Velilerin Seyr-i Süluka Dair Tecrübeleri

231 Dergi-32

Tasavvuf uzun soluklu bir koşudur. Nasıl ham bir meyvenin olgunlaşması için veya bir kelebeğin kozasından dışarı çıkabilmesi için belli bir süreye ihtiyaç varsa, manevi yolda ilerleyebilmek için de belli bir zamana ihtiyaç olduğunu söyler büyükler… Tasavvuf ıstılahında bu sürece seyr-i süluk adı verilmiştir.

Yunus Emre “Bu yol uzundur, menzili çoktur/ Geçidi yoktur, derin sular var.” derken bu sürecin uzunluğuna ve zorluğuna dikkat çekmiştir. “Ko gülen gülsün, Hak bizi bilsin./ Gafil ne bilsin, Hakk’ı seven var.” derken de aşk ehlinin bu dünyada bazı gafil kimselerce yadırganacağına ve hor görüleceğine işaret etmiştir.

“Her kim merdane, gelsin meydane.” dizesinde ise ancak güçlü iradeye sahip olan, özü sözü doğru mert kimselerin bu yolda sebat edebileceğini ifade etmiştir. Başka bir ifade ile mert olmayanın aşk meydanında işi yoktur.

Yunus Emre Hazretleri bir başka şiirinde bu yolun “çoktur” dediği menzillerini şöylece sıralar:

Bundan aşkın şehrine üç yüz deniz geçerler

Üç yüz geçüben yedi tamu (cehennem) bulasın

Yedi tamuda yangıl, her birinde kül olgıl

Vücudun orda kogıl, ayrık vücut bulasın

Bu uzun süreci başarıyla tamamlamanın en önemli basamağı “bir ustaya teslim olmak” iken diğer bir önemli basamağı ise bu yolda edebe riayet etmektir. Bütün tasavvuf büyükleri usûl olmadan vusul olmayacağı kanaatindedirler. Bundan dolayıdır ki tasavvuf ehlince edep ve erkân konusuna çok ehemmiyet verilmiştir.

Ebu Hafs Haddad Hazretleri edep konusunda şöyle söylemiştir: “Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. Her anın her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Her vakit edebine riayet eden kimse Hak erlerinin ulaştığı hale ulaşır. Edebini korumayan kimse ise her ne kadar kendini Hakk’a yakın zannetse de esasen Hak’tan uzaktır. İlahi huzurda kabul gördüğünü düşünse de oradan tardedilmiştir.”[i]

Kamil bir mürşit bulmakla yola giren dervişler seyr-i sülukları esnasında edep ve erkâna çokça riayet ederler. İçlerinden istidadı olanlar nefsin merhalelerini aşarak kemale erer. Büyükler insan-ı kâmil mertebesine ulaşmış gerçek mürşidlerin oldukça az olduğunu söylerler. Bu bir nasip işi olmakla birlikte birçok imtihanı geçip, birçok zorluğu atlatıp kemale ermek kolay bir iş değildir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri bu yola giren çok az kişinin muvaffak olabileceğini ve kemal mertebesine ulaşabileceğini söyle bir benzetmeyle izah eder: “Bin damla meniden ancak biri rahime gider. Rahime düşen nutfelerden ancak binde biri çocuk olur. Doğanlardan da ancak binde biri çok yaşar. Onların da binde biri akıl baliğ olur. Binlerce akıllıdan ancak biri mümin olur. Binlerce müminden hakikate erenlerden ancak biri arifi billah olur. Binlerce ariften ancak biri kemal mertebesine ulaşır.”[ii]

Velilerin kemal düzeyine ulaşmaları ise farklı farklı sürelerde gerçekleşir. Mesela kaynaklarda Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin manevî mertebelere üç sene gibi kısa bir zamanda yükseldiği, hatta bu durumun bazı ham dervişlerin kıskançlıklarına mucip olduğu zikredilmiştir.[iii]

Hocası Üftade Hazretleri’ne göre onun kısa zamanda terakki etmesinin sebebi, mürşidine derin bir teslimiyet duygusu içerisinde olmasıdır. Öyle ki mürşidinin bir emriyle Bursa kadılığından istifa etmiş ve onun gösterdiği tarikat usulüne saygı göstererek manevî terakki yolunda, sokaklarda ciğer satmaktan dergâhın helalarını temizlemeye kadar birçok hizmette bulunmuştur.

