YOKSA İSLÂM'IN ÖNÜNDEKİ ENGEL BİZ MİYİZ?

Somuncu Baba

Gözünüzü İslâm dünyasına bir gezdirin. "İşte İslâm burada tecellî etmiş¸ güzellikleri topluma yansımış¸ yeryüzüne örneklik sunuyor." diyeceğiniz bir ülke bulmakta zorlanırsınız. İşin kötüsü¸ bu problemlerin büyük çoğunluğu yine Müslümanlardan kaynaklanmaktadır. İslâm düşmanları da bu yangınlara körükle gitmektedirler. Onlar elbette üzerlerine düşeni yapmaktadırlar. Ancak esas sorun Müslümanlardadır. İkbâl elde etmek¸ ülkelere hegemonya kurmak¸ kendi inanış tarzlarını hâkim kılmak için mü'minleri katletmekten çekinmemektedirler. Irak¸ Suriye&ced

Allahu Teâl⸠Kur'an'ı indirenin kendisi olduğunu bildirmekte ve kıyâmete kadar onu koruyacağının garantisini vermektedir.[1] Bunun anlamı İslâm her hâlükârda yeryüzünde yaşayan ve yaşanan bir din olacaktır. Lakin Allahu Teâlâ bu garantiyi verirken son dinin hangi bölgelerde yaşamaya devam edeceğinin garantisini vermemektedir. Mekke ve Medine¸ tabii merkez olmaları hasebiyle mü'minlerin teveccüh ettikleri ve korudukları mekânlar olmayı elbette sürdüreceklerdir. Lakin yeryüzünün başka bölgeleri için aynı şeyi söylemek zordur. Dolayısıyla dinin yeryüzünde gezindiğini söylememiz mümkündür. Bir kısmında Türklerin de bulunduğu Müslümanken dinlerini kaybeden bazı Balkan ülkeleri ile İspanya bizler için acı örneklerdir. Şu veya bu nedenlerden dolayı¸ tablonun oralarda biz Müslümanlar açısından olumsuza dönmüş olması¸ dinin illâ da bir bölgede devamlı sürede kalacağı anlamına gelmediğini göstermektedir. Dolayısıyla bugün İslâm ülkesi olarak bilinen bir yerin bir müddet sonra başka din mensuplarının yurdu olmayacağı garantisini kimse veremez. Aynı şekilde gayr-i müslimlerin ülkesi olarak bilinen bir ülkenin de bir süre sonra bir İslâm ülkesi olmayacağını kimse iddia edemez. Bu¸ Müslümanların dinlerine sahip çıkmaları ve değerlerini korumaları ile orantılı bir sonuçtur. Sahip çıkarlarsa¸ dinleri o coğrafyada olmaya devam eder. Kimliklerini kaybederlerse din de kendisine başka bir coğrafya bulur.


Diğer taraftan¸ dini tebliğ davasındaki bizler¸ barış dini olduğunu iddia edip durduğumuz İslâm'ı insanlığa hakkıyla sunabildiğimizi iddia edemeyiz. Çünkü Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bölgelerin neredeyse hiçbirinde huzur yok. Mü'minler birbirlerini Allah adına öldürmekle meşguller. Âdetâ bir kıyım yaşanmakta ve birer ideoloji haline getirilen dinî kabuller doğrultusunda farklı düşünen veya inanan Müslümanlara tahammül edilmemektedir. İş o dereceye varmaktadır ki¸ camilerde ibadet eden Müslümanlar¸ yine Müslümanlar tarafından¸ "Allahu ekber" nidaları altında bombalanmaktadır. "Kim bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak sebebiyle olmaksızın bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur." âyetini dikkate alan kimse yok."[2] Kezâ Allah Rasûlü'nün şu buyruğunu kimsenin önemsediği yok: "Dünyanın yerinden oynaması¸ Allah'ın nezdinde Müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha hafiftir."[3]


İslâm Dünyasına İyi Bakabilmek


Gözünüzü İslâm dünyasına bir gezdirin. "İşte İslâm burada tecellî etmiş¸ güzellikleri topluma yansımış¸ yeryüzüne örneklik sunuyor." diyeceğiniz bir ülke bulmakta zorlanırsınız. İşin kötüsü¸ bu problemlerin büyük çoğunluğu yine Müslümanlardan kaynaklanmaktadır. İslâm düşmanları da bu yangınlara körükle gitmektedirler. Onlar elbette üzerlerine düşeni yapmaktadırlar. Ancak esas sorun Müslümanlardadır. İkbâl elde etmek¸ ülkelere hegemonya kurmak¸ kendi inanış tarzlarını hâkim kılmak için mü'minleri katletmekten çekinmemektedirler. Irak¸ Suriye¸ Mısır¸ Cezayir¸ Afganistan ve diğer krallık ve benzeri idarelerle yönetilen İslâm ülkelerine bakınız. Bu ülkelerde yaşanan ve her gün televizyon ekranlarına taşınan olaylara bakıldığında¸ Müslüman olmayanlar İslâm'la ilgili nasıl bir düşünceye kapılabilirler? Bu haberleri seyredenlerin zihinlerinde İslâm ve Müslümanlarla ilgili iyi bir düşünce oluşur mu? Elbette oluşmaz. Bilakis Müslümanlık dendiğinde akıllarına hemen istikrarsızlık ve kan gelir.


