Osmanlı Devleti’nde Tekke-Medrese Münasebetlerindeki Menfî Gelişmeler

Osmanlı sultanları devletin bakâsı için başlangıçtan beri sadece siyâsî ve askerî kuvvetlerin takviye edilmesini yeterli görmemekteydi. Sosyal kargaşanın, ahlâkî dejenerasyonun, bid’at ve hurâfelere dayalı din anlayışının önünü alabilmek için toplumun ilim, fikir ve mefkûre ile mücehhez kılınmasını önemsemekte, toplumsal inkişâfın ancak dinî ve kültürel değerlerin millet olarak kuşanılmasıyla gerçekleşeceğini düşünmekteydiler. Fetihlerle cihan devleti haline gelen Osmanlı Devleti’nin fetihleri kalıcı kılmak ve fethedilen bölgeleri devlete sorunsuz bağlayabilmek için imkân elverdiği oranda ve ihtiyaç hissedildiği boyutta medrese, tekke ve zaviyeleri inşâ etmeye çalışmışlar, toplumsal âhengin ancak ilim ve gönül ehlinin yapıcı rolleriyle sağlanacağını düşünmüşlerdir.1 Selefleri Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarları gibi Osmanlı sultanları da hızla genişleyen ülke sınırları içerisinde medreseler tesis etmeye başlamış, devlet-i ebed-müddet ilkesini benimseyerek devlette devamlılığı esas almış, devlet an’anesine sıkı sıkıya bağlı kalarak devletin beslendiği ilim, fikir, sanat ve ahlâk yuvalarına güç katmaya çalışmışlardır.2 Devletin bakâsını sağlamada müsbet katkı sağlayan kurumlardan biri de tekke ve zâviyelerdi. Tekke ve zâviyelerde gerçekleştirilen eğitim ve terbiye girişimleri Osmanlı devlet teşkilatının medenî ve kültürel müesseseleriyle güçlü bir teşekküle ermesine katkı sağlamıştır.
Tekke-Medrese Bütünlüğü
Osmanlı Devleti’nin teşekkül ve yükseliş dönemlerinde tekke ile medrese, zühd hayatıyla ilim hayatı, takvâ yolu ile öğrenme iştiyâkı bir bütündü. Osmanlı’nın kurucu güçleri kafa ve kalp yapısını birlikte geliştirmenin derdine düşmüşlerdi. İlmî müesseselerin aralıksız faaliyet yürütmesine özen gösteren devlet erkânı, şeyhler ve dervişlerden toplumun ruhuna yön vermelerini, ilim sahiplerinden de düşünceye açıklık getirmelerini, beraberce birey ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamalarını istemişlerdir. Gerçekleşen bazı fikrî tartışmalar dışında tekke ve medrese mensupları, Osmanlı’nın yükseliş dönemlerinde ayrılığa düşmemiş, aralarında çatışmaya varan sürtüşmelere fırsat vermemişlerdir. Bu gerçekten hareketle pek çok medrese mensubu, kimi tarîkatlara intisap etmiş, tekke ile medrese arasında fikir ve ruh bütünlüğünü sağlamışlardır. Medreselerde ilmî icâzetlerini tamamlayan kimi müderrisler tasavvufa intisaplarından sonra, tedris faaliyetleri ile irşad faaliyetlerini birlikte yürütmüşlerdir.3
“Koşan insanlar birbirlerinin kusur ve eksikliklerini görmezler.” anlayışları gereğince ilmiye sınıfı da tasavvuf erbâbı da kendi sorumluluklarının gereğini yerine getirerek birbirinin önünü kesmeye değil, birbirine katkı sağlamaya çalışmışlardır. Medreseye göre daha geniş kitleye hitap eden tekke, müntesiplerinden medrese ilimlerini tamamlamalarını istemiş, zâhirî ilimlerin tamamlanmasına ayrı bir ehemmiyet göstermişlerdir. Tekke ve medrese münâsebetlerinde, düşünce ve fikir beraberliği yanında mekân birliği de bulunmaktadır. Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinden medrese öğrencileri yemek ve yatak ihtiyaçlarını hankâh ve ribatlarda sağlarken, ilmî çalışmalarını medreselerde sürdürmüşlerdir. Medresede ilim tahsili yapan öğrenciler dergâhların zengin kütüphânelerinden istifade etmiş, öğrenim hayatındaki temel ihtiyaçlarının zâviyelerin vakıflarından aldıkları desteklerle sağlamışlardır. Medrese ve tekke mensupları arasında mekânların ortak kullanım alanına dönüşmesi gibi, kimi zaman da kimi tekkeler hem medrese hem de dergâh işlevini sürdürmüştür. Tekkenin şeyhi dervişlerin hem şeyhi hem de müderrisi olmuştur.4 Bu gerçekten hareketle Mısır’da bütün medreselerin tekke, müderrislerin de şeyh unvanıyla anıldığını, İran’da ise medreselerin zâviye diye isimlendirildiğini görmekteyiz.5
Başlangıçta iş, fikir, zikir ve mekân birliğini sağlayan tekke ve medreseler devletin gelişen ve genişleyen sınırlarına bağlı olarak, müstakil hareket etmeye başlamışlardır. Medrese ve tekkelerden her biri içtimâî hayatın kendilerine has kesimlerinde, eğitim ve öğretim hizmetlerini îfâ etmeye başlamışlardır.
