KANÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN’IN SÛFÎ ZÜMRELERLE İRTİBATI

KANÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN’IN SÛFÎ ZÜMRELERLE İRTİBATI

Yavuz Sultan Selim’in kısa süren saltanatından sonra Osmanlı Devleti’nin başına geçen oğlu Kanûnî Sultan Süleyman da babası ve dedeleri gibi tasavvufa meyilli bir padişahtı. Hatta o tasavvufa meyli bakımından seleflerinden daha özellikli bir konuma sahipti. O bizzat kendisini, “Bende-i Hudâ, Süleymân-ı bî-riyâ” diye vasıflandırmakta ve aşk yolundan haberdar olduğu için Allah’a şükretmektedir.1 Kanûnî Sultan Süleyman yaşadığı mânevî aşk duygusunu şiirlerinde şu şekilde dile getirmiştir:

Ger muhabbet sırrını sorsan bana şerh eyleyem

Hamdülillah kim tarîk-i aşkdan âgâhıyam.

 

Cennete kılmaz heves ol hûr u gılmân istemez

Âşık-ı sâdık olan dîdârun eyler ârzû.

 

Eyledüm ızhâr aşkun gerçi ben Mansûr-vâr

Dostum zülfünden özge bu gönül dâr istemez.

 

Sırr-ı aşkı âşikâr etdim ser-i zülfin görüp

Aşk Mansûr’u olup geldim benim dâr isteyen.

Padişah şemâillerinin yazıldığı ‘Kıyâfet-i İnsâniyye’ kayıtlarında Kanûnî Sultan Süleyman’dan “mütevâzı, derviş ruhlu, aktâb derecesinde bir sultan” gibi ifadeler kullanılmakta, gayb erenleriyle arkadaş olduğundan söz edilmektedir.2 Kanûnî’nin derviş ruhluluğu ve mütevâzı kişiliği şiirlerinde açıkça görülmektedir:

Zâhirâ baksan eğerçi berr ü bahrun şâhıyam

Bir ulu dergâhun ammâ ben gubâr-ı râhıyâm

 

Fahr-ı âlem bakmadı dünyâya fakr itdi kabûl

Ol mübârek cismine bak gör ki şâl üstündedür.

 

Kim ki dünyâda müsâhip oldu ehl-i hâl ile

Atlas u dîbâyı bir görmek gerek ol şâl ile.

 

Ey Muhibbî sen sen ol bakma sakın âyîneye

Yüz karasın göresin korkum bu ola rû-be-rû.

Kendisi hakkında “Zâhirde ve bâtında anın hükmü revândır.” tanımlaması kullanılmış, Abdülvahhâb-ı Şa’rânî ona, “Kutbü’z-zâhir” unvanını, Nakşbendiyye ricâlinden Abdurrahman Gubârî (ö.974/1566-67) ise, “Mazhar-ı envâr-ı sultan-ı rusül” gibi dinî ve tasavvufî açıdan çok önemli bir vasfı lâyık görmüştür.

Tasavvufa yatkın, derviş ruhlu bir şahsiyete sahip olan Kanûnî’nin muhtelif tarîkat şeyhlerinin telkin ettiği evrâd u ezkârı uygulayarak mânevî dereceler elde etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Kaynakların verdiği bu bilgileri, padişahın gönül dünyasını yansıtan şiirleri de teyit etmektedir. Nitekim o, bazı şiirlerinde nefis mücâdelesinden, benliğinden soyulmaktan, gözyaşı dökerek istiğfâr ve tevhîd zikrine devamdan söz etmektedir:

Bilmedim ahvâlimi ne hal üstündedir

Şol kadar bildim ki nefs ile cidâl üstündedir

 

Giydim ihrâmı harîm-i kûyına vardum bugün

Yerk edip varlık libâsın külli uryân olmışâm

 

Giceler tâ subha dek ney gibi efgân eylerüz

Bu ümîde ne getirir görelüm takdîrümüz

 

Günâhın an Muhibbî eyle zârî

Ola ki cürmünü afv ide Rahmân

 

Giceler tevhîdi elden koma her dem zâkir ol

Rûz-i mahşer derdine oldur devâ eden hemîn

 

Zikr u tevhîd ile gel kalbini mesrûr eyle

Kalmasın dilde keder zulmetini dûr eyle.3

Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihân kavgâsıdır,

Olmaya baht ü saâdet dünyâda vahdet gibi.