Şah Nakşbendî Hazretleri manevî intisabının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı olan hiçlik haline ulaşabilmek için hasta ve muzdarip insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etmiş, insanların geçtiği yolları temizleyerek tam yedi sene kabına sığmayan bir hizmet hayatı yaşamıştır. Mağrur nefsi kırmanın en güzel yolunun mahlûkata hizmet etmek olduğunu Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) bir şiirinde şöyle ifade eder:

Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma
Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol

Garazsız hem ivazsız hizmet et her cânlıya
Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol

Şah Nakşbendî Hazretleri yaşadığı bu süreci şöyle anlatıyor: “Hocamın emrettiği yolda uzun süre çalıştım. Bütün hizmetleri ifa ettim. Benliğim o hale geldi ki yoldan geçerken Allah’ın herhangi bir mahlûku karşısında olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini beklerdim. Bu hizmetim yedi sene devam etti. Buna mukabil öyle bir hal tecelli etti ki onların inilti suretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk’a iltica etmelerini hisseder hale geldim.”[iv]

Abdulkadir Geylanî Hazretleri’nin maneviyattaki ilerleme süreci ile ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır:  “Abdulkadir Geylanî’nin oğlu güzel yetişmiş mezun olmuş, babasına da yerini göstermek üzere demiş; ‘Baba müsaade et bugün cemaate ben vaaz edeyim.’ Hazırlanmış, gayet edeple edebiyatına, belagatına, fesahatına son derece riayetle çıkmış kürsüye başlamış konuşmaya. Herkesi almış bir uyku, başlamışlar uyumaya. Canı sıkılmış tabi ‘Yahu ben bu kadar emek çektim, bak ne inciler, ne yakutlar satıyorum ama zavallılar uyuyorlar.’ diye kızmış kendi kendine. Derken babası gelmiş, babası gelince de inmiş ‘Buyur baba.’ demiş. Abdulkadir Geylanî Hazretleri kürsüye çıkmış. ‘Çocuklar kusura bakmayın biraz geç kaldım, sebebi anneniz yemek için yumurta kırdı, onu pişirdi de ondan nafakalandım.’ demiş. Birden bir galeyan, ortada bir galeyan, Allah diyen, feryat eden, kendini yere atan atana… Şaşırmış çocuk ‘Yahu babam anamın yumurta pişirdiğinden bahsediyor.’ demiş, halk birbirine girmiş, kendinden geçmiş herkes. Demiş; ‘Baba ne oldu böyle, ben o kadar belagat, fesahat saçtım, hepsini bir uyku aldı, sen anamın yumurta pişirmesinden bahsettin bak şu hale.’ Oğlum demiş ben o hali kazanmak için, şu Bağdat’ın çöllerinde yedi sene toprak çiğnedim, memlekete girmedim, riyazetin çeşidiyle Allah’a ulaşmanın yollarını aradım. Sen mektepteki tahsilin sebebiyle sandın ki, ben bu işi bitirdim artık. Öyle yağma mı var. Evvel kendini iman ile doldur. Ondan sonra söyleyeceğini söyle.”[v]

Allah dostlarından Bayezid-i Bistamî Hazretleri ise tasavvufî yolda yaşadığı bu süreci şöyle anlatır: “On iki sene nefsimin haddadı oldum. Beş sene kalbime ayna oldum. Bir sene de ikisi arasındaki şeye bakıyordum. Ortasında bir zünnar gördüm. Beş sene de onu kesmek için uğraştım. Onu nasıl keseceğimi düşündüğümde bana münkeşif oldu. İnsanlara baktığımda hepsini ölü gördüm.”[vi]

Bayezid-i Bistamî Hazretleri’nin de ifade buyurduğu gibi, bu uzun yolda mesafe kat edebilmek ancak çekilen birçok zahmetten sonra mümkün olacaktır. Fakat Cenab-ı Allah lütuf ederse bunun istisnaları da söz konusu olabilir ve Muhammet İkbâl’in “Câdde-i aşk besi dûr-o deraz-est velî /Tayy şeved menzil-i sed-sâle beâhi gâhi!” şeklindeki Farsça beytinde ifade ettiği gibi; aşk caddesi uzundur amma bu caddede bir “ah” ile yüz yıllık mesafe

[i] Selvi, Dilaver, Kur’an ve Tasavvuf, İstanbul, 1997, s.31 Bkz; Hücviri, Keşfü’l Mahcub, 54.

[ii] İbrahim Hakkı, Marifetname, Hazırlayan: M. Emre Karaörs, İstanbul, 1992, s. 95.

[iii] Bkz. Yılmaz, Hasan Kamil, Aziz Mahmud Hüdayi, İstanbul, 1990, s.79.

[iv] Topbaş, Osman Nuri, Vakıf İnfak Hizmet, İstanbul, 2005, s.145.

[v] Kotku, Mehmed Zahid, Zikrullah’ıh Faydaları, İstanbul, 1992, s. 61,62.

[vi] Ebu’l Ala Afifi, Tasavvuf, Tercüme: Abdullah Kartal, Ekrem Demirli, İstanbul, 1996, s. 124.

Sayfayı Paylaş