Tekke-Medrese Çatışması
Yükseliş ve gelişme gücünü kaybeden siyâsî hayat kısır döngü halindeki tartışmalarla enerji kaybı yaşarken, devlete bağlı müesseseler arasında da zamanla var olan dayanışmanın kaybolduğu ve devletin bütün kurumlarıyla birlikte duraklama devrine girdiği görülmektedir. Kurumlar arası tartışma ve sürtüşmenin sonucu ordu saraya, şeyh medreseye, vâiz efendi tekkeye çatmaya başlamıştır. Taraflar birbirini tekfîre varan reddiyelerde bulunmaya, ehl-i hâl ve ehl-i kâl olarak birbirinden ayrışır olmuştur. Şiir ve mûsikinin teşvikçisi, serbest düşünce ve sanatın destekleyicisi, yaşanabilir bir hayatın öncüsü, müsâmaha ve kardeşlik rûhunun taşıyıcısı olan tekke, değerlerinden ödün vermeye, kemâl çizgisinde zaafa bürünmeye, mânâ ikliminden uzaklaşmaya, bozulma ve ters yüz olmaya başlayınca gündelik hayatın kısır tartışmalarına dâhil olmuş, dönemin olay ve kavgalarına karışmış, müntesiplerinde benlik, gurur, çekememezlik ve ihtiras görülmeye başlamış, basit ve fasit düşüncelerin mihveri konumuna bürünür hale gelmiştir.6 Tekkelilerin bu zemin kaymalarının benzeri medreselilerde görülmeye başlanmıştır. İlmin, araştırmacılığın, çalışmanın, üretmenin ve yeniliğin adresi olan medrese, zamanla taklit hastalığının, tekrara düşmenin, tahammülsüzlüğün, popüler tartışmaların ve sıradanlığın görüldüğü adres olarak temâyüz etmiştir. Bilhassa 17. yüzyıldan itibaren medreselilerle tekkeliler arasındaki tartışmalar kırıcı bir hâle gelmiş, karşılıklı tahammülsüzlük baş göstermiştir.7
Şeyh Bedreddin’in isyan etmesi ve sonrasında öldürülmesi, 1444 senesinde, hurûfî bir şeyhin ve taraftarlarının dinsizlikle itham edilerek öldürülmesi, bir Kalenderî dervişin II. Bayezid’e suikast teşebbüsünde bulunması, Safevîlerin Osmanlı aleyhine gerçekleşen isyanı, Sokullu Mehmed Paşa’nın bir derviş tarafından katledilmesi, Şeyhulislâm Kemâlpaşazâde ve Ebussuud Efendilerin fetvâları ile Kânûnî devrinde Karamanlı Şeyh Muhyiddin, Bosnalı Şeyh Hamza Bâlî ve Melâmî Oğlan Şeyh İsmâil Ma’şûkî’nin idama mahkûm edilmeleri gibi hâdiselerin meydana getirdiği dalgalanmalar, meseleyi Abdülmecîd-i Sivâsî ve Kadızâde Mehmed Efendi’nin şahsında, tekke ve medrese mücâdelesi noktasına getirmiş, hatta bu durum bazen kanlı hadiselere kadar varmıştır.