Biz bu manzara karşısında hemen savunmaya geçerek şöyle deriz: "Efendim¸ gayr-i müslimler¸ Müslümanların yaptıklarına değil İslâm'ın kendisine baksınlar!" Bu düşünce haklı olabilir¸ ancak önlerinde dinin hayata nasıl yansıdığına dair pratik bir örnek var. Bu dururken ellerine Kur'an'ı alıp İslâm'ın nasıl bir din olduğunu öğrenmeye nasıl yönelecekler? Bu yönelişi sağlayacak olanlar da yine biz Müslümanlarız. Ama maalesef bizim onlara sunduğumuz İslâm resmi onları zaten ürkütüyor. Buna baktıklarında¸ "Demek ki¸ bu dinin getirdiği sistem böyle bir şey." demelerine sebep olabiliriz. Biz ise¸ her zaman olduğu gibi¸ işin kolaycılığına kaçarak bir takım çevreleri suçlarız. "İslâm düşmanları bu fitnenin sebebi¸ maşa olarak kullandıkları kişiler eliyle İslâm'ın güzel yüzü kirletiliyor." deriz. Belki bu gerekçelerimizde haklıyızdır da. Ancak bütün bu felâketler sonuçta Müslümanlar eliyle yapılmıyor mu? Irak ve Suriye'de birbirlerini boğazlayanlar Müslümanlar değil mi? O halde bu ucuz suçlama ve sorumlu arama çabasını bir kenara bırakalım ve diyelim ki: Biz İslâm'ın istediği gibi Müslümanlar olabilseydik bunların hiç biri İslâm dünyasında yaşanmazdı. Ne oluyorsa bizim yüzümüzden oluyor.


Unuttuğumuz bir şey var. O da şudur; İslâm kâl yanında hâl ile birlikte teblîğ edilir. Yani hem dinin güzelliklerini anlatacaksınız¸ hem de bunu kendi yaşantınızla göstereceksiniz. İkisinden biri olmazsa din teblîğ edilemez. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ve ashâbının yaptıkları da tam olarak buydu.


Müslüman Müslümana Engel Olmamalı


Yaşadığımız dönemdeki tabloya baktığımızda ister istemez şu tesbiti yapmak zorundayız: Bugün İslâm'ın önündeki en büyük engel yine Müslümanların kendileridir. Başta idarecileri olmak üzere aralarındaki kardeşlik bağları son derece zayıflamış¸ bazı ülkeler kendi din anlayışlarını diğer ülkelere ihraç etme çabasına girmiş¸ din âdetâ belli amaçlar için kullanılan bir aygıt ve maşa konumuna getirilmiştir. Böyle olunca da Kur'an'ın arzuladığı kardeşliğin gerçekleşmesi asla söz konusu olamamaktadır. Sadece Ortadoğu'ya bakmak yazdıklarımızın ne kadar yerinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır.


Yaşayan en büyük hadis âlimi olarak kabul edilen ve yaşı şu an yetmişyedi olan Şuayp Arnavut hocam¸ bir gün bana şöyle demişti: "Evladım¸ biz herkesin Müslüman olmasını elbette isteriz. Ancak kimsenin Müslüman olmasına ihtiyacımız da yok. İki milyarı geçkin bir ümmetiz. Bizim ihtiyacımız olan bu Müslümanları tekrar Müslüman yapmaktadır. Bu kadar kalabalık bir sayı Allah ve Rasûlü'nün istemiş olduğu şekilde iyi Müslümanlar olursa¸ geriye hiçbir sorun kalmaz. Kimse de bize kafa tutamaz." Durum gerçekten de böyledir. Birlik olamayışımızdan¸ kardeşliği gerçekleştiremeyişimizden ve birbirimizin kuyusunu kazmakla meşgul olmamızdan¸ kardeşlerimizin başarılı olmaması için her türlü desiseye başvurmamızdan dolayı¸ İslâm'ın yeryüzünü aydınlatmasını boş yere bekleyip durmayalım.


