ŞEHİRLERİN ANASI: MEKKE-İ MÜKERREME

"İbadet eksenli bir şehirdir Mekke. Hayat namaz vakitlerine göre tanzim edilir bu emin beldede. Namaz vakitleri yaklaştığında herkes işini gücünü bırakarak Rabb'ine kulluğa koşar. Şehrin cadde ve sokaklarından adeta bir insan seli akar Mescid-i Haram'a doğru. Dünyanın en büyük mescidi Mescid-i Haram¸ Kâbe¸ Arafat¸ Safa¸ Merve¸ Mina¸ Müzdelife gibi mekânlar bu kutlu beldede bulunmaktadır. Hepsinin sembolik mânâları da mevcuttur."


Mukaddes şehirlerin ilkidir Mekke; gelmiş geçmiş bütün şehirlerin anasıdır.  İnsanlık tarihi kadar eskidir mâzisi. Medeniyetin kutlu membaıdır. Bu yüzden “Ümmü›l-Kurâ (Şehirlerin anası)”¸ “Ümm-ü Rahm (Rahmet anası)” gibi üstün sıfatlarla vasıflandırılmıştır.


Peygamberler şehridir Mekke. Nice Hak ve hakikat dostu gelip geçmiş bu topraklardan. Vahyin ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın doğduğu ve ömrünün dörtte üçünü¸ peygamberliğinin en zorlu on üç yılını geçirdiği belde-i tayyibedir. Yeryüzünün maneviyat merkezidir. Onu¸ kardeşleri Medine ve Kudüs takip eder.


Tarihî bir şehir olan Mekke¸ gönülleri tutuşturan bir meşaledir. Beldelerin en güzelidir. Peygamberlerin ölümsüz hatıralarını hafızasında taşıyan kutlu bir mekândır. Onların dayanılmaz çilelerine şahittir. Rahmet tecelligâhıdır. Vahiy çeşmesinin nurlu oluğudur.


Mekke; medeniyetin beşiği¸ Hak ve hakikatin eşiğidir. O Mekke ki Müslümanların kıblegâhı Kâbe'yi içinde barındırmaktadır. Mekke¸ Hak gelince batılın zail olduğu yerdir. Allah'a yaklaşanlarla¸ Allah'tan uzaklaşanların mücadelelerine ev sahipliği yapmıştır.


Mekke¸ coğrafî olarak Arap Yarımadası'nın batısında bulunan eski Hicaz bölgesinde¸ Kızıldeniz'in doğusunda konumlanır. Riyad ve Cidde'den sonra ülkenin üçüncü büyük şehridir. Bu kutlu şehrin bilinen ilk adı¸ Kur'an'da da geçtiği üzere¸ Bekke'dir. Bu ismin bütün şehre mi¸ yoksa sadece Harem kısmını kapsayan belli bölgeye mi verildiği konusunda farklı görüşler mevcuttur. Büyük coğrafyacı Batlamyus bu şehre “Macoraba” demiştir.



Mekke'ye Doğan Güneş ve Hicretin Ayak Sesleri


Dünyanın onca tabiat güzellikleriyle dolu yerleri dururken Mekke'nin İslâm'ın maneviyat merkezi kılınması ibretlerle doludur. Rabb'imiz nakış nakış işlediği tabiat manzaralarını değil de¸ toprak ve kumdan ibaret olan bu kuru coğrafyayı Müslümanlara sevimli kılmıştır. Bunun derin manevî sırları vardır. Dünyevî güzellikleri barındırmayan bu coğrafya¸ mü'minlerin izan ve idraklerinde yepyeni ve geniş uhrevî pencereler açmaktadır. Mekke bu hâliyle insanı özüne¸ sadeliğe¸ huzura ve sükûnete davet etmektedir.