Medrese-Tekke Uyuşmazlığının Sebepleri
Tekke ve medreseliler arasında gerçekleşen bu menfî gelişmeler her iki kesimin de birbirinden ayrı oldukları zehâbına kapılmalarıdır. İhtilâfın aslında bir tür müsâmahasızlıktan ileri geldiği anlaşılmaktadır. Mahir İz’in konuyla ilgili şu anektodu meseleyi gâyet güzel özetlemektedir: “Medineli Hacı Osman Efendi’nin güzel bir sözü vardır. Bir gün kendisine ulemâ ile meşâyih’in neden bir türlü anlaşamadıkları sorulduğu zaman; ‘Şerîatın âlimleri ile tarîkatın âlimleri hiç bir zaman kavga etmez; kavga edense şerîat ve tarîkatın hakîkatinden haberi olmayanlardır.’ demiştir.”8
Mahir İz, ‘Tasavvuf’ isimli eserinde medreselilerin sûfîleri; bazı tarîkatların kendisine mahsus zikir ve âyinleri icrâ etmeleri, tasavvuf erbâbının Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki tefsirleri, vahdet-i vücûd meselesi ile velîler ve meczuplar konuları hakkında eleştirip reddiyede bulunduklarını söylemektedir.9
Kadızâdeliler-Sivâsîler Çatışması
Medrese-tekke mücâdelesi, 17. yüzyıla gelindiğinde Kadızâdeliler-Sivâsîler adıyla kutuplaşmış ve iyice kızışmıştır. 1061/1651 yılında, sûfîler aleyhine Kadızâdeliler bir kıyam başlatmışlar, dönemin veziri Köprülü Mehmet Paşa da durumu haber alıp Kadızâdeli vâizleri sürdürmek suretiyle bu meseleyi geçici olarak kapatmıştır. Saray hocası ve dönemin vâizlerinden Vânî Mehmet Efendi’nin, padişahı ve devlet erkânını etkilemesiyle yeniden ortaya çıkmış ve 1077/1665 yılında deverân ve zikir, devlet tarafından bir ferman çıkarılarak tekrar yasaklanmıştır. Bu olay üzerine “Yasağ-ı Bed” kelimeleriyle tarih düşülmüştür. Bu yasaklamadan sonra Edirne’de bir Kâdiriyye tekkesi ile Bursa’da Eşrefzâde Şeyh Şerafeddin ve Halvetiyye şeyhi Şeyh Muhyiddin ile Niyâzî-i Mısrî’nin tekkeleri ancak zikir ve deverâna devam edebilirler, diğer bütün tekkeler kapatılır.10
Tasavvuf ehline karşı aşırı düşmanlık gösteren birkaç vâizden oluşmakla birlikte, Kadızâdeliler bazı saray mensuplarının kendilerini desteklemesi neticesinde kimi tekkeleri basmışlar, bazı şeyhleri ölümle tehdit etmişler, çok sayıda çirkin hadiselerin yaşanmasına yol açmışlardır. Kendilerine yönelik gerçekleşen bu saldırılara karşılık mutasavvıflar, işi fiilî bir eyleme dönüştürmeden yazılı ve sözlü olarak kendilerini savunmuşlardır. Kadızâde Mehmet Efendi’nin karşısında Şeyh Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi mücâdelesini verdiği için daha sonraki zamanlarda, Kadızâdelilerin karşısında ortaya çıkan mutasavvıflar da “Sivâsîler” olarak isimlendirilmiştir. 17. yüzyılın başında Kadızâde Mehmed Efendi ile Abdülmecîd-i Sivâsî arasında başlayan bu mücâdeleler, devletin el koyması ile durulmuşsa da zaman zaman fırsat buldukça tekrar gün yüzüne çıkmıştır.11 Kadızâde Mehmed Efendi ile Abdülmecîd-i Sivâsî arasındaki münâkaşalar hakkında aynı yüzyılda yaşayan Kâtip Çelebi şunları söylemektedir:
