ÜMMET BİLİNCİ

Somuncu Baba

“Yüreğinde hâlâ ümmet endişesi olan insana düşen
nedir¸ derseniz. Kardeşlik duygularımızı canlı tutan
ve birbirimize bağlanmamızı sağlayan ümmet
bilincinin korunmasını ve yüceltilmesini sağlamak için
elimizden gelen gayreti göstermek durumundayız.”

Müslümanları kardeş yapan pek çok faktör vardır. Birbirlerine destek olmaları¸ sıkıntılı anlarında yardıma koşmaları¸ İslâm'ın yücelmesi için Allah yolunda fedakârlıklar göstermeleri onları bir arada tutan ve kaynaştıran unsurlardan sadece bir kaçıdır. Esasında müslümanları birbirine kenetleyen ne kadar faktör varsa¸ bunları bir şemsiye altında birleştiren ana unsur ümmet bilincidir. Mü'minler ümmet oldukları için bir aradadırlar. Camide bir safta omuz omuza vermeleri¸ zekâtlarını ihtiyaç sahibi mü'minlere takdim etmeleri¸ Kâbe'nin etrafında tavafa koşmaları hep ümmet oldukları içindir. Başka bir ifadeyle¸ tüm bunlar¸ İslâm bir arada yaşanması gereken din olduğundandır. Nitekim dünyanın herhangi bir bölgesinde inleyen mü'minlerin derdine derman olmak için seferber olmaları¸ onlar için gözyaşı dökmeleri ve her bir mü'minin derdini kendi dertleri edinmeleri onlardaki ümmet bilincindendir. Çünkü Allah onları kardeş kılmıştır. Kardeşliğin gereği ise diğer mü'min kardeşine sahip çıkmaktır. Bundan dolayı müslümanlıktaki kaynaşma ve birlik başka hiçbir dinde ve inanışta yoktur¸ olamaz. Olamadığı için de¸ İslâmî hassasiyetlerden habersiz olanlar¸ ümmetin ne olduğunu bilemeyenler¸ bir ülkedeki müslümanların dünyanın diğer tarafında zorda kalmış mü'minler için endişelenmelerini ve yüreklerinin sızlanmasını anlayamazlar. “Kendi yurdundaki insanlar dururken başkaları için ne diye seferber oluyorlar” derler. Yardım kampanyalarını¸ çırpınışları gereksiz görürler. Çünkü onlar için destek olunması gerekenler¸ devlet sınırları içerisinde yaşayanlar ile soydaşlarla sınırlıdır. Hz. Muhammed (s.a.v)'in şöyle buyurduğundan habersizdirler: “Mü'minler bir vücudun organları gibidirler. Hangisi bir acı duysa diğer organlar da bunu hissederler.” (Buhârî¸ 5552).


Ümmet bilinci o kadar güzel bir tutkaldır ki¸ insan nefsine uyarak bir takım hatalar içine düşse bile¸ ümmetin önünde mahcup olmamak ve yaptığıyla diğerlerine kötü örneklik sergilememek başka bir ifadeyle toplumun ifsadına sebebiyet vermemek için günahını bile yalnızken yapmaya çalışır. Haram fiili işlerken toplumu kendisinin zararından korur¸ o kadar bilinçlidir. Bu nedenle İslâm ümmetinde günah her zaman gizlidir. Gerçi kişi aşikâre bir şeyler yapmaya cüret ettiğinde toplumun reaksiyonu çok güçlü olur ve hemen onu dışlar¸ itibarsızlaştırır. Bu nedenle de ahlakî zafiyetleri olan kişiler ümmet içinde değersizdir. Toplum onlara itibar etmez.


Ayrıca unutmamak gerekir ki¸ İslâm ahlakının Kur'an ve sünnetle birlikte müslümanların önüne koyduğu bütün güzellikler hep ümmeti inşa etme amacına matuftur. İslâm hukukunun öngördüğü bütün cezalar da bu ümmetin vahdetine ve güzelliğine halel getirebilecek her bir adıma engel olma amacına dönüktür. Çünkü İslâm kendisine inananları öncelikle ümmet yapmayı hedefler. Bütün emir ve yasakları müslümanları ümmet yapmak içindir.


