Kendimiz Olarak Kalabilmek
“İslâm ümmetinin kendine has özellikleri nelerdir?” diye bir soru yöneltilecek olduğunda, hepimizin aklına ilk olarak gelecek şeyler hemen hemen aynıdır. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibâdetleri sayarız. Dolayısıyla biz Müslümanlar diğer din mensuplarından kendimize ait ibâdetlerimiz ve kültürümüzle ayırt ediliriz.
Bu özelliklerimizi korumaya da gayret gösteririz. Çünkü değerlerimiz bizi bir arada tutar ve yabancı kültürlerin baskısı altında kimliğimizi kaybetmemizi engeller. Bunlardan uzaklaşanlar ise kendilerini ne kadar korumaya çalışırlarsa çalışsınlar, değerlerinden yavaş yavaş taviz verirler ve bulundukları ortama benzemeye başlarlar.
Kendileri olmasa bile çocuklarını muhâfaza etmeleri son derece zorlaşır. Hatta çocuklarını mâneviyat yoksunu bir dünyada kaybedebilirler. Avrupa’da yaşayan kardeşlerimiz bu acı gerçekle çok daha yoğun bir şekilde yüzleşmektedirler. Şâyet kendilerini ve çocuklarını koruyacak, değerlerine sahip çıkmalarını sağlayacak cemâatleri yoksa ne kadar mücâdele ederlerse etsinler, çevre baskın gelecek ve önce çocuklarıyla aralarında çatışmalar yaşanacaktır.
Çatışmanın ardından da evden kopma ve birbirinden uzaklaşma başlayacaktır. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan İslâm ülkelerindeki durum bu kadar olmasa bile yine de vahimdir. Acı tablo İslâmî değerleri korumanın ve canlı tutmanın ne kadar önemli olduğunu anlamamızı sağlamaktadır.
Elden Geldiğince Korunmak
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mü’minlerin yaşayış ve âdetlerini bütünüyle diğer din mensuplarından ayırmaya çalışmasının sebeplerini iyi anlamamız gerekir. Allah Rasûlü Medine’de güçlü bir devlet kurduktan ve bütün bir coğrafyaya hâkim olmaya başladıktan sonra bile “ümmetini farklılaştırmaktan” geri adım atmamıştır.
Müslümanların diğer din mensuplarından ayrı bir yaşam ve gelenek tarzı oluşturmasına çok önem vermiştir. Dünyada yeni bir medeniyet yürüyüşü başlattığı için ümmetinin diğer din mensuplarından farklı olmasına çabalamıştır; “Biz güçlendik ve bölgeye hâkim olduk, diğer hususlarla mücâdeleye gerek yok.” dememiştir.
Bilâkis devlet güçlendikçe mü’minlerin gayr-i müslimlerden yaşam tarzı itibarıyla ayrılmasına daha fazla ehemmiyet vermiştir. Çünkü o mü’minlerin bir kişilik ve şahsiyet sahibi olmalarını arzuluyordu. Bu yüzden ashâbının başka kültürlerin etkisinde kalmasını istemiyordu. Nitekim sahâbîlerini diğer dinlerin müntesiplerinin gelenek ve âdetlerinden elinden geldiğince uzak tutmuştur.
Bu açıdan baktığımızda onun şu sözlerindeki hikmeti çok daha iyi anlayabiliyoruz: “Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeyin.”[1] “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.”[2] “Bizim uygulamamıza aykırı davrananın yaptığı iş reddolunur.”[3] “Müşriklere muhâlefet edin. Bıyıklarınızı kısaltın. Sakallarınızı uzatın”[4] “Ehl-i kitâba (dinî konularda) bir şey sormayın. Sapıtmış olanlar sizi doğruya nasıl ulaştırabilir ki?”[5]
Hz. Ömer Yahudi bir arkadaşının kendisi için Tevrat’tan yazdığı özlü sözleri Allah Rasûlü’ne getirmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) ise buna o kadar üzülmüştür ki, Hz. Ömer yaptığına çok pişman olmuştur.[6] Kendisi de halîfelik günlerinde Müslümanların özellikle bayram günlerinde Hıristiyanların kiliselerine girmelerini istememiş ve imanı zayıf olanların bundan etkilenmesinin önüne geçmek istemiştir.[7]
Onlar Bizi Taklit Ediyor mu?
Burada kendimize sormamız gereken önemli bir soru bulunmaktadır: Bizler gönül rahatlığı ve hiçbir endişe taşımadan başka kültürlerin değerlerini hayatımıza katıyoruz. Onlar gibi yaşamaya çalışıyor, yetmemiş gibi bazı günlerini kutluyoruz. Bütün bunları yaparken kendimize bir saygınlık kazandırdığımızı bile düşünüyoruz.
Peki, eziklik içinde taklit ettiğimiz gayr-i müslimlerden, bir değerli günümüzü beğenmelerini ve taklit etmelerini istesek acaba buna nasıl bir cevap verirler. Veyahut da şöyle soralım: Biz Müslümanlar bizim gibi olmayanların ne kadar âdet ve geleneği varsa getirdik, taklit ediyoruz, onlar gibi olmak için yarışıyoruz.
