Önder İnsanlar Allah Dostları
“Bir diğer sınıf ise sâbikûn, önde olanlar.”[1] İnsanların kendilerine gelen peygamberlere iman noktasında ve dindarlık tecrübeleri bağlamında tekdüze olmadıkları bilinen bir gerçektir. Zira Kur’an, insanları inanç noktasında, mü’min, kâfir ve münafık şeklinde, dindarlık tecrübesi bağlamında ise sâlih, müttaki, ebrar, veli, sâbikûn veya fasık, asi, sapkın veya facir şeklinde tasnif eder. Örneğin; Vâkıa Sûresi’nde kıyamet günü insanların yemîn ashâbı, şimâl ashâbı ve sâbikûn/önden gidenler olarak üç zümreye ayrılacağından söz edilir. Sâbikûn hakkında farklı görüşler ortaya atılmış olsa da[2] yemîn ashâbının kitabını sağından alan cennet ehli, şimâl ashâbının kitabını solundan alan cehennemlikler olduğuna dair bir ihtilaf yoktur. Kur’an’da geçen bir kavramı anlamanın en sağlıklı yolu yine Kur’an’a müracaat etmektir. Buna göre Tevbe Sûresi sâbikûn zümresini Ensar ve Muhâcir, onlara en güzel şekilde tâbi olanlar, Allah’ın hükmüne rızâ gösteren ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimseler şeklinde vasıflandırır.[3] Sâbikûn, Allah yolunda ve Allah’ın rızâsına muvâfık işlerde önde gidenlerdir ve sayıları azdır.[4] Sâbikûn zümresinin cennet beklentisinden ve cehennem korkusundan âzâde oldukları da söylenebilir. Onlar Allah’a yakınlık ve vuslatın peşindedirler. Nitekim Vâkıa Sûresi 11 ve 12. âyetlerde, sâbikûn kimselerin Naim Cennetlerinde, ilâhî yakınlığa erişmiş kimseler oldukları ifade edilir. Sûfîlere göre sabikûn, hakikate yönelen, yaklaşan ve ulaşan kimselerdir.[5] Takdir edileceği üzere hakikate ulaşma, yönelme ve yaklaşma hali ile mümkün olacaktır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.)’e sâbikûn zümresi sorulunca “Onlar kendilerini kaybedecek şekilde Allah’ın zikrine dalmış kimselerdir. Zikir onların yüklerini hafifletti. Kıyamet gününde ilâhî huzura yükleri hafif olarak geldiler.” buyurmuştur.[6] Sâbikûn zümresinin azlığından söz edildi. Ancak az ile yok arasında az da olsa fark var olduğunu ifade etmeliyiz. Zira bazı sûfîler nesh âyetinde[7] unutturulduğu zaman yerine misli veya daha hayırlısı getirilecek olan âyeti, velî olarak yorumlar.[8] Benzer şekilde İmâm-ı Rabbânî de bir halifesini,[9] bir başka mektubunda da oğlunu[10] Allah’ın âyetlerinden bir âyet şeklinde tavsif etmiştir. Ashâb-ı Kehf’in âyet olarak nitelendirilmesi de[11] insanların âyet olarak nitelendirilebileceğinin Kur’ân’dan örneği ve delilidir. Bilindiği üzere âyet lafzı Kur’ân’da sadece literal anlamda değil delil, mucize, ibret, remz, alamet anlamlarında da kullanılır.[12] Şu halde kâinatta Allah’ın kudret ve hikmetini gösteren her yaratılmış âyet olarak nitelendirilebilir. Sûfîlerin velîleri âyet olarak yorumlaması bu bağlamda değerlendirilebilir. Nitekim son dönem Şâzelî şeyhlerinden Martin Lings velîyi diğer kutsal sanat eserleri gibi ilâhî mükemmelliğin bir tezahürü olarak görür.[13] Mezkûr âyet bağlamında velîlerin âyet olarak değerlendirilmesinin tâbiî bir neticesi, “velâyetin sona erdiği, yeryüzünde velînin kalmadığı” iddiasının reddedilmesidir. Ahmed İbn Acîbe, “Eğer bir şeyh bulsak nefislerimizle herkesten çok mücâhede ederiz.” diyerek kâmil şeyhlerin kalmadığını iddia eden veya bir terbiye şeyhi bulma niyeti ve gayretinde olmayan kişileri, peygamberlerine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda cihâd edelim.”[14] diyen İsrailoğullarına benzetir.[15] Nitekim onlar, kendilerine bir melik gönderilip savaşmaları emredilince -azı hariç- melikleri beğenmemiş, savaştan kaçmışlardır.