OSMANLI SULTANI MURÂD-I HÜDÂVENDİGÂR’IN TASAVVUFÎ ZÜMRELERLE İRTİBATI

OSMANLI SULTANI MURÂD-I HÜDÂVENDİGÂR’IN TASAVVUFÎ ZÜMRELERLE İRTİBATI

Murâd-ı Hüdâvendigâr, Orhan Gazi’nin 763/1362 yılında meydana gelen vefatı üzerine hükümdar olarak seçilmesi oldukça mânidârdır. Zira Murâd-ı Hüdâvendigâr devlet işlerinde nüfuzlu ahîlerin kararı ile Bursa’ya davet edilmiş ve hükümdarlığı ilan edilmiştir.1

Kosova Fâtihi olan Murâd-ı Hüdâvendigâr Osmanlı padişahları içerisinde müstesnâ bir yere sahiptir. Osmanlı Devleti’nin cihan devleti olma yolunda azmi ve emeği ile dikkat çeken Osmanlı sultanlarındandır. Kahramanlığı, vakarı, dindarlığı ve dâvâ uğruna gerçekleşen şehâdeti ile ismini altın harflerle tarih sahnesine yazdırmış Osmanlı büyüklerindendir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da Karamanoğlu Beyliği ile uğraşmasını fırsat bilen Sırp Kralı, Rumeli Beylerbeyi Demirtaş (Timurtaş) Paşa’nın üstüne yürüyerek bozguna uğrattı. Osmanlı Devleti’nin bu zor duruma düşmesi Ploşnik Vak’ası olarak kayda geçmektedir. Timurtaş Paşa’nın bu mağlûbiyeti üzerine, Osmanlı adını Balkanlar’dan silmek uğruna Bulgar, Macar ve Ulah Beyleri Sırp Kralı’nın safına geçip onun kumandasında bir Haçlı Ordusu meydana getirdiler. Bu girişimler karşısında Sadrazam Ali Paşa Osmanlı himâyesinde olmasına rağmen Osmanlı’ya karşı ayaklanan Bulgar Kralı Sisman’ı yenip haddini bildirdi. Ancak Balkan Haçlı ittifakı Sırp Kralı Lazar’ın kumandasında 100.000’in üzerinde bir kuvvet ile Kosova sahrasında Osmanlı güçleriyle karşılaştı. Murâd-ı Hüdâvendigâr, karşılıklı başlayan bu amansız kıtâlin ilk günü akşamında otağına çekilip Allah’a şöyle yalvarmıştır:

– Ya İlâhî! Ya Mevlâyî! Bunca kere cenâbında duâmı kabul edip beni mahrûm etmedin. Yine bu yakarışımı kabûl eyle… Eğer ben bilmeyerek seyyiâtta bulunup günah işledimse, Sen şân-ı kerem ü lütfuna lâyık olanı biliyorsun, onu işle. Tanrım! Kötü düşman İslâm’ın üzerine şu kara bulutlar gibi çöktü. Mülk ve kul senindir; kime istersen verirsin. Ben dahi bir âciz kulunum, fikrimi ve esrârımı bilirsin. Hâşâ, maksûdum mülk ve mal değildir. Bu hengâmeye kul, karavaş için gelmedim. Hemen hâlisâne Senin rızânı isterim. Ya Rab! Beni bu Müslümanlara kurban eyle de tek bu mü’minleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme. Allah’ım! Bunca bîgünâhın katline beni sebep eyleme. Tek Sen kabûl eyle de, asâkîr-i İslâm için teslîm-i rûha râzıyım. Tek bu mü’minlerin ölümün bana gösterme. Evvel beni gâzî kıldın; âhir şehâdet rûzî kıl. Tek askerim muzafferiyetle bayram etsin de istersen o bayram günü beni kurban eyle!2

Hüdâvendigâr’ın Münâcâtı

1239 yılının bahar mevsiminde Kosova Meydan Muharebesi’nden önce, sahrâdaki otağının önünde namaza duran Murâd-ı Hüdâvendigâr, münâcâtını şöyle sürdürür:

Âb-ı rûy-ı Habîb-i Ekrem için

Kerbelâ’da revân olan dem için.

