde Esaret Başladı”, Sûfî Gelenek ve Hayat Keşkül, İstanbul 2010, Güz, Sayı: 16, s. 23.
4. 5/Tûr, 42.
5. Mustafa Kara, Züleyhâ’ya Mektuplar, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 121-122.
6. Müslim, İlim, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlim, 15.
7. M. Yaşar Kandemir, Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed, Erkam Yayınları, İstanbul 2008, s. 226-228.
8. M. Yaşar Kandemir, “Dini Yaşatmak İçin”, Altınoluk, Mayıs 2001, Sayı: 183, s. 24.

Sayfayı Paylaş