Mekke¸ Peygamberimiz (s.a.v.)'in doğumuyla büyük bir değişime uğramıştır. Kutlu Nebi'yle tazelenmiş¸ yenilenmiş ve nurlara gark olmuştur. Onun peygamberliğiyle birlikte tevhide aykırı inançlarla çetin bir mücadele dönemi başlamıştır. Rasûl-i Ekrem¸ İslâmiyet'i önceleri gizlice tebliğ etmiş. Daha sonra açıktan tebliğ yapılsa da bu durum müşriklerin mukavemetiyle karşılaşmıştır. Başta Rasûlullah olmak üzere¸ o zamanlar sayıları az olan diğer mü'minler Mekkeli müşriklerin şiddetli hücumlarına ve işkencelerine mâruz kalmıştır. Bu durum karşısında bazı Müslümanlar Habeşistan'a hicret etmiştir. Baskı ve işkenceler çoğalınca İslâm'ın Mekke'de tebliğine imkân kalmadığını gören Rasûl-i Ekrem¸ Akabe Biatları'ndan sonra ashabına Medine'ye hicret için izin vermiştir. Belli bir zaman sonra kendisi de¸ çok sevdiği Mekke'den ayrılmak durumunda kalarak¸ Medine'ye hicret etmiştir.



Kulluğun ve İbadetin 7/24 Devam Ettiği Kutlu Bir Beldedir Mekke


İbadet eksenli bir şehirdir Mekke. Hayat namaz vakitlerine göre tanzim edilir bu emin beldede. Namaz vakitleri yaklaştığında herkes işini gücünü bırakarak Rabb'ine kulluğa koşar. Şehrin cadde ve sokaklarından adeta bir insan seli akar Mescid-i Haram'a doğru. Dünyanın en büyük mescidi Mescid-i Haram¸ Kâbe¸ Arafat¸ Safa¸ Merve¸ Mina¸ Müzdelife gibi mekânlar bu kutlu beldede bulunmaktadır. Hepsinin sembolik mânâları da mevcuttur.


Alabildiğine dağlık bir şehirdir Mekke. Şehrin etrafında on iki bin dağ ve tepe olduğu söylenir. Bu tepelerden¸ görüş alanı en güzel olanı Handeme'dir. Bu kutlu şehri bir de hâkim bir noktada bulunan Handeme Tepesi'nden seyretmeli doyasıya. Ölümsüz ruhunu¸ pörsümüş ruhumuza katmalı ve öylece ölümsüzlüğe kanatlanmalıyız. Onun sadeliğinde ve saflığında kulluğun şahikasına doğru yol almalıyız. Fâni olan her şeyi elimizin tersiyle itmeliyiz.


Mekke'de dağ taş hâl diliyle konuşur sanki. Hepsinin de söyleyecek sözleri vardır biz fânilere. Ne çok görmüş geçirmişlerdir. Dar vakitlerde meleklerle omuz omuza vermişlerdir.


Ufuk boyunca sıralanan mahzun ve sır küpü dağlar¸ üzerlerinde koyun otlatan kutlu nebilerine şahitlik eder. Nur Dağı'nda Alâk Suresi'nin ilk ayetleri yankılanır hâlâ. Sevr Mağarası'nın girişinde yuva yapan bembeyaz güvercinleri görür gibi olursunuz. Cennetü'l-Mualla¸ kutlu sakinleriyle ve lisan-ı hâl ile nice nasihatler fısıldar fânilerin vicdan ve izân kulağına. Taif yolu üzerindeki Arafat Meydanı sonsuzluğu çağrıştırır bakan gözlere. Burada beyazlara bürünmüş insanlar masumiyetin remzidir sanki. Müzdelife'de vakfeye durmuş binlerce insan İslâm kardeşliğinin timsalidir. Mina'da hep bir heyecanlı bekleyiş vardır.


Mekke biraz da kutlu Nebi'ye döşek olan Nur Dağı ve vahyin ilk durağı olan Hira Mağarası demektir. Hira'nın taşları dile gelse de anlatsa o ilk vahiy heyecanını. Arzı¸ semayı ve karanlık yürekleri aydınlatan ayetlerin saçtığı ışık kuşatsa kâinatı boylu boyunca.