Şeb-i firkatte ağlayan göz için

Reh-i aşkında sürünen yüz için

 Din yolunda beni şehîd eyle

Ahîrette beni saîd eyle.3

Murâd-ı Hüdâvendigâr Kosova’da şehâmet destanını yanında cihat eden Gazi Evrenos, Kutlu Beğ, Kara Timurtaş ve Hacı İlbeği gibi alperenlerle birlikte, Molla Muhammed Cemâluddîn-i Aksarayî, Hacı Bektaş-ı Velî, Molla Fenarî, Koca Efendi gibi gönül erlerinin takipçileriyle birlikte yazmıştır.4

Mânevî Bataryaları Doldurmanın Şevki

Kosova Muharebesi’nde son duası; “Yâ Rab! Beni din yolunda şehîd, âhirette saîd et.” olan Murâd-ı Hüdâvendiğâr, şevk ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakan ecdâdımızın şahlanışına öncülük etmiştir. Bu iman ve idealle Osmanlı’nın daima Avrupa’yı titretmesine mihver oluşturmuştur. “Devlet-i ebed-müddet” anlayışıyla Osmanlı’nın asırlarca dört kıt’aya hükmetmesine ve medeniyet götürmesine öncülük etmiştir. “Din ve devlet yolunda sırf Allah rızâsı için savaşacağız. Eğer şehit düşersem vurulduğum yere gömünüz, bir adım geriye bile değil… Hükümdar olarak değil, bir er gibi din ve devlet için dövüşeceğim.” diyen Sultan Alparslan’ın şecâati Osman Bey’de tecelli etmiş. Ölüm döşeğindeyken aynı rûhu oğlu Orhan’a da aşılamak sadedinde, “Oğlum, mesleğimiz Allah yoludur. Kuru kavga değildir.” diye vasiyette bulunmuştur. Murâd-ı Hüdâvendigâr da aynı ruhla hem maddî bataryalar ve modern silahlarla mücehhez bir ordu kurmanın derdine düşerken diğer yandan da mânevî bataryaları doldurmanın şevkine bürünmüştür.

Yaşarken “Meliku’l-Meşâyıh Gâzi Murâd”5 unvanı ile anılan Murâd-ı Hüdâvendigâr, Gelibolu’daki Ahî meşâyıhından Ahî Mûsâ için Malkara’da bir zâviye yaptırmıştır. Bu zâviyenin Recep 767/Mart 1366 tarihli vakfiyesinde, Murâd-ı Hüdâvendigâr’a ait, “Ahîlerden kuşandığım kuşağı, Ahî Mûsâ’ya kendi elimle kuşatıp onu Malkara’ya ahî diktim.”6 ibâresi bulunmaktadır. Bu ibâre de göstermektedir ki Murâd-ı Hüdâvendigâr, Ahîlerin reisi konumundadır.

Ahîliğe Katılan Osmanlı Sultanlarından

Anadolu Ahîleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde etkin rol oynamışlardır. Ahîlerden şedd kuşanan Murâd-ı Hüdâvendigâr, Malkara Ahî Zâviyesi şeyhi Ahî Mûsâ’yı kendi hısımlarından Seydi Sultan’ın kızıyla evlendirmiştir. Ahî Mûsâ’ya Malkara’da araziler vakfetmiştir.7 Ahî zâviyeleriyle birebir irtibat içerisinde olan, Ahî zâviyelerini yakından destekleyen ve Ahî zâviyelerinin devleti için gönüllü destek kuvvetleri olduğunu bilen Murâd-ı Hüdâvendigâr bu yaklaşımlarıyla fiilen Ahîliğe katılan Osmanlı sultanlarından olmuştur.8

