Zulmet-i Kalbim Cilâ İster

Eski edebiyatımızı isimlendirme konusunda Tanzimat’tan günümüze dek birbirinden farklı birçok fikir sunulmuştur. Divan edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı, saray edebiyatı, ümmet edebiyatı bunlardan yalnızca birkaçıdır.
Tasavvuf edebiyatı da isim önerilerinden biridir. Genel itibarıyla Divan edebiyatının bir diğer ismi gibi gözükse de aslında ayrı bir kol ya da alt başlık olarak değerlendirilmesi daha doğrudur. Tasavvuf edebiyatı, nazım birimleri ve nazım biçimleri hususunda Divan şiiri ile benzerlik göstermektedir. Ayrıldıkları nokta şiirin muhtevasıdır.
Tekke edebiyatı olarak da adlandırılan Tasavvuf edebiyatında, mutasavvıf şairlerin amacı sanatlı söyleyiş değildir. Şiir onlar için bir amaç değil araçtır. Nasıl söylediklerinden ziyade ne söyledikleri önemlidir. Bu yüzden genellikle mutasavvıf şairlerin şiirlerinde, şekil açısından kusurlar bulunmaktadır. Ancak muhtevanın ve mananın gücü, muhatabın bu kusurları görmesini engellemektedir. Süleyman Çelebi’nin “Eksik olan eksik görür.” ifadesi de hata arayan gözlerimize bir uyarı niteliğindedir.
Es‘ad Erbilî’nin Hz. Muhammed (s.a.v.)’i konu edinerek kaleme aldığı, yazımızın devamında verilen nutk-ı şerîfinden seçilmiş olan beyitler, şekil ve form açısından divan şiirine; muhteva ve manadaki derinlik açısından da tasavvuf şiirine örnektir.
Gönül nûr-ı cemâlinden habîbim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister
(Ey sevgili! Gönlüm, güzelliğinin nurundan bir ışık ister. Ey tabîbim! Gözüm de yürüdüğün yolun tozundan bir sürme ister.)
Nutk-ı şerîfte, “habîb ve tabîb” nidalarına muhatap olan kuşkusuz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. O’ndan medet dileyen de kalbi Peygamber sevgisiyle yanıp tutuşan bî-çâre âşıktır. Günahı bir hayli fazla olan âşık, günahlarının affı için habîbinden yardım istemektedir.
Birinci mısrada geçen “nûr ve ziyâ” ifadeleri, dikkat çekmektedir. Klasik şiirimizde, bu iki ifade, özellikle sevgiliden bahsedilen bölümlerde karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu şiirde de sevgili, Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir ve nûrla ziyâ ifadeleri, aynı mısra içinde Peygamber Efendimiz’le birlikte kullanılmıştır. O’nun yüzü o kadar güzeldir ki etrafına nur saçmaktadır. Hz. Hasan, Peygamber Efendimiz için “Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay hâlindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı.” demiştir. Bunu bilen âşık, habîbinin nur yüzünden sadece ufak bir ışık istemektedir. Elbette ki burada geçen nur ve ziya ifadeleri, yalnızca ışık anlamında değildir. Bu ifadeler aynı zamanda güzelliğin, temizliğin, sevginin, aşkın, ilmin ve ilahî tecellinin bir sembolüdür.
İkinci mısrada âşık, “tabîbim” diye seslendiği Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ayak bastığı topraktan kendisine sürme istemektedir. Sürme de klasik şiirimizde sıkça karşımıza çıkan ifadelerdendir. Sürmenin özelliği hem güzellik hem de görüş keskinliği vermesidir. Sürmenin anavatanı Isfahan’dır ve cevherden yapılmaktadır. Ancak eski şiirimizde sevgilinin ayağının tozu ya da sevgilinin mahallesinde dolaşan köpeğin ayağının tozu bile, cevherden yapılan orijinal sürmeden daha değerlidir. Âşığın kendi gözüne sürme istemesinin asıl sebebi, güzel görünmek değil görüşünü kuvvetlendirmek istemesidir. Burada da gerçek manada beşer gözünün görmesinden ziyade gönül gözünün açılması kastedilmektedir. Habîbinin ayağının tozunu kendisine sürme çeken âşık, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den aldığı feyizle gönlünü şenlendirmek istemektedir.
Safâ-yı sîneme zulmet veren jeng-i günâhımdır
Amân ey kân-ı ihsân zulmet-i kalbim cilâ ister
(Gönlümün neşesine karanlık veren günahlarımın kiridir. Ey ihsan sahibi, medet! Kalbimin karanlığı cila ister.)
Beyitte “ey kân-ı ihsân” diye hitap edilen yine Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu beyitte de günahkâr âşık, günahlarının farkına varmış ve Peygamber Efendimiz’i şefaatçi kılmak istemiştir.
Beyitte geçen sîne, zulmet, jeng, günâh, kalb ve cilâ ifadeleri birbiriyle son derece uyumlu ve bize tasavvuftaki ayna-kalp ilişkisini çağrıştıran ifadelerdir. Âşığın neşesine engel olan, onu sefasından alıkoyan işlediği günahlardır. Günahların akıldan çıkmaması ve hesap gününe olan inanç, âşığın bu dünyadan zevk alamamasına sebep olmaktadır. Bu durum bir açıdan iyi, bir açıdan kötüdür. Günahın çok olması elbette iyi değildir ama günahın farkına varmak ve işlediği günahlardan pişman olmak âşığa yakışan bir haslettir.
İkinci mısrada âşık “aman!” dileyerek söze başlamıştır. Ve ardından ihsan, kerem, lütuf sahibine bir isteğini iletmektedir. Âşık, kalbinin karanlığına cila istemektedir. Burada ayna metaforu kendini hissettirmektedir. Âşığın kalbi aynadır. Ayna âşığın her şeyidir. Ruhunu teslim edinceye dek o aynanın temiz kalması gerekmektedir. Aynanın kirlenmesi demek, âşığın günahkâr olması demektir. Ayna kirlenince görüntüyü güzel aksettiremez. Bu yüzden âşığın, aynasını temiz tutması gerekmektedir. Ayna kirlendiği vakit, tedavi aynanın cilalanmasıdır. Âşığın cilası da Allah’ı daima zikretmektir. Âşığın hem cehrî hem de kalbî zikri, onun gönül aynasını cilalar ve aynanın üzerindeki kiri pası söker atar.
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz sensiz
Ne mülk ü mâl ü cân ister ne de zevk ü safâ ister
(Ey sevgili! Şüphesiz gül yanağına hayran olanlar, sensiz ne mülk ne mal ne can ne de zevk ü sefa ister.)
Sevgili, tabii ki yine Peygamber Efendimiz… Bu beyitte de matla beytinde olduğu gibi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mübarek yüzünden bahsedilmiştir. O’nun gül yüzüne hayran olan, nice âşığı vardır.
Peygamber Efendimiz’in güzelliğine meftûn olan âşıklar, O’nsuz ne mal mülk ne de zevk ü sefa istemektedir. Tek istedikleri Peygamber Efendimiz’le birlikte olmaktır. Onun hem beşerî hem de manevî güzelliğini temâşâ etmek, âşıklarının yegâne muradıdır.

Sayfayı Paylaş