Sırlar küpüdür Nebi'nin yurdu Mekke. Sevr Mağarası'nın beyaz güvercinleri ve örümcekleri nice sırlara sahiptir. Zemzem suyu¸ çöl sıcağında bunalanlara inşirah neşvesi katmaktadır her gün. Kızgın güneş altında yanıp tutuşanlara bahar serinliği sunmaktadır.



Mekke'nin Kalbinde¸ Mescid-i Haram'da Mahşerin Provası: Hac


Mekke¸ Müslümanların kutsal şehridir. Gönüllerin payitahtı olan Mekke¸ Hakk'a ve hakikate çağrıdır. Mecnunların Leyla'sıdır. Karanlığa doğan güneştir. Gönül gönderindeki tevhit bayrağıdır. Mekke lahutî bir çağrıdır. Kâbe-i Muazzama¸ bunun somutlaşmış hâlidir.


Mekke hac farizasının yerine getirildiği mukaddes bir mekândır. Hac¸ mü'minin özüne iltica etmesidir. Yani bir gurbet değil¸ sılanın ta kendisidir. Mü'minlerin Kâbe'ye veda eylerken kirpiklerinin ıslanması da sıladan gurbete dönüşün yürekteki yansımasıdır.


Hac bütün insanlığa ilâhî bir barış ve dostluk davetidir. Rabb'imiz hacla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Orada apaçık nişâneler¸ (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi¸ Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki¸ Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.” (3/Âl-i İmran¸ 97)


Hac bir semboller zinciridir. Bu zincirin halkalarından biri tavaf¸ biri sa'y¸ biri şeytan taşlama¸ biri Arafat'ta vakfeye durmadır. Bunlar sembolik görevlerdir. Mühim olan o sembollerin ne ifade ettiğidir. Zira hacdaki her ibadetin ve şeklin sembolik bir anlamı mevcuttur. Mikat ihrama girme noktasıdır. İhram makam¸ mevki gibi bütün sosyal statülerden arınmak¸ sadece kul kimliğiyle var olmaktır; Arafat'ta bembeyaz ihramlar içinde mahşeri ve dirilişi yaşamaktır. Telbiye davete icabet edildiğinin dile getirilişidir.


“Beytullah” da denen Kâbe'nin birleştirici ve bütünleştirici sembolik bir anlamı da bulunmaktadır. Kâbe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf¸ kâinatın ve yaratılışın özetidir; teslimiyetin ve ilâhî kadere boyun eğişin sembolüdür. Hacer-i Esved'i selâmlama¸ Allah'a vermiş olduğu ahdi yenileme anlamına gelmektedir. Sa'y¸ Hz. Hacer'in oğlu İsmail için su ararken bu iki tepe arasında koşma hatırasının canlandırılmasıdır. Arafat'ta vakfeye durmak dirilişi¸ mahşeri¸ mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi¸ ölmeden önce ölmeyi¸ hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmektir. Vakfe¸ şahsın dünyevî duruşunu kontrolden geçirmesidir.


Müzdelife¸ şeytana atılacak taşların toplandığı ve son vakfenin yapıldığı mekândır. Mina¸ Hz. İbrahim ile oğlu İsmail'in¸ Allah'a olan aşklarının sınandığı yerdir. Burada şeytan taşlanır. Şeytan taşlama¸ Hz. İbrahim'in kendisine engel olmaya çalışan şeytana taş fırlatmasını sembolize eder. Mina'da kurbanlar kesilerek Allah'a teslimiyetin zirvesine varılır.


Kurban haccın şükrüdür; şeytana karşı yapılan savaşta kazanılan zaferi kutlamaktır. Ziyaret tavafı ise haccın muteberliğini kâinatın sultanına mühürlettirmektir. Hacda dilleri¸ renkleri¸ ırkları¸ ülkeleri¸ kültürleri¸ sosyal ve ekonomik durumları farklı olan milyonlarca Müslüman¸ aynı inanç ve duygular içerisinde kardeş olduklarını bütün insanlığa ilân eder.  