Osmanlı ülkesine gönderilen Memluk elçisinin takdim ettiği mektupta Memluk hükümdarının Murâd-ı Hüdâvendigâr’a, “Sultânu’l-Kudât ve’l-Mücâhidîn” unvânı ile hitap etmesi,9 Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın yaptırmış olduğu bir zâviyenin kitâbesinde “Ahî Murâd” adını yazdırmış olması10, Murâd-ı Hüdavendigar’ın tasavvufî ahî zümreleri ile ne denli içli dışlı olduğunu göstermektedir. 1363 yılının Temmuz ayında Ankara üzerine yürüyen Murâd-ı Hüdâvendigâr’a Ankara Ahîlerinin mukâvemet göstermeden şehri teslim etmeleri,11 Sultanın Ahî zümreleriyle olan yakın irtibatının bir diğer göstergesidir.12

Sultan I. Murâd’ın tasavvufî zümrelerle olan yakın temasını gösteren bir diğer önemli olay Abdulkâdir-i Geylânî (ö. 561/1166) neslinden olan Şeyh Fahruddîn Efendi’yi vezir yapmak istemesidir. Şeyh Fahreddîn Efendi’nin tekkesi Mudurnu’da idi. Kendisi halkın sevgisine mazhar olmuş bir şeyhti. Kendisine yapılan bu teklifi; “uzlet köşesinde oturmayı” tercih ettiğini söyleyerek kabul edemeyeceğini belirtmiş ama kendi yerine Çandarlı Kara Halil’i Sultan I. Murâd’a tavsiye etmiştir.13

Çandarlı Kara Halil gibi tasavvufî gelenek içerisinden gelen bir ismi vezir yaptıktan sonra Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın üzerinde durulması gereken bir diğer adımı, teşekkül ettirdiği Yeniçeri Ordusunun kuruluşunda bir tarîkat pîri olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin adı ve duâsıyla teberrük etmesidir.14 Osmanlı Devleti kuruluş dönemlerinde memleketin dört bir yanındaki Alpler, Gâziler, Abdallar ve Ahîler davet edilerek gazâlara gidilirdi. Timarlı sipâhîler o zamanlar için memleket savunmasında, hem ucuz hem de verimli bir kuvvet idi. Ancak Osmanlı Devleti’nin bu hazır ve gönüllü kuvvetlerin ötesinde eğitimli ve dâimî bir orduya şiddetle ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç sebebiyle Orhan Gazi zamanında Bursa Kadılığı’nda bulunmuş olan Ahî Kara Halil’in (ö.780/1378) teşebbüsü ile teşekkül ettirilen yaya ve müsellem teşkilatı da ihtiyaca cevap veremiyordu.15 Sultan I. Murâd zamanında vezir olan Kara Halil Paşa’nın tavsiyesi ile savaşlarda ele geçirilen genç Hıristiyan esirlerden istifade edilerek, “yeni çeri” ismi ile yeni bir askeri ocak meydana getirildi.16 Devletin genellikle küçük yaşta olanlarını tercih ettiği bu esir çocuklar, Selçuklularda olduğu gibi, önce Anadolu Türk çiftçilerinin eline tevdî edilmiş, onların yanında millî ve dinî terbiyeyi almaları sağlanmış, daha sonra da Yeniçeri Ocağı’na girmelerine müsâade edilmiştir. Selçuklularda, merkez (kapı kulu) askerî teşkilatının kaynağı, “gulâm-hâneler”di. Osmanlılarda “acemi oğlanları” adını alan, “gulam-hâneler”de, küçük yaşta satın alınan ve esir edilen gayr-ı müslim çocuklar, kendilerine “baba” denilen, sûfî hocalara teslim edilir ve “baba”lar da onları, İslâm dini ve Osmanlı kültürüne göre yetiştirip cemiyete ve devlete kazandırırlardı.17 Dolayısıyla Yeniçeri Ordusu, bir büyük velînin; “Bunların ismi Yeniçeri olsun, Cenâb-ı Hak yüzlerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını delici, kendilerini daima gâlib buyursun.” duasıyla tarih sahnesine çıkan bir ordu konumuna gelmiştir.18

