GÖNÜL UMMÂNI VE DERÛNUDAKİ CEVHER
Gönül, kâinatın yaratılış sırrını ve manevî cevherleri içinde barındıran ilahî bir hediyedir. Bütün mahlûkatın yaratılış sebebi muhabbet; muhabbetin zuhur ettiği yer ise gönüldür. Tasavvuf edebiyatımız, gönül ve gönlün arınması üzerine binâ edilmiştir. Mutasavvıf şairlerin eserleri gönlü anlatan şiirlerle doludur. Hulûsi Efendi (k.s.)’nin şiirlerinde gönül konusunu anlayabilmek için kendisinden önce yaşayan bir mutasavvıfın bu konudaki düşüncelerinden örnek verelim: Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Manevî’si adeta bir gönül deryası gibidir. Her cildinde gönül denen sırlar yumağının çözülüşü ile ilgili beyitler vardır: “Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemiştir. Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman zuhur eder. Gönül, ilahî sırları dağarcığını açarsa can, arşa doğru süratle koşar gider. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan, topraktan hariç suretler görürsün. Gönül aynası sâf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan ayırt edebilsin. Dostlar, gönül, eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar, gül bahçeleri içinde gül bahçeleri var. Gönül, akıl nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir. Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan kaybolur gider.”[1] Gönül: Denizlerin Birleştiği Okyanus Gönül Allah’a aittir. Allah, insana bağışladığı gönlün kendisine, kendi sevgisine tahsis edilmesinden hoşnut olur. Gönül, kulun yaratıcısı ile irtibat kurduğu yer olarak önemli bir konuma sahiptir. İnsan, kendisini yoktan var eden Allah’ın sevgisi ile dolmalı, gönülde başka sevgilere yer vermemelidir.[2] Kimilerinin gönlünde Allah sevgisi yer etmişken bazı kimselerin de gönlünde en sevgili şey olarak dünyayı taşıdıklarını Hulûsi Efendi Hazretleri şu beytinde dile getirir: Kimi Allâh sevgisi dolmuş derûnundan taşar Kimine en sevgili âlemde bir dünyâsı var[3] Sadece insan olarak yaratılmak bile Allah’ı kalpten, gönülden sevmek için yeterli sebeptir. Gönlün sadece Allah’ı sevmesi gerektiği vurgulanırken, başka gönül kapıcı güzellere özellikle de dünyaya meyl etmenin yanlışlığını bizlere hatırlatıyor. Bu yazımızın merkezindeki Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’deki beyti zikretmenin sırası geldi: Gönül bir bahr-ı ummândır ana hadd ü pâyân olmaz Derûnu dürr ü cevherdir ki pinhândır ayân olmaz[4] (Gönül, denizlerin de kendine ulaşıp birleştiği büyük bir okyanustur. Onun ihata ettiği muhabbet sınırlarını belirlemek mümkün değildir. O muhabbet ummânının derinlikleri inci mercan ve kıymetli cevherlerle doludur. Bu ise derinliklerde gizlidir. Açığa çıkarılmaz.) Divan edebiyatında deniz kavramı pek çok benzetmeye konu edilmiştir. Denizi ifade etmek için “deryâ” ve “bahr” kelimeleri başta olmak üzere genelde “ummân, kulzüm, muhît ve yemm” sözcükleri kullanılır. Deniz, bolluk ve sonsuzluğu simgeler. Tasavvufî manada deniz vahdeti, damlalar ve dalgalar ise kesreti sembolize eder. Ummân daha büyük okyanuslar demek olduğu için de genişliği, sınırı olmayan gönlü temsil eder. Tasavvuftaki mistik ruh hâli deniz metaforu ile ifade edilir. O, bazen coşar, taşar, sizi içine çekip helâk eder; bazen de içindeki değerlerle gönlü olgunluğa kavuşturup sizi ihya eder. Sevgilinin güzellik ummânına ulaşmak için aşk denizinden geçmek gerekir.