Her yıl milyonlarca Müslüman¸ Beytullah'ı da içine alan Mekke'yi ziyaret ederek hac ve umre ibadetini yapar. Hac dünyanın hayhuyundan uzaklaşmak ve arınmak için iyi bir fırsattır. Bu kutlu yolculukla birlikte gönüller Beytulah'a akar. Bu tabiî merasim mahşerin bir çeşit provasıdır. Her ırktan¸ her dilden ve her coğrafyadan insan¸ burada İslâm kardeşliği paydasında bir araya gelir. Burada aradıkları ebedî huzura ve sükûna kavuşurlar.



Hâkimü'l Harameyn'den Hâdimü'l Harameyn'e Hicaz'ın Osmanlı Yılları


Mısır 1517'de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılınca Hicaz bölgesi de hâkimiyetimize girdi. Osmanlı padişahları sultanlığın yanında bir de halifelik makamı kazanmış oldular. Bununla ilgili anlatılan çok hoş ve ibretamiz bir anekdot vardır: “Yavuz Sultan Selim bir Cuma günü Kahire'de bir camiye gider. İmam efendinin vaazını dinlemeye başlar. Hoca “Hakimü'l Haremeyn (Mekke ve Medine'nin hâkimi/sahibi) olan hükümdar” diye övgü dolu sözlerini sürdürür. Bu durumu kabullenmeyen Yavuz¸ ayağa kalkarak ‘Ben Hakimü'l Haremeyn (Hicaz'ın sahibi) olamam. Oranın sahibi Allah'tır. Ben olsam olsam ‘Hadimü'l Haremeyn' (Hicaz'ın hademesi/hizmetkârı) olurum.' diye cevap verir. Mısır seferinden sonra padişahlar kendi kararlarının ve devlet mührü onaylı olan fermanlarının ilk satırı arasına “Ben ki Hadimü'l Haremeyn-i Şerifeyn” sözlerini yazdırırlar. Hicaz'ın¸ yani “Allah'ın kulu ve hizmetçisi” olduklarını belgelere yansıtırlar. Son padişah Vahdettin 1922 yılında Türkiye'yi terk edinceye kadar bu deyim fermanlarda hep yazılı kalır. 


Hicaz'a egemen olan Osmanlılar tarih boyunca bu kutsal topraklara çok hizmet etmişlerdir. Fakat ecdadımız Osmanlılar¸ Mekke'nin Memlükler zamanındaki statüsünü değiştirmemişlerdir. Mukaddes topraklardaki asayişi ve hâkimiyeti Mekke emîrleri vasıtasıyla sağlamaya çalışmışlardır. Haremeyn'de yaşayan halkın ihtiyaçlarını titizlikle karşılamışlardır.


Osmanlılar İslâm'ın doğuşuna şahitlik eden Mekke'yi imar etmişlerdir. Osmanlı döneminde Mekke'yi korumak için sur'a ilâve olarak 2001'de yıktırılan Ecyâd¸ Fülfül ve Hind Kaleleri inşa edilmiştir. Vakıflar sayesinde idarî binalar¸ mescitler¸ medreseler¸ tekkeler¸ zâviyeler¸ ribâtlar¸ misafirhaneler¸ imaretler¸ karantinalar¸ sıhhiye idareleri ve sebiller yapılmıştır. Yine Osmanlı devrinde sel yataklarının yolları değiştirilerek Kâbe ve Mescid-i Harâm'a gelebilecek zararlar en aza indirilmiştir. Osmanlı Mekke'ye gözü gibi bakmıştır. 


Mekke'nin Fethi


Müşriklerin taşkınlıkları yüzünden tebliğ vazifesi Mekke'de iyice çıkmaza girince Rasûlullah Efendimiz Allah'tan aldığı emirle Medine'ye hicret etmişti. Fakat bu keyfi bir gidiş değil¸ hüzün dolu bir göçtü. Neleri varsa geride bırakmışlardı. Her gidişin bir dönüşü olacağı umuduyla ayrılmışlardı Mekke'den. Yüreklerinin bir tarafını doğup büyüdükleri¸ hatıralarını sakladıkları bu şehirde bırakmışlardı. Tabir caizse¸ gözleri arkada kalmıştı.


