AZİZİYE'DEN MEKTUP VAR!
Nene Hatun bir kahramandı¸ elbette onun da kahramanları vardı. O kendi kahramanlarıyla övündü ama bununla yetinmedi. Bugün ecdat denildiğinde ancak iki kelimeyi bir araya getirip övünebilen neslimiz¸ ne yazık ki sadece bununla yetinebiliyor
II. Abdülhamid döneminde 1877-1878 (Hicrî: 1293) yıllarında gerçekleşen¸ 93 Harbi diye de adlandırılan Osmanlı Rus Savaşı'yla Rusya¸ Osmanlı İmparatorluğu'nun içişlerine müdahale edip Hıristiyanları korumak bahanesiyle İstanbul'u ele geçirmek istemiş¸ özellikle de 1853'te Kırım'da uğradıkları bozgunun acısını almak için daha da güçlenerek Osmanlı İmparatorluğu'na saldırmayı kendine aslî hedef edinmişti. İlk iş olarak Bosna-Hersek'te yaşayan Hıristiyanları Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklandıran Rusya¸ ardından Sırbistan ve Karadağ'ı da yanına aldı. Savaşın safları artık belli olmuştu¸ Osmanlı İmparatorluğu bu savaşı iki noktadan yönetecekti; Tuna ve Kafkasya cephelerine askerî yığınak ve cephane sevkiyatı yapılıyordu. Ruslar¸ Doğubayazıt ve çok geçmeden de Kars'ı ele geçirdiler. Kendilerinden emin adımlarla Erzurum'a ilerlemeye başladılar¸ bir iki ay sonra orayı da alırız¸ diye planladıkları Erzurum'da¸ unuttukları bir şey vardı: Nene Hatun!
7 Kasım 1877 gününün gece yarısında¸ Osmanlı İmparatorluğu hüviyetli Ermeni çeteleri¸ Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başardılar¸ peşi sıra gelen Rus birlikleri tabyayı hiç zahmet çekmeden Ermenilerden teslim aldılar. Tabyadaki baskından yaralı kurtulan bir er¸ hemen en yakın camiden anons etti: "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi!"
Bu haber hızlı bir şekilde tüm Erzurum'da yayılır¸ Erzurum halkı da bu haberi bir emir maiyetinde karşılar. Artık durma zamanı değildi¸ derhâl bir şeyler yapmalı; Moskof¸ Erzurum'a adım atmamalıydı. Nene Hatun'da böyle düşünüyordu ama Nene Hatun'un sütten kesilmemiş üç aylık da bir yavrusu vardı. Bir an bile düşünmeden¸ Yavrum Allah'a emanet¸ diyerek yola koyulmak için sabah ezanını beklemeye başladı. O gece tabyada olan ağabeyi yaralı şekilde eve geldi¸ bir yandan ağabeyinin yaralarını sararken öte yandan yavrusunu emziriyordu. Ağabeyi çok geçmeden kollarında şehit olmuştu¸ metanetini bozmadan ağabeyinin kulağına eğilerek "yemin olsun seni vuranı yaşatmayacağım" dedi ve henüz üç aylık olan yavrusunu son kez kokladı. Vakit tamam olmuştu¸ artık yola koyulma vakti gelmişti. Az önce şehit olan ağabeyinin kamasını alıp yola koyuldu. Nene Hatun ve bütün Erzurum seferber olmuştu. Ölüme gittiklerini bile bile Aziziye Tabyası'na doğru koşar adımla ilerliyorlardı. Hedef tekti¸ gönüller bir¸ dillerde Tekbir
Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri¸ gelenlere yaylım ateşi açıyordu. Ön tarafta olanlar oracıkta şehit olup uçmağa vardılar. Arkadakiler ise geri çekilmek bir yana dursun¸ şehâdet şerbetine susamışçasına daha da hızlı adımlarla tabyaya ilerlemekteydiler. Hızlı adımları ve Allah'ın yardımıyla tabyanın demir kapıları kırıldı¸ içeri girildi. Yakın alanda boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silahlarla donatılmış Rus askerleri; tırpanlı¸ baltalı¸ taşlı ve sopalı eğitimsiz ama inançlı Türk halkının karşısında ancak yarım saat kadar tutunabildi. Yaklaşık 3500 Moskof öldürülürken Türkler¸ 1000 kadar şehit vererek tabyayı geri aldılar. Hemen ardından yaralıların tedavisine başlandı. Gözler Nene Hatun'u aramaktaydı¸ şehitlerin içinde olmayışı yüreklere su serpmişti. Bu sırada tabyada kurulan sahra hastanesinde¸ kendisi yaralı olmasına rağmen canla başla çalışan biri vardı¸ bu Nene Hatun'dan başkası değildi. Yaralı olması ya da ocağında bekleyen yavrusunun hasreti vatan ve hürriyet aşkından daha ağır basmadı. O¸ bir karış toprağını Moskof'a bırakmayacak kadar cesur¸ üç aylık yavrusunu Allah'a emanet edip savaşa gidecek kadar inançlı¸ savaş bitiminde orada kalıp yaralıları tedavi edecek kadar vicdan sahibi bir Türk kadınıydı.
Yıllar sonra NATO'da görevli Amerikalı subayın bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmıştım. Bugün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti¸ daha mükemmeliyle yapacak heyecana sahibim." cevabını vermiştir. Buradan da anlaşılıyor ki onun içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir vatan aşkı vardı. Bugün bizler¸ evlerimizde¸ çocuğumuzu bırakıp markete gidemezken Nene Hatun ve onun gibi cefakâr Türk anneleri; Allah'ın El-Müheymin sıfatını esas bilerek tüm sevdiklerini Allah'a emanet etmiş¸ bu emanette asla gözleri arkada kalmamıştır. Nene Hatun'un "O zaman ben vazifemi yapmıştım¸ bu gün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti daha mükemmeliyle yapacak heyecana sahibim." cümlesi; aslında bugün vatanî görevini türlü bahanelerle yerine getirmekten aciz¸ ben erkeğim diye geçinenlere vermiş olduğu bir cevap gibidir aynı zamanda.
Nene Hatun bir kahramandı¸ elbette onun da kahramanları vardı. O kendi kahramanlarıyla övündü ama bununla yetinmedi. Bugün ecdat denildiğinde ancak iki kelimeyi bir araya getirip övünebilen neslimiz¸ ne yazık ki sadece bununla yetinebiliyor
Bizler de bu vesile ile Nene Hatun'u vefatının 59. yılında rahmet ile anmış olduk. Allah mekânını Cennet¸ bizleri de onun şefaatine nail eylesin
Vesselâm.
Hakan UĞUR
Yazar"Sabır musibetlere karşı gösterilen duruş olması açısından değerlendirildiğinde; birisi zehir¸ diğeri ise panzehirdir. Sabır etkili bir panzehir olmasına rağmen etkisini uzun vadede hisset...
Yazar: Hakan UĞUR
Sözlükte “arınmak, saflaşmak, kurtulmak” manasındaki ihlâs kelimesi, terim olarak “ibadet ve iyilikleri riyadan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir. İslâmî literatürde ...
Yazar: Mustafa KARABACAK
Sultan I. Ahmed, 18 Nisan 1590 günü Manisa’da doğdu. Babası Sultan III. Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Çok mükemmel bir tahsil gördü. Arapça ve Farsçayı mükemmel derecede konuşurdu. Ok atmak, kılıç...
Yazar: Kadir ÖZKÖSE
Yavaşça gözlerini açtı. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Son hatırladığı şey zıplarken bir tele takıldığı ve karnının çok acıdığı idi. Ne kadar çabalasa da o telden kurtulamamış bitap düşmüştü. ...
Yazar: Emine Yılmaz DERECİ