Şehâmet Destanları Yazanlar

Osmanlı ulu çınarı kendi zamanında Osman Bey’in koskoca Bizans İmparatorluğu karşısındaki fetih ve zaferlerinin arkasında, Alp Gündüz, Gazi Rahman, Akça Koca ve Köse Mihal gibi büyük gâziler kadar, İslâm âleminin değişik bölgelerinden ve özellikle Horasan’dan gelen erenlerin, yâni Sadreddin Konevî’ler, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ler, Dursun Fakîh’ler, Şeyh Edebâlî’ler, Ahî Evran’lar ve Şeyh Baba İlyas’ların bulunduğunu başta Osman Bey olmak üzere bütün Osmanlı padişahları görmüş ve hissetmiştir. Sultan Orhan Gâzî’nin Bursa’yı fethedip Rumeli’ye yönelişinde, elbette ki Lala Şahin ve Hayrettin Paşalar kadar Molla Dâvûd-ı Kayserî’lerin, Çandarlı Kara Halil’lerin, Karaca Ahmed’lerin ve Geyikli Baba’ların da payları vardır. Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr Kosova’da şehâmet destanları yazarken, yanında cihad eden Gâzi Evrenos’lara, Kutlu Beğ’lere, Kara Timurtaş ve Hacı İl Begi’ne dayandığı kadar, Molla Muhammed Cemâluddîn-i Aksarâyî’lere, Molla Fenârî’lere, Koca Efendi’lere ve Şeyh Hacı Bektaş Velî’lere de dayanmış ve onlardan mânevî imdâd taleb eylemiştir. Hristiyan âleminin korkulu rüyası Sultan Yıldırım Bâyezid, Niğbolu Zaferi’ni kazanırken, Ali Paşa’lar ve Timurtaş Paşa’lar kadar, Şeyh Hâmid b. Mûsâ Kayserî’ler, Emir Sultan olarak anılan Şeyh Şemseddîn Muhammed Buhârî’ler, Şeyh Abdurrahmân-ı Erzincânî’ler, Tapduk Emre’ler, Yunus Emre’ler, Şeyh Kutbuddîn-i İznikî’ler, Hacı Bayram Veli’ler ve Molla Şemseddîn Fenârî’lerden mânevî yardımlar almıştır.

Dipnot

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

1.     İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, s. 161; “Murad I”, İslam Ansiklopedisi, c. VIII, s. 587.
2.    İskender Pala, Kudemânın Kırk Atalısı, Ötüken yay., İstanbul 1999, s.30-31.
3.    İskender Pala, Kudemânın Kırk Atalısı, Ötüken yay., İstanbul 1999, s. 24.
4.    Ahmet Akgündüz, “Pazar Söyleşisi – Osmanlı Maneviyatla Yükseldi”, Sağduyu Gazetesi, 07.02.1999.
5.    Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c. II, s. 300.
6.    İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, s. 531; “Murad I”, İslam Ansiklopedisi, c. VIII, s. 596.
7.    Bak. Tarih Vesikaları Dergisi, Cilt I, sayı 4, sayfa 243.
8.    Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olarak Ahîlik, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1989, 88.
9.    A. Taneri, Hükumet Kurumunun Gelişmesi, s. 222.
10.    M. Tayyib Gökbilgin, XV. Ve XVIII. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası, İstanbul 1952, s. 173.
11.    İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Murad I”, İslam Ansiklopedisi, c. VIII, s. 588.
12.    İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet – Tekke Münasebetleri, İstanbul 1983, s. 19.
13.    Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, s. 305-365; Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İctimaî Tarihi, İstanbul 1974, c. I, s. 341.
14.    H. Kâmil Yılmaz, “Tasavvufla İlgili Soru ve Cevaplar”, el-Lüma’, Istanbul 1996, s. 452.
15.    İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Murad I”, İslam Ansiklopedisi, c. VIII, s. 589.
16.    İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Saray Teşkilatı, s. 41.
17.    Mehmed Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, I, s. 8-9; M. Fuad Köprülü, “Baba”, İslam Ansiklopedisi, c. II, s. 165-166).
18.    Mustafa Kara, Din hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1990, s. 206.

Sayfayı Paylaş