Vahy ve Edeb Talimi

Edeb, güzel ahlâk, sahibini küçük düşürücü durumlardan koruyan meleke, takdire şâyân davranış anlamlarına gelir. Edeb kavramı Kur’ân’da yer almazken eş anlamlısı olan huluk/ahlâk kelimesi gelenek, meşrep, fıtrat, karakter,1 ahlâk2 anlamları ile zikredilmektedir. Hadis kaynaklarında ise “Edeb” başlığı ile müstakil bölümler vardır.
Edeb, sadece Müslümanların değil bütün insanlığın güzelliğinde ittifak ettiği bir haslettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurması, insanlığın birtakım noksanlıklarla beraber bazı ahlâkî meziyetlere sahip olduğuna işaret eder.
Bahsi geçen tamamlama ameliyesi, vahyin aydınlığında gerçekleşmiştir. Zira “Allah’ın edebi; Kur’ân…”3 hadisi hem de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ahlâkı sorulduğunda Hz. Âişe’nin “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.”4 şeklinde cevap vermesi, Kur’ân’ın sadece itikad ve amel konularını ele almadığına, uygulanabilir edeb kurallarını konu edindiğine ve bu kuralların Kur’ân’dan istinbat edilebileceğine delâlet eder. Ancak Kur’ân, edeb kurallarını sistematik bir tarzda ele almazken, kusursuz bir ahlâk sistemini ortaya koyacak nazarî prensipler ve amelî kurallar koyar.
Sûfîler vahiy üslûbundaki bazı incelikleri, insanlara edeb tâlim eden hususlar olarak değerlendirmişlerdir. Bu bağlamda müzâkere edilen ayetler ve değerlendirmeler şöyle sıralanabilir:
“Kazandığı (iyilik-hayr) lehine, işlediği (kötülük-şer) aleyhinedir.”5
Âyette hayra taalluk eden/insanın lehine olan şeyler için “kazanma” anlamına gelen kesb, şerre taalluk eden/insanın aleyhine olan şeyler içinse “çabayla elde etme” anlamına gelen iktisâb kullanılmıştır. Benzer şekilde Nisâ Sûresi 79. âyette de iyilikler Allah’a, kötülükler kula nispet edilir. Sûfîler, bu kullanım farklılıklarını, kullara edeb öğreten hususlar olarak değerlendirirler.
“Hastalandığımda bana şifa         veren O’dur.”6
Hastalık da şifa da Allah’ın dilemesine ve takdirine bağlıdır. Kişi iradesi ile hasta olmaz. Buna rağmen Hz. İbrahim (a.s.) hastalığı kendine, şifayı Allah’a nispet etmiştir. Söz konusu kullanımlar, Allah’a karşı güzel edebi muhafaza etmek olarak değerlendirilmiştir.7
Benzer bir örnek de Kehf Sûresi’nde vardır. Hızır (a.s.) “Onu kusurlu hale getirmek istedim.” diyerek gemiyi delme işini kendine izâfe ederken duvarı onarmak suretiyle hazinenin ortaya çıkmasını engelleyen kişi kendisi olmasına rağmen yetimlerin rüşd çağına gelip hazinelerini çıkarmalarını,8 Allah’ın iradesine hamletmiştir. Ayrıca Hz. Eyyûb’un yorgunluk ve acıyı şeytana nispet etmesi,9 Hz. Mûsâ’nın yol arkadaşının, balığı unutturan kişi olarak şeytanı zikretmesi10 de edebe muvafakat olarak değerlendirilebilecek ifadelerdir.
“Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”11
Hz. Eyyûb’ün hastalandığında emir kipi ile “Bana merhamet et.” demeyip “Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” demesi ve Hz. Îsâ’nın, “Ben Allah’ın oğluyum demedim.” demeyip “Ben Allah’ın oğluyum dediysem bunu sen bilirsin.”12 demesi de huzurda bulunma ve yüce şahsiyetlerle konuşma üslûbunda edebe riâyet şeklinde değerlendirilmiştir.13
“Erkek sizin, dişi O’nun mu?”14
Cahiliye Arapları, kız çocuklarını değersiz görürler, onları utanç vesilesi sayarlardı. Bir kız çocuğu ile müjdelendiklerinde sinirlenirlerdi.15 Bu kötü fikrin ve durumun bir neticesi olarak -her ikisinin de dünyaya gelmesi Allah’ın iradesi ve kudreti ile olurken- erkek çocuklarını kendilerine kız çocuklarını ise Allah’a isnad ederlerdi.
Vahiy, bazen –bu âyette de olduğu gibi- Allah’ın rızâsına muvâfık olmayan fikir, söylem ve fiilleri etraflıca anlatarak bunlardan sakınmanın edebin gereği olduğuna işaret eder. Müminler, böylesi durumlara düşmemeleri için uyarılırlar.
“Allah dilerse Mescid-i Haram’a güven içinde gireceksiniz.”16
Kulların irade ettikleri iş, oluş veya eylem Allah’ın iradesi olmaksızın gerçekleşemez.17 Ancak âyette Allah’ın iradesine taalluk eden bir mesele için Allah’ın iradesi şart koşulmuştur. Bu kullanım şöyle yorumlanmıştır: “Allah (c.c.) bildiği konuda ‘inşallah’ buyurdu ki kullar da bilmedikleri bir konuda ‘inşallah’ desinler.”18 Yani Allah, istisnasız hüküm vermenin câiz olmadığını bildirmek ve kullarını tedîb etmek için böyle buyurmaktadır.19
“Allah adına yalan söyleyen kimseden daha zâlim kim vardır?”20
Kur’ân-ı Kerim kâfirler ve münâfıkları uyarır, ortaya koydukları söylemler-eylemleri tenkid eder. Bütün bu uyarılar mü’minler için de geçerlidir. Zira ölüm gelene kadar kişinin iman dairesinden çıkma veya imanlı olduğu halde kâfirlerin ve münafıkların işlediği amelleri işleme, söylediği sözleri söyleme, isyan etme tehlikesi her mümin için daima vardır.
Kur’ân’ın geçmiş asırlara ve önceki ümmetlere dair anlattığı bütün kıssaların amacı, ümmet-i Muhammed’i onların düştüğü kötü durumdan sakındırmak, helâk sebebi olan işlerden uzak tutmak, sâlih amele, edebe teşvik etmek ve sonraki ümmetler arasında güzel sözlerle yâd edilmeleri içindir.21