Bundan dolayıdır ki¸ günahkârları bir yana¸ ümmet bilincine sahip olan herkes “ümmet muhasebesi” yapar. Örneğin bilginler¸ söylediklerinin ve yazdıklarının inananların gidişatı üzerindeki etkilerini mutlaka hesap ederler. Bir takım makamları elde etmek veya bir yerlere sempatik görünmek için konuşmazlar¸ kalemlerini oynatmazlar. Onlar için Rabb'in rızası her şeyin önündedir ve ümmeti kollamak gibi bir görevleri olduğunu düşünürler. Gönülden bağlı oldukları ve sevdikleri ümmete karşı sorumluluk taşıdıklarını bilirler. Bu yüzden de müslümanlara zarar verecek her şeyden uzak dururlar. Günümüzde olduğu gibi¸ bu bilinç kaybolduğu zaman ise¸ söylemlerinin ve eylemlerinin ümmet üzerindeki etkilerini hesaba katmaksızın konuşurlar ve yazarlar. Böylesi insanların müslüman kimliğiyle ümmete verdikleri zarar¸ İslâm karşıtı olanların açık ve net saldırılarından daha ağırdır. İçeriden kabul edildikleri için ümmetin bağrı onlara açıktır ve beklemedikleri yerden yürekleri harap edilir. Şimdilerde ekranlarda boy göstererek mü'minlerin zihin dünyalarını allak bulak eden¸ geçmişi saygısızca kötüleyen ve İslâm'ı ilk kez kendisinin doğru anladığını iddia edercesine bu dinin bugüne kadar yaşanmadığını iddia edenleri bir de bizim dediğimiz zaviyeden seyrediniz. Bu kişilerin ülkemiz insanlarının zihin dünyalarında neden oldukları kırılmalara¸ dine olan bağlılıklarının sarsılmasına ve artık hiçbir şeye inanamaz hale gelişlerine tanıklık ediniz. “Söylediklerim ve yazdıklarım ümmetin vahdetine olumsuz etki yapar mı” anlayışını bir tarafa bırakıp ölçü sınırlarını aşarak ekranlara çıkma sevdalısı olan bu zevatların yaptığı tahribatı toparlamanın ne kadar güç olduğunu görünüz. İslâm adına konuşan bu insanların zihin dünyalarında “ümmet bilinci”nin kalıp kalmadığından şüphe duymakta tamamen haklısınız.


İslâm'ın her şeyin önünde tuttuğu ancak yaşadığımız dönemde kaybolmaya yüz tutmuş olan ümmet bilincinin zayi olma nedenleri hususunda söylenecek şeyler elbette pek çoktur. Lakin manevî boyutun zayıflamasının¸ inananların olabildiğine dünyevîleşmeye başlamasının ve ahlakî sefahatin artmasının şüphesiz bunda pek çok etkisi vardır. Velhasıl pek çok etkenin tesiriyle ümmet bilincimizi yavaş yavaş kaybediyoruz. Değerlerimiz zayıflıyor ve pek çok vasfımız sadece sözde kalıyor. Buna paralel olarak ibadet şuurumuz da kayboluyor. Hatta ibadetlerimiz sıradanlaşıyor¸ lezzet alamaz oluyoruz. Görünürde bir dindarlık sergiliyoruz ama bu dindarlık içi doldurulamamış bir müslümanlık olarak kalıyor.


Bunun olumsuz sonuçlarını elbette hep birlikte yaşıyoruz. En basitinden¸ biz gerçek anlamda ümmet olabilseydik¸ İslâm dünyası bugünkü zilleti yaşıyor olabilir miydi acaba? İslâm coğrafyasının üzerine musallat olmuş zalim idareciler kendi halklarına bunca eziyetleri çektirebilir miydi? Müslümanlar kendi küçük hesaplarını bir tarafa bırakıp İslâm'la dertlenebilseydi¸ dünyanın her yanına dağılmış olan müslümanların gücü böyle mi olurdu?


Ayrıca her birimiz ümmet bilincinin bir tarafını törpülemekle meşgulken kardeşlikten söz etmek ne derece mümkün olabilir ki? Her türlü tefrika ile savrulduğumuz şu günlerde bir kısmımız asabiyet ile kendisini diğer müslüman kardeşlerinden farklılaştırmanın peşinde. Irak'ta müslümanların birbirlerini kelimenin tam anlamıyla “telef” etmelerine bir bakınız. Bir müslüman diğer müslümanları hem de caminin içinde bombayla imha edebilecek kadar canileşebilmekte. Veya ülkemize çevirin bakışlarınızı.  Tertemiz masum yürekler kurulan tuzaklarla veya mermilerle toprağa yıkılabiliyor.  Bağlarından kopan ve kendisini geçmişine götüren değerleri zayıflayan veya hiç kalmayan bir kuşaktan ümmeti koruma bilinci elbette beklenemez. Beklenmediği için de her türlü aymazlığı yapmasına şaşılmaz. Katlettiği kişinin önce ailesine sonra da ümmetin vahdetine darbe vurduğunu düşünmemektedir ki¸ bunun hesabını yapsın.


Yüreğinde hâlâ ümmet endişesi olan insana düşen nedir¸ derseniz.  Kardeşlik duygularımızı canlı tutan ve birbirimize bağlanmamızı sağlayan ümmet bilincinin korunmasını ve yüceltilmesini sağlamak için elimizden gelen gayreti göstermek durumundayız. Çünkü bu dinin endişesini bizler taşıyoruz. Bu nedenle büyük bir aile olarak kabul edebileceğimiz İslâm ümmetinin bir ferdi olarak öncelikle kendi davranışlarımıza dikkat etmek ve diğer aile bireylerine kötü örnek olmaktan kaçınmak¸ onlar için fedakârlık yapmak durumundayız. Kendi ailemizi korumak için neler yapıyorsak ümmet içinde aynısını yapmak zorundayız. Zira kulluk sadece beş vakit namaz¸ oruç ve hac gibi ibadetlerden müteşekkil değildir. Samimiyetle ve sabırla çabalarsak bir şeylerin düzelmeye başladığını göreceğiz.

Sayfayı Paylaş