ÜMİTSİZLİK MÜ'MİNE YAKIŞMAZ

Somuncu Baba

"Ümitsizliğe kapılarak ümmetin yarınından umudu kesmek yerine bu ümmetin bir ferdi olarak sorumluluklarımızın idrâkinde olmamız gerekiyor."


Hem kendi hayatımıza hem de ümmetin ortak dünyasına baktığımızda çok ağır sınavlardan geçtiğimizi söyleyebiliriz. Hatta İslâm'ı yaşamanın bundan önceki dönemlere göre çok daha zor olduğunu ikrar edebiliriz. Çünkü zamanımız insanının etrafı hiç olmadığı kadar haramlarla kuşatılmış durumdadır. Bir haramdan kaçayım derken¸ istememenize rağmen başka bir haramın içine düşüyorsunuz. Yolda yürürken¸ “Gözüm harama ilişmeden evime veya iş yerime gideyim.” demeniz aslâ mümkün değil. Öyle zor bir süreçten geçiyoruz ki¸ yaşam sınavımızı verebilmek için nefsimizle ve şeytanla mücâdele etmek yanında üzerimize saldıran haramlarla da cenk etmek durumundayız. Her yanımızdan kuşatılmış durumdayız. Esasında sınav sadece bizim sınavımız olsa belki o kadar dertlenmeyeceğiz. Lakin çocuklarımızın içinden geçmiş olduğu bâdireli dönem de bizleri dertlendirmektedir. Onların gençliğin verdiği heyecanla haramlara bulaşmalarından ve İslâm'ın arzu etmediği yollara düşmelerinden çok korkuyoruz. Kendimizi bir tarafa bıraktık¸ onların endişesinden yüreğimiz kasılıyor.


Kendimiz böyle olduğumuz gibi¸ İslâm dünyasına baktığımızda da içimizi ışıtacak ve bize mutluluk verecek bir manzara ile karşılaşmıyoruz. Hangi İslâm ülkesinden bahsederseniz¸ aklınıza kan¸ gözyaşı ve huzursuzluk geliyor. Son dinin yeryüzündeki mevcut temsilcilerinin içler acısı hali yüreğinizi yakıyor. İslâm dünyasındaki güzellikleri bir kâğıda yazın diyecek olsak¸ boş bir sayfayı doldurmakta zorlanırsınız. Çünkü en güzel işlerimizi bile mahvetmekte çok mâhirizdir. Meselâ hac dendiğinde insanların zihnine Kâbe'nin etrafında tavaf yapmaktan önce¸ her yıl yüzlerce mü'minin anlamsız yere canını kaybetmesi geliyor. Velhasıl hangi İslâm ülkesinin ismini yazıp iki nokta üst üste koysanız¸ yazacağınız şeyler genelde insanı üzecek hususlar olmaktadır.


Gözlerimiz Hep Yaşlanmakta¸ Yürekleri Mahzunlaşmaktadır


Elinden geldiğince Allah'a karşı görevlerini yerine getirmeye gayret eden¸ Müslümanların minik başarılarından tarifi imkânsız mutluluk duyan samîmî mü'minler bu manzaradan çok etkilenmektedirler. Haberlere bakmaya korkmaktadırlar. Sabah yeni ve üzen bir haberle karşılaşırım diyerek televizyonu korkarak açmaktadırlar. Gözleri hep yaşlanmakta¸ yürekleri mahzunlaşmaktadır. Neredeyse gülmeyi unutmuş durumdadırlar.


Hiç şüphe yok ki tablo son derece olumsuzdur. Bu manzaradan etkilenen samîmî kardeşlerimiz endişelerinde haklıdırlar. Çünkü onların Rabbi bütün mü'minleri kardeş yapmış¸ peygamberleri de kardeşlerinin dertleriyle ilgilenmeyenleri gerçek mü'min saymamıştı. Ancak çektiğimiz eleme rağmen¸ bizim tek başımıza bütün bu olumsuzlukları değiştirmeye gücümüz yetmez.


Gerçi her dönemde samîmî Müslümanlar yaşadıkları olumsuzluklardan etkilenmişlerdir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra ortaya çıkan kargaşalar ve fitneler sebebiyle ümmet¸ aradan uzun bir süre geçmeden Rasûlullah'ın dönemini aramaya başlamıştır. Hatta yaşanan katliamlar ve fesat nedeniyle kıyâmetin kopmasının çok yakın olduğunu düşünenler bile olmuştur. Ancak gün gelmiş¸ o felaketler geride kalmış¸ ümmet cihana önderlik yapmıştır.