[16] Şu halde nefisle cihâddan yani manevî terbiyeden kaçanlar erliğin yüzsuyunu dökenlerdir. Bunlar Allah yolundan geri kaldıkları gibi başkalarını da alıkoyarlar.[17] İrşâddan geri kalmalarını mürşidin yokluğu iddiası ile perdelerler. Bunlar seyr ü sülûke kabiliyetli yaratıldıkları halde, ibâdet ve amellerine güvenip kendilerini kâmil zannederek Rabblerinin kendilerine verdiği irşâd olma kabiliyetini kullanmamakla aldanmışlardır.[18] Darda kalıp kendisine yönelen bir katile bile yol gösteren Allah,[19] samimi bir şekilde kendisine yönelen ve kemâli talep eden kuluna da bir velî kul-mürşid vesilesi ile yol gösterecektir. “Sâdık ol! Mürşid bulursun.”[20] [1] 56/Vâkıa, 10. [2] Bk. İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri, (Çev. Dilaver Selvi), Semerkand Yayınları, 2011, IX, s. 561-562. [3] Tevbe, 9/100. [4] İmâm-ı Gazzâlî de mürşid-i kâmilin vasıflarını anlatırken onların Kibrit-i Ahmer’den bile az bulunacaklarını ifade eder. Bk. Gazzâlî, Hak Yolcusuna Öğütler Ey Oğul / Eyyühe’l-Veled Ledünni İlim Risâlesi, Asım (Çev. Cüneyd Köksal), İstanbul: Büyüyen Ay, 2017, s. 42; İhyâu Ulumi’d-din, Endonezya: Mektebetü Kiryâta. tsz, III, s. 62. [5] İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri, IX, s. 563. [6] Müslim, Zikir, 4. Tirmizî, Deavat, 128. [7] “Bir âyetin hükmünün kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha hayırlısını veya benzerini getiririz.” 2/Bakara, 106. [8] İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri, I, s. 409. [9] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fâruk Sirhindî, Mektûbât-ı Rabbânî, (Çev. Orhan Ençakar) İstanbul, Yasin Yayınevi, 2017, II, s. 105. (61. Mektup) [10] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, I, s. 369. (306. Mektup) [11] 18/Kehf, 9. [12] Âyet lafzının anlam çerçevesi ve Kur’ân’dan örnekleri için bk. Mahmut Sönmez, “Âyet Kavramının Semantik Tahlili”, Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 7, 2016, s. 137-140. [13] Martin Lings, Tasavvuf Nedir, (Çev. Semih Ceyhan), 1. Basım, İstanbul, Nefes Yayınları, 2018, s. 62. [14] Bakara, 2/246. [15] İbn Acîbe, İbn Acîbe Tefsiri, I, s. 656-657. [16] Bk. 2/Bakara, 246-247. [17] Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî-i Şerif Tam Metin, (Çev. Süleyman Nahifî) İstanbul, Timaş Yayınları, 2014, s. 384. [18] Ahmed b. Muhammed İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd fi tefsîri’l-kur’âni’l-mecîd, Beyrut: Darü’l-Kütübü’l-İlmiyye, 2010, VIII, s. 255. [19] Allah (c.c.)’ın Kabil’e kardeşinin cesedini nasıl gizleyeceğini göstermek için karga ile yol göstermesine atıf vardır. Bk. 5/Mâide, 31. [20] İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, II, s. 169.
Hamit DEMİR
Yazar“Zanneyleme ki biz bî-vefâlık edip geçmişiz senden Biz dostumuzun bir teline bütün âlemi verseler de satmayız” Vefâ insanın verdiği sözde durması, vadini yerine getirmesidir. Hatta sadâkat duygu...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Asıl adı Mustafa olan ve doğum tarihi net olarak bilinmeyen Ruhsâtî, hayatını âşık edebiyatının yaygın olarak yaşatıldığı ve âşıklar yatağı olarak nitelenen Sivas’ta[1] sürdüren XIX. yüzyıl âşıklarınd...
Yazar: Hamit DEMİR
Eğitimci bir yazar olarak tv, radyo söyleşilerimde, seminer ve sohbet ve imza günlerimde yaptığım konuşmalarımda sevginin insan hayatındaki önemini ve sevgi hikâyelerinden bahsederim. Çünkü sevgi çok ...
Yazar: Ali ÖZKANLI
Şair, münşî ve hattat Tâcî Bey’in oğlu olan Cafer Çelebi, Amasya ve Bursa’daki tahsilinin ardından Simav’da müderris ve kadı olarak çalışmıştır. Edirne ve İstanbul’daki müderrislik görevlerinin ardınd...
Yazar: Hamit DEMİR