Acaba onların taklit ettiği bize âit tek bir şey var mı? Bu sorunun cevabı kocaman bir “hayır”dır. O zaman bu mukallitliği nasıl izâh edeceğiz? Batı dünyasının kutlamadığımız bir günü kalmadı, her şeyimizle onlar gibi olduk. İşin acı tarafı, bunları benimsedik, sahiplendik.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu taklitçiliği ve değerlerden uzaklaşma riskini gördüğünden bizleri çok önceden uyarmıştır: “Görünen o ki sizler, sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyacaksınız. Hatta onlar kertenkele yuvasına girseler siz de peşlerinden gireceksiniz.” Ashâb hayretle sorar: “Ya Rasûlallah! Yahudiler ve Hıristiyanları mı kastediyorsunuz?” Allah Rasûlü cevaplar: “Başka kim olabilir!”[8]
Tehlikeli Gidişin Sonu
Değerlerimize sahip çıkmak hem âhiret sermâyemizi artırmak hem de ümmet bilincimizi korumak adına son derece önem arz etmektedir. Çünkü bunlar bizi biz yapan değerlerdir. Bunları kaldırıp yerine başka kültürlerin değerlerini koymak zaten sahip oldukları değerleri erozyona uğramış olan toplumun daha çok çözülmesine sebep olacaktır.
Bize düşen mirasımıza sıkı sıkıya yapışarak kimliğimizi korumaya, çözülmeye direnmeye çalışmaktır. Çünkü başka kültürlerin değerlerini korumaktansa Hz. Muhammed (s.a.v.)’den tevârüs ettiğimiz kıymetlere sahip çıkmak bizim için her açıdan evlâdır. Hem sevap kazanmış hem de kendimiz ile çocuklarımızın güvenle yaşayacağı bir toplum inşâ etmiş oluruz.
Bu yüzden bütün olumsuzluklara rağmen sızlanmak yerine bizi biz yapan kıymetlere sıkıca yapışmak ve sahiplenmek durumundayız. Bunun ne kadar önemli olduğunu zihin dünyamızda berraklaştırmak için birkaç örnek vermek istiyoruz:
Biz “Allah” Deriz
Yüce dinimiz Yaratıcı’mızın adını bizlere “Allah” olarak öğretmiştir. “Tek yaratıcı” anlamında kullanılan “Tanrı” kelimesi ise her dinde muhtevâsı farklı olan bir ilâhı tanımlar. Dolayısıyla tanrı, “yaratıcı” anlamına gelmekle birlikte bir Hıristiyan “tanrı” dediğinde kastettiği anlam ile bizim Allah dediğimizde kastettiğimiz anlam aynı değildir.
O kendi inanış dünyası içinde şekillendirdiği yaratıcıya tanrı diye hitap ederken bizim akîdemize göre onun inanışı şirk unsurları içerir. Dolayısıyla biz Yaratıcı’mızı Allah kelimesiyle anarız. Bir Hıristiyan nasıl ki yaratıcıya Allah demiyorsa, bizim de kendi geleneğimizde olmayan isimlerle sahibimizi anmamız doğru olmaz. (Misyonerler imanı zayıf mü’minleri etkilemek için Allah demektedirler).
Kaldı ki, Allah adı yeryüzünün bütün coğrafyalarındaki mü’minlerin ortak kabulüdür ve bunu Kur’ân’dan alıp dil birlikteliği gerçekleştirmişlerdir. Yeni yeni isimler ortaya koyarak Allah adının azametini zayıflatmaya ve diğer inanışların değerlerini kendi inanç sistemimize katmaya çalışanlara çanak tutmak doğru bir yaklaşım değildir.
Bu sebeple Allah adı yetmiyormuş gibi diğer inançlardan ödünç kelimeler almanın bir anlamı yoktur. Eğer illâ da Allah için farklı isimler kullanmak isteniyorsa onun doksan sekiz tane daha ismi vardır. Bunlardan seçilip Yüce Yaratıcımız onunla anılabilir. Doksan dokuz ismi olan Yüce Yaratıcımız’a hitap için bu kadar isim yetmezmiş gibi farklı isimler kullanmaya çalışmak gerçekten çok garip ve ürkütücüdür.
Ayrıca Allah kelimesi yerine bilinçli olarak tanrı ifadesinin kullanılmaya çalışıldığına dikkat etmemiz gerekir. Ramazan Bayramı’na “şeker bayramı” denmesi gibi. Ramazan Bayramı “Ramazan Bayramı”dır. Ne şekeri? Orucu biz tutacağız, bayramımıza onlar isim verecek? Allah’ımıza biz kulluk edeceğiz, onu ne ile anacağımıza başkaları karar verecek? Böyle bir saçmalık olabilir mi? Bazı dillerde sadece Allah için kullanılan isimler vardır; elbette onlar “tanrı” kelimesi gibi değildir. Meselâ Farsça’da “Hudâ” ismi sadece Allah için kullanılır.