[5] Gönül, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir. “Yere ve göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım.” Kudsi hadisinin hakikatini burada görmek mümkün. Cenâb-ı Hakk’ın buyruğu kâmil bir mü’minin gönlü Arşu’r-Rahman gibi hatta ummân gibi çok büyüktür. Sınırlarını belirlemek zordur. Sırlar Hazinesi Gönül Klâsik Türk şiirinde aşkın merkezi kabul edilen gönül tecrit ve teşhis yoluyla âdeta bir âşık gibi ele alınır. Tasavvufa göre gönül Allah’ın tecelli ettiği yerdir ve yere göğe sığmayan Allah, gerçek âşığın gönlüne sığmıştır. Bundan dolayı gönül, aşk deryasına benzetilir. Gönül denize benzetildiğinde irfan ve deniz arasında da bir ilişki kurulur. Allah’ın gizli sırlarını ve eşyanın hakikatini tefekkür etmek anlamına gelen irfan; ancak ehl-i hâlin vakıf olabileceği bir husustur. Şeyhülislam Yahya şöyle buyurur: Le’âl-i nazmını kim görse dir ol bahr-i irfânun Ne mümkindür ola mânendi deryâ dür-nisâr olsa[6] “O irfan denizinin nazım incilerini görenler, derya inci saçsa onun gibisi bulunmaz der.” Tasavvuf ehli için önemli olan bu dünyanın tek bir zerresine meyletmemektir. Ezeli ve ebedî olanla bütünleşip onun varlığında erimek yani ummâna karışmak için benlik yok edilmelidir. Şeyhülislam Yahya Divanı’ndaki bir beyit şöyledir: Katre-i nâ-çîzden kemter tutanlar kendüyi Katreyi deryâ idüp deryâyı ‘ummân eyledi[7] “Naçiz katreden kendini aşağı tutanlar, katreyi derya edip deryayı ummân eyleyenlerdir.” Tasavvufa göre kâinatın oluşumu aşk iledir ve insanın da mutlak varlığa ulaşması ancak aşkla mümkün olacaktır. Aşk gönülde tecelli eder, bundan dolayı da aşkın yerleşmesi için gönlün gereksiz meşguliyetlerden arındırılması gerekmektedir. Gönlünü dünya zevklerinden arındıranlar gerçek cevhere ulaşabilir ve bu kişilerin gönlü derya gibi geniş ve cömerttir. Tasavvuf ehli için önemli olan bu dünyanın tek bir zerresine meyletmemektir. Ezelî ve ebedî olanla bütünleşip onun varlığında erimek yani ummâna karışmak için benlik yok edilmelidir: Ey gönül varını ver sıdk ile cânâna eriş Özünü hâk ile yeksân edip ummâna eriş[8] Ehli tasavvufun şâriâne gönlünde muhabbet deryası dalgalanır ve oradaki naçiz damlalar zamanla aşk ummânı olur: Zerre iken kân edeler Katreni ummân edeler Hep tenlere cân edeler Cân u cihân olsan gerek[9] Su Gibi Olabilmek Âşık mütevazı olmalıdır. Bu durumu Şeyhülislam Yahya; “Âşık deniz ise de kendini naçiz bir damla kadar gösterip şebnem gibi o goncanın gönlüne girmelidir.” diyerek ifade eder. Birbirleriyle dargın olan iki kimse, Mevlânâ Hazretleri’nin huzuruna getirdiklerinde, barışmaları için onlara şu nasihatte bulunur: "Allahu Teâlâ, bazı insanları su gibi latif, mütevazı, daima aşağıya akıcı ve yumuşak huylu, bazılarını da toprak, taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su, toprağa karışır, meyvelerin büyümesini, canlıların içerek hayatlarının devam etmesini sağlar. O sulardan ruhlara ve bedenlere gıda temin edilip, menfaat sağlanır. Su toprağa gitmezse, topraktan ve sudan layıkıyla istifade edilmez. Yine Hazret-i Mevlânâ’nın şu mısraları tevazu konusunda ne kadar anlamlı: “Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez. Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil! Sen bir su ol. Ama rahmet ol; âfet değil! Su isen; tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana “felâket” denmesin! Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma… Unutma; senin işin rahmet olmak, âfet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, âfetler gibi.” Hz. Mevlâna’nın bu nasihatini Hulûsi Efendi Hazretleri bir beyitte şöyle dillendirir: Sular gibi yüzün yüzün hâke düşüp süre yüzün Erişip bahr-ı bî-ka’ra ol vâsıl-ı ummân olur[10] İman deryasına bir damla gibi düşmek isteyenler önce manevî semalara yücelecek ve kat kat zerre misali dolaşacaklar ki o hudutsuz deryayı bulabilsinler. Ne zaman tertemiz bir katre misali o güzellik deryasına ulaşabilirlerse işte o zaman ummân ile birleşmiş olur, aslına dönmüş olurlar: Bir zerre iken kânıma erdim çü oldum âfitâb Bir katre iken aslıma vasl ile ummân olmuşum[11] Gönüldeki Cevherin Kıymeti Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’deki beytin ikinci mısraında gönlün derinliklerindeki inci-mercan misali kıymetlerin gizliliğinden bahsedilmiştir. Bu husus biraz açılım: Deniz inci kaynağı olarak ele alınır, bundan dolayı da bereket ve cömertlik sembolü kabul edilmiştir. Denizdeki inciye ulaşacak kişinin iyi bir dalgıç olması lazımdır. Bu hususun tasavvufi manada sık sık dile getirildiği görülür. Gerçek inciyi elde etmek için dalgıç gibi hakikat bahrine dalmak gerekir. Fakat bu ustalığı herkesin başarması mümkün değildir. Denizdeki güzelliklere ulaşmak için sabırlı olunmalıdır. Bu durum sedef için de geçerlidir. Nisan yağmurunun taneleri sedefin karnına giderse inci, yılanın ağzına düşerse zehir olurmuş. Bahar mevsiminde sedef sahile çıkar ve ağzını açarmış ve karnına düşen nisan yağmuru damlalarını yutup denize dönermiş. Tuzlu suyun içinde bu saf yağmur damlası hayvana ıstırap verirmiş. Bu ıstıraptan kurtulmak için bir sıvı salgılayan sedefin içindeki sıvılar katılaşarak inciyi oluştururmuş. Güzel bir incinin meydana gelmesi sancılı bir süreçtir. Ayrıca sedefin denizin hırçın dalgalarına katlanması lazımdır.[12] Yahya bunu, mısra-ı bercesteye benzer bir tonla “Sedef coşkun dalgalı bir denize aşina olmazsa büyük bir inciyi ortaya çıkaramaz.” biçiminde ifade eder: Aşinâ olmasa bir kulzüm-i zehhâra sadef Mâlik olur mu idi lü’lü-i şehvâra sadef Şair; “inci sedefte, sedef de deryada bulunur. Çalışma ve çabalama bahrine dalgıç olup o sedefi ara.” diyerek emek vermeden güzelliklere ulaşmanın imkânsızlığını vurgular: “Dür sadefde bulınur çünki sadef deryâda” Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)’de sevginin, muhabbetin, ihlasın merkezi olan gönül ummânına dalgıç olmak gerektiğini, böylece sevgiliyle hemhal olunacağını ifade eder: Hulûsî’yâ hâs gerek Bahrına gavvâs gerek Gönülde ihlâs gerek Gönül yâra yâr olur[13] Hacı Gözütok ağabeyimizden dinlediğimiz konumuzla alâkalı bir hatıra ile yazımızı taçlandıralım: “1972 senesinde Sivas’tan Darende ye gittik. Hulûsi Efendi Hazretleri’yle görüştük. Doğudan iki tane ulema misafir gelmişti. Bu zatlar Kadirî tarikatının postnişini olan şeyh efendiler imiş. İkisi de 60-65 yaşları arasında vardı. İki tane minibüs tutuldu. Afşin’deki Ashab-ı Kehf’e, ‘Yediler’in bulunmuş olduğu yere ziyarete gittik. O gelen şeyhleri de pirimiz beraberinde götürdü. Oraya vardık ziyaretimizi yaptık ve akşama kadar semaverimizi yaktık, sohbetler oldu. Akşam olmadan hava kararmadan döndük. Darende’ye geri geldik. Devlethanedeki sohbette o iki, doğudan gelen zatlar oturuyorlardı. Seyyid Pir Efendimiz yerinde oturuyor ve ilahîler okunuyordu. Bu meşayıhlar da medrese uleması oldukları için Farsça ve Arapçayı iyi bildikleri için okunan ilahîlerin manalarını anladıklarından, Kadirî meşreplerinden dolayı da cezbeleniyorlardı. Coşkun hareketlerde bulunuyorlardı. Sohbet bittikten sonra Pirimiz Hulûsi Efendi Hazretleri’ne: ‘Efendim, bunlar nasıl bir söz, bunları nasıl yazdınız?’ gibi bir sorular sordular. Hulûsi Efendi’miz de buyurdular ki: ‘Hoca Efendi; derya, içindeki çeri çöpü kenara atar, kıymetli mücevherini sinesinde saklar, sizin bu taaccüp edip değer verdiğiniz sözler çer çöp mesabesinde bunlar bizim dışarı attıklarımızdır.’ O şeyhler dediler ki: ‘Efendim, biz bu sözlerin tesirinden kendimizi tutamadık cezbelendik, ihvanınızda sizi sevenlerinizde bir hareket yok. Sadece öyle durup sükûnetle dinliyorlar.’ Bunun üzerine Seyyid Pirimiz Hulûsi Efendi (k.s.) buyurdular ki: ‘Hoca Efendi, bizim ihvanımız Züleyha’nın yanında Yusuf gibidir, burada Mısır kadını yoktur. Bizimkiler Züleyha gürûhundandır. Mısır kadınları güruhundan değildir. Yani siz Mısır kadınları gibi telaşlandınız. Ama bizim ihvanımız ‘Allah’ın veli kulları kimlerdir?’ diye sorulduğunda Peygamberimiz (s.a.v.) şu cevabı vermişlerdir: ‘Onlar öyle kimselerdir ki görüldükleri zaman Allah Celle Celaluhü Hazretleri hatıra gelir.’[14] Bunlar daima güzeller içinde, Yusuf yüzlünün yanında oldukları için telaşeye, sizin gibi aşırı cezbeye kapılmazlar.’ buyurarak onların sorularını cevapladı.” [1] Mevlânâ, Mesnevî, (Çev: Veled Çelebi (İzbudak)) C.I-II-III-V, İstanbul: Doğan Kitap, s. 88. [2] Mahmut Kaplan, “Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair”, Turkish Studies, 10/8, 2015, s. 75. [3] Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2013, s. 87. [4] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 98. [5] Kürşat Şamil Şahin, “Şeyhülislam Yahya Divanı’nda Deniz İmgesi”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi -, Yıl 9, Sayı 2, Aralık 2016, s.861. [6] Şahin, Agm, s.865. [7] Şahin, Agm, s. 865. [8] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 120. [9] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 140. [10] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 81. [11] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 184. [12] Şahin, Agm, s. 868. [13] Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 82. [14] Taberi, 4/2731.
Musa TEKTAŞ
Yazarİhlâs, "arınmak" ve "saflaşmak" anlamına gelen hulûs kökünden türemiş bir terimdir. İslâmî anlamda, ibâdet ve iyi eylemleri yalnızca Allah için yapmayı ifade eder. İhlâs, kalbi şirk, riyâdan, kötü duy...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) sahâbe-i kirâmla birlikte Mescid-i Nebî’de otururken, Esedoğullarından bir grup çıka geldi. Onların içinden bir sözcü O’na şöyle seslendi: “Ey Allah’ın Elçisi! Bizler...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
Dünya, “ev ednâ” sırrına erenler için Allah’a yakın olma yeri, yücelerin yücesi; “denî/alçak”, değersizliği seçenler için ise aşağıların aşağısıdır. Burada mahâret kulun dünyayı nasıl algılayıp, imkân...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Tasavvuf ehli; gayret, nusret ve ilâhî lütufla bazı mertebelere ulaşır. Bunlardan âbidler, zâhidler ve ârifler kâbiliyet ve mertebeleri yönüyle farklı konumlarda değerlendirilirler. Âbidler çok ...
Yazar: Musa TEKTAŞ