BİR İNSANI ÖLDÜRMEK VEYA BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRMEK
"Şiddet¸ şiddeti şiddetle halletme eğiliminde olan insanın kendisinden kaynaklanır. Aslında insanın onu¸ en son başvurması gereken seçenek olarak düşünmesi¸ hatta mümkünse seçeneklerin arasından çıkarması gerekir. Ama bazen bu eğilimini kontrol edemez; bazen keyfi¸ bazen de başka çare bulamadığında başvurduğu bir yöntem olur. Bunu yaparken de mensup olduğu dinin kaynaklarını kendine delil sayabilir ve haksızlıkları kendi yaptıklarının gerekçesi yapabilir. Yine de bu onun haklı olduğunu göstermez."
Çağımızın en büyük hastalıklarından biri¸ dinin şiddete alet edilmesidir. Dinin¸ özellikle İslâm'ın¸ hele de Kur'an'ın şiddetle ne ilgisi olabilir ki? Üzülerek söyleyelim ki¸ şiddete bulaşan kimi Müslüman bireyler¸ her ne hikmetse önce kendilerine Kur'an'dan âyetler bularak onlara dayandıklarını îmâ etmektedirler. Bunu fırsat bilen bazı kimseler de şiddeti yapanlara muhalefet edeceklerine; onların yanlışlarını ve bu meselenin gerçek nedenlerini ortaya koyacaklarına¸ İslâm'ı¸ özellikle de Kur'an'ı dillerine dolamakta¸ suçu oraya yıkmaya çalışmaktadırlar. Sanki şunu demeye getirmektedirler: "Aslında bu işlerin asıl kaynağı dindir¸ Kur'an'dır¸ ya da onun tebliğcisi ve uygulayıcısı olan Hz. Muhammed'dir."
Madem bu konuyla ilgili olarak İslâm'ın asıl kaynağı konuşuluyor¸ o zaman gerçekte durumu ortaya koymak gerekmektedir. Gerçek nedir? Kur'an kendisine inananlardan neyi istemektedir? Onun gayesi insanlığın birikimlerini yok etmeye teşvik etmek mi¸ en değerli varlık olan insanı yaşatmak mı¸ yoksa insan hayatını hiçe saymak mıdır?
İlk etapta Kur'an'ın bu tür sorulara cevap olabilecek olan yaklaşımına bakalım. İşte yüzlerce âyetten sadece bir ikisi: "Rabbinize alçak gönüllü ve için için dua edin. Çünkü O¸ haddi aşanları sevmez. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah('ın azabın)dan korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz¸ Allah'ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır." (7/A'râf¸ 55-56) "Hatâen olmadıkça bir mü'minin bir başka mü'mini asla hakkı olamaz." (4/Nis⸠92)
Kur'an-ı Kerim¸ insan hayatının değerini açık bir şekilde ortaya koyar. Hâbil-Kâbil kardeşler arasında geçen ve Kâbil'in Hâbil'i öldürmesi ile sonuçlanan olay anlatıldıktan sonra Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İşte bundan dolayı İsrailoğulları'na şunu yazdık: Kim¸ bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir insanı öldürürse¸ sanki o bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birinin (hayatını kurtararak) yaşatırsa¸ sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki¸ onlara resûllerimiz apaçık deliller getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir." (5/Mâide¸ 32) İsrâ suresinde bir dizi emirler sıralanır¸ bunlar arasında şunlar da vardır: "Ana-babaya bırak sert davranmayı öf bile deme¸ çocukların hayatına kasdetme¸ haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıyma." (17/İsr⸠23¸ 31¸ 33.)