Zamanın nice müjdelere gebe olduğu bilinmez. Gün dolanır yıllar geçer; geçen zaman sürprizleri de beraberinde getirir. Nitekim öyle de oldu. Medine'de ayakları yere basan İslâm¸ büyüdü serpildi. Böyle bir durumdayken Mekkeliler Hudeybiye Antlaşması'nı çiğner. Bunun üzerine Peygamberimiz on bin kişilik bir orduyla Medine'den yola çıkar. İslâm ordusuyla Mekke'ye girer. Ciddi bir direnişle karşılaşmaz. Rasûlullah¸ kimseye dokunulmasına müsaade etmez¸ genel af ilân eder. Kâbe'deki 360 putu kaldırır. Beraberindeki Müslümanlarla hasretini duydukları Kâbe'yi tavaf ederler. Böylece yürekleri kavuran bir hasret¸ vuslatla son bulur.


Peygamberimiz Kâbe'de verdiği hutbesinde halka söyle seslenir: “Benim hâlimle sizin hâliniz¸ Yusuf'un kardeşlerine dediğinin tıpkısı olacaktır. Yusuf'un kardeşlerine dediği gibi ben de diyorum: ‘Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah¸ sizi bağışlasın. O¸ merhamet edenlerin en merhametlisidir.' (12/Yusuf¸ 92). Gidiniz; sizler serbestsiniz.”


Mekke'nin fethi İslâm tarihinin dönüm noktalarından biridir. Tabir caizse bir milâttır. Milâdî yılbaşına rastlayan bu kutlu hadise¸ Müslümanlar için fevkalâde önemlidir.



Dünyanın Kalbi Mekke¸ Mekke'nin Kalbi Kâbe


Nasıl ki Mekke dünyanın kalbiyse¸ öyle de Kâbe¸ Mekke'nin kalbi mesabesindedir. Burası zamandan ve mekândan münezzeh olan yüce Allah'ın manevî evidir¸ beytullahtır. Gök ehlinin ziyaretgâhı olan beyt-i mamurun dünyadaki numunesidir. Huzurun ve sükûnun tek adresidir. Mü'minlerin dil ve ırk özelliklerini bir kenara iterek kardeş olduğu mekândır.


Hz. Âdem tarafından inşa edilen Kâbe¸ Nuh tufanında yıkılınca Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yeniden inşa edilmiştir. O günden beri siyahıyla beyazıyla bütün insanlık bu kara donlu eve akmaktadır. Öte yandan Rabb'imiz bu kutlu mekân için şöyle buyurmaktadır:


“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev¸ Mekke'de¸ dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir. Orada apaçık deliller vardır¸ İbrahim'in makamı vardır; kim oraya girerse¸ güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe'yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse¸ bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.” (3/Âl-i İmran¸ 96-97)


Mekke'nin kalbi olan Kâbe¸ coşku ve heyecanın doruğa çıktığı¸ “Lebbeyk¸ Allahümme lebbeyk¸ Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne`l-hamde ve`n-ni`mete leke ve`lmülke lâ şerike leke / Tekrar tekrar icabet sana Ya Rabbi¸ tekrar icabet sana¸ tekrar icabet sana. Senin ortağın yoktur. Her emrini ifaya hazırım. Hiç şüphe yok ki¸ hamd ve nimet sana mahsustur. Mülk (kâinatın mutlak hükümranlığı) senindir. (Bunların hiç birinde) senin ortağın (ve benzerin) yoktur).” nidalarının yerleri ve gökleri inlettiği ve ruhları kuşattığı kutlu bir diyardır.


Müslümanlar için mühim olan¸ Kâbe'nin maddesi değil¸ ifade ettiği sembolik anlamdır. Kâbe'ye Allah'ın evi anlamına gelen”Beytullah” denmiştir. Kübik bir şekil arz eden Kâbe'nin arka duvarlarının uzunluğu 12¸ diğer iki duvarının uzunluğu 10¸ yüksekliği ise 15 metredir. Mescid-i Haram'ın tam ortasında konuşlanmıştır. Kâbe'nin güneydoğu köşesindeki “Hacerü'l-Esved” namıyla bilinen siyah parlak taşın cennetten geldiği söylenir.