Kanûnî Sultan Süleyman ömrü boyunca meşâyıha hürmette kusur etmemiş, şeyhlere ait hâtıralara saygı duymuş; Hak dostlarına yakın olmayı tercih etmiştir. Bu özelliğinin bir göstergesi olarak Geyikli Baba’nın türbe ve zâviyesini ziyâreti sırasında, ona ait kılıcın üçte birini kırdırarak bu parçayı saray hazînesinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’le halîfelerinin ve onların büyük serdarlarının silahları yanına koydurmuştur. Tarîkat şeyhlerine olan ilgisine dikkat çeken Atâî onun hakkında; “Kanûnî Sultan Süleyman hâtır-nüvâz-ı âyân-ı tarîkat ü hakîkat (tarîkat ve hakikat erbâbının gönlünü hoş eden), padişah-ı âlî-himmet idi.” tanımlamasında bulunmaktadır.4

Bizzat kendi ifadesiyle Kanûnî Sultan Süleyman yüzden fazla şeyhle görüşmüş, Mevleviyye, Nakşbendiyye, Halvetiyye ve Bayramiyye’den zikir almıştır. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde tarîkatlara ve şeyhlere önceki dönemlere nazaran daha fazla imkânlar sağlamıştır. Şeyhlere berât verilmiş, şeyhlerin adına tekkeler kurulmuş, meşâyıha vakıf tahsis edilmiş ve meşâyıh vergiden muaf tutulmuştur. Bu dönemde bir kısım şeyhlere maaş bağlanmış, genelde ulemâya verilen kimi görevler bu dönemde şeyhlere de verilmeye başlanmıştır. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde şer’î ölçülere riâyet eden Sünnî tarîkatlar devlet desteğini elde etmiş, hızla gelişip yayılma fırsatı edinmiştir.5

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin türbesini ziyâreti esnasında sandukasının saçaklarını öpen Kanûnî Sultan Süleyman, ziyâretten sonra Mesnevî-i Şerîf okumuş, semâ eden dervişlerin meclisine iştirâk etmiş ve hayatı boyunca Mevlevî zümrelere yakınlık göstermiştir. 1539-1542 yılları arasında Şeyhülislâmlık görevini yürüten Şeyhülislâm Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi, Mevlânâ’nın kâfir olduğuna dair bir fetvâ yazıp kendisine gönderdiğinde, bu fetvaya çok üzülmüş ve:

Âşığa ta’n eylemezdi müftî-i bisyâr-fen,

Fenn-i sırr-ı aşktan bilseydi bir mikdâr fen,

Şeyhulislâmım diyen, bir tıfl-ı ebcedhân olur,

Mekteb-i aşkında ol yâr, edicek izhâr-fen.

dörtlüğünü yazarak Çivizâde’yi tenkit etmiş, daha sonra da onu şeyhülislâmlıktan azletmiştir.

Kanûnî’nin Mevleviyye yanında irtibat içerisinde olduğu ikinci önemli tarîkat Nakşbendiyye idi. Babası Yavuz Sultan Selim’in çok güvenip sevdiği hocası Nakşbendiyye’den Halim Çelebi (ö. 922/1516), aynı zamanda Kanûnî’nin eğitimini de üstlenmiştir. Nakşî şeyhlerinden Şeyh Mahdûmî’den zikir telkini almıştır. Nakşbendiyye ricâliyle gençliğinde başlayan ilişkisini, tahta geçtikten sonra da devam ettirmiştir. İlk seferi olan Belgrad seferi sırasında (927/1521) askerin mâneviyâtını yükseltmede çok mühim yardımını gördüğü, Nakşbendiyye’den Yorgancı Emir Efendi’ye (ö.977/1569) sefer sonrası günlük 50 akçe maaş bağlamak istediğinde şeyh bunu reddetmiştir.6 Kendisini sık sık saraya davet ederek tesirli sohbetlerinden saray erkânının da istifade etmesini sağlamıştır. Yorgancı Emir Efendi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir karaktere sahipti. Etkili konuşmalarıyla dinleyenlerin kalbini âdetâ muma çevirirdi. Bu özelliğinden dolayı Kanûnî Sultan Süleyman kendisine ayrı bir önem verirdi.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın hürmet edip irtibat kurduğu bir diğer şeyh, Bayramiyye meşâyıhınden Mehmed Üftâde (ö.988/1580) olmuştur. Menkabeye göre Şeyh Üftade bir ara üç dört dervişiyle birlikte padişahı ziyâret etmiş, sohbet sırasında Kanûnî, şeyhın Bursa’daki tekkesi için birkaç köy vakfetmek istediğini belirtip kendisinin de oğulluğa (müridlik) kabul edilmesini istemiştir. Şeyh Üftade de vakıfları nazikçe reddetmiş, ancak padişahın oğulluk talebini kabul etmiştir.7