Dipnot
1.    26/Şuarâ, 137.
2.    68/Kalem, 4.
3.    Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1.
4.    Müslim, Müsâfirin 139.
5.    2/Bakara, 286.
6.    26/Şuarâ, 80.
7.    İbn Acîbe, Ahmed b. Muhammed, el-Bahru’l-medîd fi tefsîri’l-kur’âni’l-mecîd, Beyrut: Darü’l-Kütübü’l-İlmiyye, 2010, V, s. 168.
8.    18/Kehf, 79-82.
9.    38/Sâd, 41.
10.    18/Kehf, 63.
11.    21/Enbiyâ, 83.
12.    5/Mâide, 116.
13.    Abdulkerîm Kuşeyrî, Risâletü’l-kuşeyriyye, Kahire: Dâru’l-Meârif, s. 449.
14.    53/Necm, 21.
15.    16/Nahl, 58-62.
16.    48/Fetih, 27.
17.    81/Tekvîr, 29.
18.    İbn Acîbe, el-Bahru’l-Medîd, VII, s. 150.
19.    Âdâbü’l-Mürîdîn, (çev. Süleyman Gökbulut), İstanbul: Büyüyen Ay, 2014, s. 39.
20.    11/Hûd, 18.
21.    İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, V, s. 17.

Sayfayı Paylaş