Selâmı Özenle Korumak
Müslümanlar karşılaştıklarında birbirlerine selâm verirler. Çünkü onların kabullerine göre selâm kelâmdan önce gelir. Bunun ardından dilenirse “İyi sabahlar.” gibi temennî ifadeleri kullanılabilir. Lakin selâm, bizim en önemli kıymetlerimizdendir. Bir işyerine, okula, markete, kuyumcuya, karakola, taksi durağına velhâsıl (haram işlenmemek kaydıyla) aklınıza gelen her yere girerken selâm verilmek durumundadır.
Bunu yapalım ki, unutulmaya yüz tutmuş ibâdetimiz toplumun her yerinde kanıksansın. Bir eczaneye girdiğimizde selâm verelim, bir lokantaya girerken Allah’ın selâmını esirgemeyelim. Böyle yapa yapa herkesi selâma tekrar alıştırabiliriz. Hem de âhiret sermâyemizi artırmış oluruz.
Bulunduğumuz muhitlerdeki insanların selâm vermeyişleri bizi utandırmasın. Rabb’imizin ve Peygamberimiz’in buyruğunu yerine getirmek insanların ne düşündüğünden çok daha önemlidir. Kaldı ki biz yaptığımız her ameli ibâdet niyetiyle yapmak durumundayız. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Size selâm verildiğinde, siz de ondan daha güzeliyle selâm verin veya aynısı ile karşılık verin. Şüphesiz ki Allah her şeyin hesabını sorucudur.”[9] Allah Rasûlü de der ki: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki! İman etmeden cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmeden de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi? Selâmı aranızda yaygınlaştırın.”[10] “İnsanların en cimrisi selâmı esirgeyendir.”[11] Daha başka bir söze hâcet kalmamıştır.
Korumamız Gereken Değerler O Kadar Çok ki
Konumuz etrafında örnekleri çoğaltmamız pekâlâ mümkündür. Bir şeyi yemeye veya içmeye başlamadan, kezâ işe koyulmadan önce, ders çalışmaya otururken, otobüsten içeri adım atarken besmele çekmek, lokantalarda bile Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaptığı gibi yaparak bıçakla kestiğimiz eti her hâlükârda sağ elle yemek, suyu üç yudumda yine sağ elle içmek, tabakta bir şey bırakmamak, kırıntıları temizlemek…
Görüldüğü gibi korunmaya ve himâyeye muhtaç çok değerimiz var. Bunlar bizi biz yapan değerlerdir. Bunlara sahip çıkmazsak kaybolup gideceklerdir. Mü’minlerin ortak değerleri kaybolursa ne olur, bunun vehâmetini düşünün.
Sorumluluğumuzu Yüklenelim
Saydığımız ve sayamadığımız örnekler bize şunu göstermektedir: Geleneğimizi yaşatmak için üzerimize düşen görevler var. Bunları ibâdet ve kulluk bilinciyle yerine getirmek durumundayız. Her birimiz üzerimize düşeni îfâ etmeye gayret ederse, pek çok hususun suya atılan taş misâli etrafa hâleler yayarak genişleyeceğini göreceğiz. Ve inanın göl maya tutacaktır. Çünkü “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (onun dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.”[12]
[1] Ahmed, Müsned, 7545.
[2] Ebû Davud, 3512.
[3] Müslim, 3243.
[4] Buhârî, 5442.
[5] Abdurezzâk, 19209.
[6] Abdurezzâk, 19213.
[7] Beyhakî, 18640.
[8] Buhârî, 3197.
[9] 4/Nisâ, 86.
[10] Müslim, 93 (54).
[11] el-Mu’cemu’l-Evsat, 3392.
[12] 47/Muhammed, 7.
Enbiya YILDIRIM
Yazarİslâm, teslim olma; Müslüman da teslim olan anlamına gelir. İnsanlık için seçip gönderdiği dinine İslâm ismini bizzat Yüce Allah koymuştur, o dine mensup olanlara Müslüman ismini veren de bizzat Yüce ...
Yazar: Ali AKPINAR
Günümüz Müslümanları kendi Müslümanlıklarını koruma endişesi yanında bir de çocuklarının Müslümanlığını koruma endişesi taşımaktadırlar. Hatta çocuklarına yönelik endişeleri kendi Müslümanlıklarını ku...
Yazar: Enbiya YILDIRIM
1. Her gönülün ayrı ayrı gizli bir mihmânı varKa‘rına eller erişmez bir azîm ummânı var2. Kem nazar kılmak yaraşmaz bende-i Rahmân’a kimHer kulun kalbinde bin gencîne-i pinhânı var3. Kiminin zâhirde d...
Yazar: Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş Efendi
Her insan kötü günleri için köşede bir şeylerinin olmasını arzular. Çok zengin olsa da bu düşüncesi değişmez. Bir gün sıkışabileceğini ve elindeki imkânları kaybedebileceğini veyahut da amansız bir ha...
Yazar: Enbiya YILDIRIM