“Bu iki şeyh, zamanında birbirlerinin tam zıddı olup meşreplerinin başka başka oluşu yüzünden aralarında Besûs Savaşı vardı. Yazdığımız konuların çoğunda Kadızâde Efendi bir tarafı tutup Sivâsî Efendi öteki tarafı tuttuğundan ifrat ve tefrit yoluna giderler. Ve iki şeyhin tarafını tutanlar da birbirleriyle tartışıp kavga ederlerdi. Nice yıllar bu tutumla iki şeyh arasında dedikodu sürüp gitmiş, tartışmadan iki bölüğün arasında büyük nefret ve düşmanlık girdi. Şeyhlerin çoğu da iki bölüğe ayrılıp bir tarafı tuttular. İçlerinde akıllı olanlar, ‘Bu iş taassubdan doğma bir kuru kavgadır, Muhammed ümmetiyiz, din kardeşiyiz. Ne Sivâsî’den berâtımız, ne de Kadızâde’den hüccetimiz vardır. Onlar iki bilgili ve dubaracı şeyh idi. Birbirlerine karşı olmakla ün yapıp Padişah’ın malumu oldular. Ve bu bahâne ile iş görüp dünyadan murâd aldılar. Ahmaklık edip bizim onların dâvâsını sürüp gitmemiz nedendir? Bundan biz zarardan başka bir şey elde edemeyiz’, diye karışmadılar. Ama ahmaklar ısrar edip iki taraf da onlar gibi ün yapmak ümidiyle bazı dâvâlara yapıştılar. Kürsülerde birbirine taş atıp laf sokarak, dil ile yaptıkları karşılaşma, kılıç ve süngüyle savaşa yol açmaya yaklaşınca, Saltanat tarafından kimilerinin sürgünle kulaklarını çekmek, terbiyelerini vermek lâzım geldi.”12
Gerçekleşen bu münâkaşalarda, iki taraf da kendi haklılığını ortaya koyan meseleler ve deliller ortaya serdetmişlerdir. Gerçekleşen münâkaşalarda en dikkat çeken durum, Kadızâdeliler işi fiilî müdâhale ve şiddete kadar götürürken, sûfîlerin işi daha çok müsâmaha ve fikrî mücâdeleyle çözümlemeye çalışmalarıdır.
“Şerîat tarîkatın kapısı, tarîkat hakîkatin bahçesidir.” anlayışının hâkim olduğu bir dönemden, “Şerîata pek yüzümüz yok ama tarîkatta hodri meydan.” anlayışıyla saldırgan bir döneme gelindiği görülmektedir. Bu durum, giderek halkın da dinî anlayışında bazı gevşeklik ve tereddütlerin doğmasına sebep olmuştur. Aslında Kadızâdelilerin mutasavvıflar aleyhine gündeme getirdikleri meselelerin bir kısmı tamamen onların cehâletini ortaya koyar nitelikte, bir kısmı da aslında öteden beri gündeme gelmekle birlikte itikâdî bir mâhiyet arz etmeyen, tâlî meseleler olarak karşımıza çıkmaktadır. Dönemin şeyhülislâmlarının bu hususlarda genellikle mutasavvıflar yanında olmaları da hâdisenin ulemâ-meşâyıh veya tekke-medrese çatışması şeklinde görülmesine engeldir.13

Dipnot
* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
1.    Gündüz, İrfan, Osmanlılarda Devlet – Tekke Münasebetleri, 1983:70.
2.    Çağatay, Ahilik, 1989:90-96.
3.    Gündüz, a.g.e., 1983:76.
4.    Ayverdi, Ekrem Hakkı, Osmanlı Mimarisinin İlk Devri, 1966:209-210.
5.    Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, 1990:81.
6.    Kara, a.g.e., 1990:93-94.
7.    Kara, a.g.e., 1990:94-96.
8.    İz, Mahir, Yılların İzi, 1990:273.
9.    İz, Tasavvuf, 1997:15-20.
10.    Aşkar, Mustafa, Niyâzî-i Mısrî, 1998:95-107.
11.    Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 2001:449.
12.    Kâtip Çelebi, Mîzânü’l-Hakk, 1972:109; Kara, a.g.e., 1990:94-95.
13.    Yılmaz, a.g.e., 2001:451-452.

Sayfayı Paylaş