Esasında bütün bu problemlerin kökeninde İslâm'ın doğru bir şekilde öğretilmemesi yatmaktadır. Dikkat edilirse¸ yeryüzünde İslâm adına bir şey yapanlar¸ bunlara terör örgütleri de dâhildir¸ yaptıklarına referans olarak Kur'an'ı almaktadırlar. Dolayısıyla yaptıklarıyla Allah katında mükâfatlandırılacaklarını ve cihad ettiklerini düşünmektedirler. Dolayısıyla gerçekleştirdikleri eylemler sırasında tekbir getirmeleri¸ Allah'ın emrine göre davrandıklarına inandıklarının bir göstergesidir. Burada anlamamız gereken husus şudur: Din birilerinin hevâ ve heveslerine veya sığ aklına göre öğretilecek olduğunda ortaya bu tablonun çıkması tabiidir. Bu nedenle¸ istikâmet üzere bulunan için de¸ sapmış insan için de Kur'an'dan herkes kendi davasına uygun bir delili Kur'an'dan bulabilir. Zira bağlamları¸ âyetlerin nâzil olduğu dönem şartları göz önünde bulundurulmadığında ve Kur'an bir bütün olarak okunmadığında¸ her bir yol için Kitap'tan bir dayanak bulmak mümkün olmaktadır. Böylece Kur'an sapkın düşüncelere âlet edilen bir ara unsur haline getirilmekte¸ hevâ ve hevese kurban edilmektedir.


İslâm'ın Gerçek Yüzünü Anlayabilmek


Yurdumuzda yaşayan biz mü'minlere önemli bir sorumluluk düşmektedir. Yukarıda arz ettiğim manzarayı göz önüne getirerek¸ ülkemizde yaşadığımız için Allah'a binlerce kez hamd etmek durumundayız. Her ülkenin önünde katetmesi gereken mesâfeler vardır. Bu bizim yurdumuz için de geçerlidir. Ancak¸ "Hangi İslâm ülkesinde yaşamak istersiniz¸ sizi oraya yerleştirelim." denecek olsa¸ hiçbirimizin bu güzel yurdu terk etmek istemeyeceğini biliyoruz.  Kim bilir¸ takdîr-i ilâhî¸ tarihte olduğu gibi belki bizlere tekrar bir sorumluluk yükleyecek ve bu ülke¸ yeryüzündeki Müslümanları tekrar kardeş yapacak ve İslâm'ın gerçek yüzünü insanlığa sunacaktır.


Bu sebeple¸ kısacık bir hayat diliminde birbirimizle küsmeye¸ başkalarının hatâlarının peşine koşmaya değmez. Bize düşen asıl ve asâletli görev¸ kendimize dönmek¸ kulluğumuzu güzelleştirmeye çalışmamızdır. Bunun için de mü'min kardeşlerimizle gerçekten kardeş olmamızın önündeki nefsânî engelleri kaldırmamızdır. Aynı camide namaz kıldığımız insanlar arasında hâlâ konuşmadıklarımız varsa¸ önce buradan başlamak durumundayız. Ailemizle¸ etrafımızla ve akrabamızla dost olalım ki¸ bu güzellik genişleyerek bütün İslâm dünyasına ulaşsın. Biz her zaman "Huzur İslâm'da…" diyoruz ancak¸ bunun yolu İslâm'ı gönlümüze sindirebilmekten geçmektedir. Şeklî Müslümanlık maalesef bizleri bir araya getirmemektedir. Ne zaman ki içimizdeki ön kabulleri bir tarafa atar ve Müslüman kardeşlerimize gönül dünyamızı açarsak¸ işte o zaman kardeşlik hukuku gerçekleşmeye başlamış demektir.


Sahâbeden Ebû Zer bir gün birisiyle tartışır. Adama hakaret etmek amacıyla "Zenci kadının oğlu." der. Adam da son derece üzülüp Hz. Peygamber (s.a.v.)'e durumu arz eder¸ şikâyetçi olur. Allah Rasûlü daha sonra yanına gelen Ebû Zer'e¸ "Sende câhiliye kalıntısı var." diyerek sitem eder.[4] Gözüken o ki¸ buna benzer veya başka şekillerdeki câhiliye kalıntılarını içimizde taşımaktayız. İşe kalp temizliğinden başlamaya ne dersiniz? Rabbim bizleri gönlü diğer mü'minlere açık¸ iyi niyetli¸ kardeşlerinin yanlışlarına sabredip affeden kullarından eylesin.


 






[1] 15/Hicr¸ 9



[2] 5/Mâide¸ 32



[3] Nesaî¸ 3988



[4] Muslim¸ 40

Sayfayı Paylaş