Şunu da açıkça söyleyelim: Doğrusu Kur'an'da savaş ile ilgili¸ yani gerektiğinde askerî ve silahlı tedbirlere başvurmak ile ilgili âyetler vardır. Bunları yok saymanın bir anlamı yoktur¸ tersine Kur'an'ın diğer bütün âyetlerini olduğu gibi bu tür âyetlerini de hakkıyla anlamak¸ yapılacak en güzel iştir. Kur'an¸ 23 yıllık bir tarihî dilimde inmiştir. Bu süreçte insan hayatı ile ilgili bir çok konu¸ olay söz konusu edilmiştir¸ üstelik bunlar iş olsun diye de inmemiş¸ olayların gelişmesi doğrultusunda vahiy gelmiş¸ inananlara bazen yol göstermiş¸ bazen emirler ve tavsiyeler vermiş¸ bazen öğüt ve nasîhatte bulunmuş¸ bazen yasaklar koymuş ve kötü şeyler hakkında uyarıda bulunmuş¸ bazen ibret ve ders alınması için geçmişte yaşanan olaylardan hikayeler anlatmıştır. İşte biz din ve dünya işleri ile ilgili konularda ilgili âyetleri alır¸ anlar ve uygulamaya koyarız. Bunların kimi bireylerin kendi başına yapması gerekenleri anlatırken kimisi de toplu olarak yapılacak ya da toplumun bir kesiminin yapacağı işleri anlatır. İşte savaş' da bu son kısma giren bir iştir. Her isteyen istediği vakit savaş ilan edemez. Ayrıca meşru savaşı üç guruba ayırabiliriz: Allah'ın emri doğrultusunda Müslümanları ve İslâm'ı korumak¸ vatanı savunmak ve zulme uğrayan mazlumları korumak veya kurtarmak için (2Bakara¸ 190; 4/Nis⸠75¸ 94; 22/Hac¸ 39; 42/Şûr⸠42; 60/Mümtehine¸ 9). Tabii buna bireyler kendi başlarına karar veremezler¸ Müslümanların en yetkili kurumu (devlet)¸ âlimleri ve otoritesi (yönetici) birlikte karar verirler. Aksi halde her isteyen savaş ya da cihad ilan ederse¸ dinin yeryüzünde kurulmasını istediği düzen ve ıslahat gerçekleşemez; kargaşa¸ isyan¸ anarşi ve terör asla bitmez.
Dini başkalarına götürme ve tebliğ etme ölçüsünü de Kur'an belirler: "Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen¸ onlar üzerinde bir zorba değilsin.." (88/Gâşiye¸ 21-22)
Bütün bunlara rağmen¸ insanlar âyetleri kendilerine delil ve kendilerince yorumlayarak alarak istediklerini yapmaya kalkışabilirler¸ ama bu Allah'ın âyetlerine karşı yapılmış en büyük haksızlık olur. Onun âyetleri gerçekten insana yol gösterir¸ ama hak ve hakikate¸ doğru ve güzel olana¸ âdil davranmaya¸ insan onuruna yaraşan güzel işler yapmaya¸ kısaca Allah'ın razı olacağı şeyler yapmaya doğru yönlendirir.
Sonuç olarak şiddet¸ şiddeti şiddetle halletme eğiliminde olan insanın kendisinden kaynaklanır. Aslında insanın onu¸ en son başvurması gereken seçenek olarak düşünmesi¸ hatta mümkünse seçeneklerin arasından çıkarması gerekir. Ama bazen bu eğilimini kontrol edemez; bazen keyfi¸ bazen de başka çare bulamadığında başvurduğu bir yöntem olur. Bunu yaparken de mensup olduğu dinin kaynaklarını kendine delil sayabilir ve haksızlıkları kendi yaptıklarının gerekçesi yapabilir. Yine de bu onun haklı olduğunu göstermez. Çünkü kişilerin haklı olmalarının ve yaptıkları işin doğruluğunun ölçüsü¸ bunun din tarafından meşru kabul edilmesi ve yine dinin genel hükümlerine uymasıdır.
İsmail ÇALIŞKAN
Yazar“Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” mefhumu, insanlara genel manada güzellikleri telkin eder. Yaratılmışların en şereflisi olan insan elbette ki, “ahsen-i takvim” olduğu için fıtrî olarak da, cismî o...
Yazar: Musa TEKTAŞ
Her ilim dalı ‘hoca-talebe’ münasebetinin zorunlu olduğu süreçlere şahitlik eder. Örneğin bir ustanın dizinin dibine oturmadan usta bir marangoz olunmayacağı gibi bir kimsenin alanında uzman bir hocan...
Yazar: Fatih ÇINAR
Daha çok küçükken rahmetli dedem beni sık sık sevindirirdi. Yattığım odadan salona kadar geçeceğim yola aralıklarla bir bir bozuk ve kâğıt para koyardı. Sonra da seslenerek beni çağırırdı. "Tarık, ge...
Yazar: Erdal KARASU
Tonton tavşan yavrularını gezdiriyordu. Onlara ormanı tanıtmaya çalışıyordu. - Yavrularım, ağaçlara, yapraklara, otlara bakın ne güzel. Kelebekler uçuşuyor dört yanda. Pamuk: - Evet. Kır çiçe...
Yazar: Emine Yılmaz DERECİ