Yeryüzünün ilk mescidi olan Kâbe¸ mabetlerin anasıdır. İnsanlığın atası Hz. Âdem'in inşa ettiği kutlu bir binadır. Onun içindir ki bu kutlu yapıyı ziyaret etmek bir çeşit sıla-i rahimdir. Dünyevî endişelerden arınarak (s)özüne dönmektir. Ana rahmindeki sadeliğe ve temizliğe iltica etmektir. Yükselişi tevazuda¸ sadelikte ve kullukta aramaktır. Hak ve batılı birbirinden ayıran vicdanının sesini dinleyip kör nefisle muhasebe yapmaktır. Hakk'a sığınmak¸ merhamet sahibine rücu etmektir. Binleri elinin tersiyle itip Bir'e sarılmaktır.


Her yıl milyonlarca Müslümanı güler yüzle ağırlayan Kâbe¸ batıldan Hakk'a ve hakikate dönüşün miladıdır. Yolunu kaybedenlere ve arafta kalanlara sırat-ı müstakimdir.


Kâbe¸ bir annenin yavrusunu sardığı gibi sarıp sarmalar sizi. Burada müminlerin üzerine yağan rahmet yağmurları hiç dinmez. Dua ve yakarışlar asumana merdiven olur.


Mescid-i Haram'ın ortasında yer alan Kâbe-i Muazzama¸ rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı¸ merhamet duygularının sular seller gibi coştuğu¸ sulh ve selametin hayatın esasını teşkil ettiği¸ İslâm kardeşliğinin merkez alındığı¸ zengin fakir¸ güzel-çirkin¸ köle-hür ayrımının yapılmadığı¸ herkesin eşitlendiği¸ duaların reddedilmediği¸ âminlerin semaları titrettiği mukaddes bir yerdir. Kupkuru çölün ortasında adeta bir maneviyat vahasıdır; tevhit çeşmesidir. Burası sultanla kölenin yan yana¸ tek Allah'a secde ettiği yerdir. Dünya malının¸ makam ve mevkinin kör ettiği gözler burada açılır. Kul arınıp fabrika ayarlarına döner.


Dünya¸ ay ve yıldızlar güneşin etrafında nasıl dönüyorsa Müslümanlar da Kâbe'nin etrafında ilâhî bir aşkla dönerek aydınlanıyor. Böylece kalplerini dünya kirlerinden arındırıp; masivayı terk ediyorlar. Allah'ın ve onun ilâhî mesajı olan Kur'an'ın bendesi oluyorlar.



Mekke Müzesi'nde Şerefli Bir Mâziyi Soluklanmak


Mekke'nin zengin tarihî dönemini ve kıymetli mâzisini yakından görmek için Mekke Arkeoloji Müzesi'ni ve Mekke Müzesi'ni ziyaret etmek gerekir. Mekke Arkeoloji Müzesi'nde sizi yontma taş devrinden kalma çeşitli kesici aletler¸ ev eşyaları¸ sikkeler¸ taş üzerine yazılan hat sanatı eserleri ve birbirinden kıymetli el yazması Kur'an-ı Kerimler karşılar. Mekke Müzesi'nde ise Kâbe-i Muazzama'da ve Ravza-ı Mutahhara'da dünden bugüne kadar kullanılan kadim eşyalar titizlikle saklanmaktadır. Kanunî Sultan Süleyman'dan kalma direk başlıkları¸ minber alemi¸ Kâbe kapıları¸ Kâbe örtüleri; 3. Murat'tan kalma Hacerü'l-Esved muhafazası; yine Osmanlı'dan kalan mihrap¸ arma ve eski direkler burada sergilenmektedir. Bunların yanında Kâbe'nin yenileriyle değiştirilmiş eski direkleri¸ İbrahim Makamı'nın eski muhafazası ve mermer taşları da buradadır. Öte yandan İkinci Abdülhamit Han tarafından yaptırılan altınoluğun eski kapısı¸ anahtar ve kilitleri de burada ziyaretçilerini bekliyor.

Sayfayı Paylaş