Kanûnî’nin irtibat kurduğu bir diğer Bayramiyye şeyhi, Bayramiyye-yi Melâmiyye’den Ali Alâaddin Aksarayî’dir (ö. 944/1537-38). Birinci İran Seferi’ne giderken Konya’da ziyâret eden Kanûnî, Ali Aksarayî’yi dönüşte de ziyâret etmiş, kendisine emlak ve tarlalar vermek istediğini söylemiş, fakat Aksarâyî bu bağışları kabul etmemiştir. Benzer bir şekilde üçüncü İran Seferi’ne (1553-55) hazırlanırken, 1000 altın gönderip sefere katılmasını istediği Amasyalı Şeyh Nuh (ö. 977/1569), “Bu parayı tâlibi olanlara versinler. Maksat duâ ise, biz vazifemizi biliriz.” diyerek padişahın ihsanına karşı müstağnî davranmıştır.8

Bayramiyye meşâyıhınden Bahâeddinzâde (ö.952/1545), Kanûnî’nin sadrazamı İbrahim Paşa zamanında yapılan bazı yanlış işleri konuşmuş, rahatsızlığını dile getirmiştir. Sevenleri şeyhi doğruları doğrudan ve net bir şekilde konuşmasının başına iş açacağından, sadrazamın kendisine zarar vermesinden korkmaya başlamıştı. Sevenlerinin bu korkularına karşılık Şeyh Bahâeddinzâde şu sözleriyle âdetâ sadrazama meydan okumuştur: “Gerçekleri açıklıyorum diye bana nasıl bir cezâ verecek? Öldürecek olsa, bu bizim için şehâdet rütbesine ermektir. Hapsedecek olsa, bu yolumuz olan uzlet ve halvettir. Sürgüne gönderse, bu da hicrettir. Her üç halde de Allah’tan sevap umarım.”9

Kanûnî Sultan Süleyman, padişahlığının ilk yıllarında bazı iç isyanlarla uğraştı. Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’in Şam Valisi olarak atadığı Canbirdi Gazeli’nin çıkardığı isyan bunlardan ilkidir. Amacı Memlük devletini yeniden kurmak olan Canbirdi Gazeli, 1521 yılının Ocak ayında Dulkadiroğullarından Şehsuvaroğlu Ali Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından bozguna uğratılarak yakalandı ve idam edildi.

Kanûnî Sultan Süleyman, sonraki yıllarda yine Mısır’da sadrazamlık hakkının kendisinde olması gerektiğini savunan Ahmet Paşa, Anadolu’da Safevîlerin desteğiyle ortaya çıkan Kalender Çelebi ve vergi sistemini bahane ederek ayaklanan Baba Zünnûn (1527) isyanlarıyla uğraştı. Çıkan bütün bu isyanlar Osmanlı kuvvetleri tarafından başarıyla bastırıldı.

Safevî Hânedânı’nın Şîîliğe dayalı anlayış ve propagandaları, II. Bâyezîd ve Yavuz dönemlerinde olduğu gibi, Kanûnî devrinde de zaman zaman devam etti. Muhtelif zamanlarda İran ile yaptığı değişik çatışmalar neticesinde, Şîîliğe karşı dikkatli siyaset izleyen Kanûnî de, seleflerinin yaptığı gibi, Şîî akâidi ile mücâdele için, tarîkat erbâbını bu yola tevcih etmeye ayrı bir önem vermiştir. “Şer’î esaslara aykırı tarîkat anlayışını sapıklık”10 telakkî eden ve bulundukları her yerde Şîî akîdesine karşı olan ve Sünnîliği ile temâyüz eden Nakşbendîler ile diğer Sünnî tarîkat sâliklerini himâye ederek Anadolu’nun vahdetini temine gayret sarfetmiştir.11

Bâtinî ve Şîî faaliyetlerine karşı Nakşbendiyye meşâyıhından istifâde etmek isteyen Kanûnî Sultan Süleyman, Kalenderîleri tenkilden sonra, Seydi Gâzî Zâviyesi’ne, Nakşî şeyhlerinden Şeyh Enverî (ö.973/1565)’yi tayin etmekle, bu fikri gerçekleştirmeye çalışmıştır.12

Sultan Süleyman zamanında, Hacı Bektaş neslinden geldiğini iddia eden bir Kalenderînin, etrafına topladığı dervişlerle kıyâm etmesi, devletin başına bir gâile açmış ve isyan İbrahim Paşa tarafından bastırılabilmiştir.13

Dipnot

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

1.    Reşat Nuri Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, İz Yayıncılık, İstanbul, s. 263.
2.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 263.
3.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 250-255.
4.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 263.
5.    Tabakoğlu, (2016), Nureddinzade, s. 31-32.
6.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 242.
7.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 243, 254.
8.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 242.
9.    Öngören, (2000), Osmanlılarda Tasavvuf, s. 243-244.
10.    İmam-ı Rabbani, (1986), Mektubat, I/136.
11.    Kufralı, (1949), “Molla İlâhî ve Kendisinden Sonraki Nakşbendiyye Muhiti”, III/145.
12.    Kufralı, (1949), “Molla İlâhî”, III/145;Gündüz, (1983), Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, s. 65.
13.    Gündüz, (1983), Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, s. 65.

Sayfayı Paylaş