KİMSEYE GÖNÜL KOYMADAN GÖNLÜNÜ ORTAYA KOYANLAR
Gönül adamı olabilmek için, kimseye gönül koymadan gönlünü ortaya koymak gerekir. Elbette Rabb’in yolunda ilerlemek zorludur. Cennete giden yollar, nefsin hoşlanmayacağı bir kısım zorluklar ve engellerle doludur. “İnsanların en şiddetli belâya uğrayanları peygamberler, sonra iman güç ve seviyelerine göre diğer insanlardır.”1 Seçkinleri seçkin kılan o belâlarla sınanması ve onların o belâların üstesinden gelmesi değil midir? Hadisin başka rivâyetlerinde peygamberlerden sonra sırasıyla âlimlerin, sonra sâlihlerin geldiği bildirilmiştir. Kişi iman gücüne göre meşakkatlerle karşılaşır ve güçlü imanıyla bu meşakkatlerin üstesinden gelmesini bilir. Bu kişiler, başlarına gelen sıkıntıları imtihanın soruları olarak görürler, büyük mertebelerin ise zorlu sınavlarda gösterilen başarılarla kazanılacağını bilirler. Hz. Lokman’ın oğluna va’zında bu husus şöyle dile getirilmiştir: “Ey oğulcuğum! Namazı kıl, iyi güzel olanı buyur ve kötülük ve fenalığı önle, başına gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.”2 Elbette bunlar kolay işler değildir, ancak yapılamaz şeyler de değildir. Güçlü bir iman ve azîmete sahip olanlar bu zorlu işlerin üstesinden gelmesini bilirler. Namazı ikâme etmek, onu vaktinde, âdâb ve erkânıyla, huşû içerisinde kılmak nefse zor gelebilir. İyilikleri anlatmak ve yaymak, kötülüklerin önüne geçmek ve kötüleri engellemek bir kısım tepki ve sıkıntıları beraberinde getirebilir. Ancak insanları iyiliklerle tanıştırmanın ve onları kötülüklerden alıkoymanın zevkine varanlar için bu zorlukları aşmak hiç de zor değildir. Çünkü onlar mükâfatlarını Yüce Yaratıcı’dan bekleyen erlerdir. Namazı ikâme, Yüce Yaratıcı’nın haklarını îfâ etmeye yöneliktir. İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevi de kul haklarını ödemeye yönelik bir eylemdir. Zaten din, Rabb’in hakları ile kulların haklarını yerine getirmekten ibaret değil midir? İslâm’da davranışlara değer kazandıran niyetlerdir. Niyetlerin yeri gönüllerdir. Gönül eri önce dâvâsına gönülden inanan ve gönül veren kimsedir. Bunun için o, her söylediğini gönüllü söyler ve her yaptığını gönüllü yapar. Onun amacı Yüce Rabb’in rızâsına mazhar olmaktır. Onun beklentileri dünyevî değil uhrevîdir. Bu mertebeye gelebilmek için ise sağlam bir Allah ve âhiret inancına sahip olmak gerekir. “Sabır ve namazla Allah’a sığınıp yardım isteyin; Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve huşû duyanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir.”3 Onlar, “Rabb’ine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabb’ine kullukta hiç ortak koşmasın.”4 ilkesini şiâr edinenlerdir. Niyeti yalnızca Rabb’e kul olan ve Rabb’in rızâsını kazanmayı en büyük gaye edinen kimselerin bu yolda ilerlerken karşılaştıkları olumsuzluklardan etkilenmeleri, kırılıp gücenmeleri, yılgınlık gösterip pes etmeleri mümkün değildir. Çünkü onların düsturu şu âyetlerdir: “Biz sizi ancak Allah rızâsı için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.”5 “Ben, bu görevime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum, benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”6 Garazsız hem ivazsız, hizmet et her canlıya; Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol. İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem; Güler yüzlü tatlı dil her ağzın balı ol. diyen Hulûsi Efendi (k.s.), kimseye gönül koymadan gönlünü dâvâsına koyan ve bu şekilde gönüllere girmesini bilen bir şahsiyettir. Bu makama ermek için gönlü her türlü şirk-küfür, haset-fesat, nifak ve marazdan pak etmek gerekir. O, bu gerçeği şöyle terennüm eder: Bu kalbin hânesin pâk et misâfir gele dost sana; Musaffâ olmayan gönül o dildâra mekân olmaz. Çünkü gönül, Sultan’ın sarayıdır. Sultan ise ancak dört başı mamur olan saraya misâfir olur. Tıpkı Şems-i Sivâsî’nin (v:1597) dediği gibi: Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan; Kenz açılmaz şol gönüle tâ ki pürnûr olmadan. Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak; Padişah konmaz sarâya hâne mâmur olmadan. Yunus Emre, iki cihan saadetinin gönüller yapmaktan geçtiğini ne güzel söyler: Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı; İki cihân bedbahtı, Kim gönül yıkar ise. Ben gelmedim davi için; Benim işim sevi için. Gönüller dost evi için; Gönüller yapmaya geldim. Gönüllerin adamı olmak için, gönüllere girmek için, bu dünyadan asıl dünyamıza geçip gittikten sonra da hayırlı duâlarla anılmak için gönüllü erler olmak lazımdır. Dünyevîleşmenin çoğumuzu sarıp sarmaladığı, her şeyin bir çıkar sağlama adına yapıldığı günümüzde gönlünü dâvâsına vakfeden gönül erlerine ne kadar muhtacız! Yapılması gereken geçmişte yaşamış gönül adamlarına medhiyeler sunmaktan ibaret değil, yeni gönül adamlarını yetiştirmek ve gücümüz nisbetinde gönül adamı olma/o yolda olma gayret ve çabası içerisinde olmaktır.
Ali AKPINAR
Yazarİslâm, sorumlulukları önceleyen dindir. Sınav dünyasında önce sorumluluklarımızı bilmeli ve onları yerine getirmeliyiz ki, haklarımızı konuşabilelim. Başka kültürlerde haklar öncelenir, sorumluluklar ...
Yazar: Ali AKPINAR
Vakıf denince çoğu kere pek çoğumuzun aklına bir türbe, bir dergâh yahut tarihi bir yapı gelir. Evet, doğrudur bunlar hep vakıf eserleridir. Ama vakıf hepimizin hayatının pek çok alanını kuşatan bir k...
Yazar: Ali AKPINAR
Kehf Suresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ’nın, ‘kendisine Allah katından rahmet ve ilim verilmiş bir kul’ ile olan yolculuğunda, ‘bindikleri gemiyi delivermesi’ de oldukça dikkat çekicidir. Olay kısaca şöyle...
Yazar: Ali AKPINAR
Babası kerâmetleri ve menkıbeleri ile anılan Hz. Ali soyundan Şeyh İbrâhim, annesi Mûsa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Küçük yaşlarda anne ve babasını kaybeden Ahmed-i Yesevî, sahâbeden olduğu söylenen ...
Yazar: Ali AKPINAR