Ümitvar Olmamız Gerekiyor


Esasında kendi hayatımıza bakacak olduğumuzda da¸ ömrümüzün sürekli bir dalgalanma içinde olduğunu görürüz. Bazen hayat istediğimiz şekilde gider ve bizi çok mutlu eder. Müjdeli haberlerle keyfimiz yerine gelir. Ancak ansızın gelen üzücü bir haberle neşemiz kaybolup gider. Üzüntü çekerken bu sefer sevinmemizi gerektiren yeni bir haberle karşılaşırız. İnişler ve çıkışlar hayatımızın bir parçası olur. Durum kendi hayatımızda böyle olduğu gibi¸ İslâm dünyasında da bize ümit verecek ışıklar görürüz; karamsar tabloya rağmen yine de ümitvar olmamızı gerektirecek güzel gelişmelere şahit oluruz. Hatta öyle ümitleniriz ki¸ “İslâm dünyası tekrar ayağa kalkacak ise şu gördüğümüz insanlar bunu sağlayacaklardır.” deriz. Velhasıl küçük şeylerle mutlu oluruz. Mutlu edecek büyük haberlere hasret kaldığımızdan küçük haberlerle mesut olmaya çalışırız.


Her şeye rağmen unutmamamız gereken bir hakikat var. Şaka değil¸ bizler iki milyar Müslümanız. Tek eksiğimiz bu büyük kardeşler topluluğunun yeniden kardeş olmasıdır. Bunu başarma yolunda atılan minik adımlar veya Müslümanların elde ettikleri küçük kazanımlar¸ işte bu yüzden bizi mutlu etmektedir. Her küçük başarı büyük çarkı çevirecek hareketi sağlar diye ümitleniyoruz. Potansiyelin olduğunu ancak bunun harekete geçirilmeye ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Hem hüznü hem de ümidi bir arada yaşıyoruz.


İsterseniz kendinize bir sorun. Mü'minler adına üzüldüğünüz ve “Ya Rabbi¸ ne olacak halimiz?” dediğiniz süreçler sonunda sizi mutlu eden gelişmeler mutlaka olmuş ve şükredecek hâle gelmişsinizdir. Elbette bizim arzumuz mutlu olacağımız haberlerin çok daha fazla olması ve ümmetin hak ettiği yere ulaşmasıdır. Ancak gözüken o ki¸ bunun için zamana ihtiyaç var. Biz belki hayal ettiğimizi göremeyeceğiz¸ ancak bu uğurda üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye gayret edeceğiz.


Dolayısıyla ye'se kapılarak ümmetin yarınından umudu kesmek yerine bu ümmetin bir ferdi olarak sorumluluklarımızın idrâkinde olmamız gerekiyor. Konuşmaya ve eleştirmeye gelince¸ konuşulacak çok şey var. Her birimize birer mikrofon uzatılsa ve İslâm ümmetinin hâlini anlatın dense¸ yarım saat konuşuruz ve çözüm yollarını söyleriz. İşin garip tarafı hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyleriz. Öyleyse hastalık da devâ da bellidir. Asıl olan bu hastalığın tedâvisidir.


Hastalık hepimizin müşterek hastalığı olduğuna göre tedâviye önce kendi bedenimizden başlamak zorundayız. Sonra yakınlarımıza¸ ardından da çevremize ulaşmaya gayret göstermeliyiz. Yoksa hepimiz hastalıktan ve tedâvisinden bahsedip dursak ama iyileştirme yolunda bir adım atmasak¸ hastalık aslâ düzelmeyecektir. Bu da gösteriyor ki¸ konuşmak yanında eylem de gereklidir. İcrâat olmadan konuşmanın fazla bir önemi yoktur. Bu nedenle başkalarının bir şeyler yapmasını beklemek yerine önce kendimiz neler yaptığımıza bir bakalım.


Üzerimize Düşen Vazifeleri Yerine Getiriyor muyuz?


Meselâ kendimize soralım: “Ben sürekli dertleniyorum ve olumsuzluklardan şikâyet ediyorum ancak üzerime düşen vazifeleri yerine getirmek hususunda gayret ediyor muyum? Rabb'imizin benden istemiş olduğu ibadetler hususunda ne kadar hassas ve titizim. Bunları yerine getirirken hakkını vererek edâ etmeye mi çalışıyorum yoksa birer adet hâline mi getirdim? Bunun yanında¸ başta ailem olmak üzere etrafımdaki insanlarla rabbimin arzuladığı şekilde bir iletişim kurabiliyor muyum? Çevremdekiler benim onlarla ilişkimden memnun mu? Beni gerçekten dost olarak mı görüyorlar¸ yoksa katlanılması gereken biri olarak mı kabul ediyorlar? İslâm yaşanarak başkalarına teblîğ edildiğine göre¸ ben acaba yaşantımla insanların İslâm'a ısınmasına mı ondan soğumasına mı neden oluyorum? İslâm adına birileri vakıflar ve dernekler vâsıtasıyla bir şeyler yapmaya gayret ederken¸ ben sadece seyrediyor muyum yoksa yardıma koşuyor muyum?”


Bütün bu soruları çoğaltarak kendi durumumuzu anlamamız mümkündür. Esasında herkes kendisinin nasıl bir hâlde olduğunu çok iyi bilir. Öyleyse İslâm dünyasından dertlendiğimiz kadar kendimizden de dertlenmemiz gerekiyor. Eleştirmek kolaydır. İslâm âlemine bakarsınız¸ nelerin yanlış gittiğini görerek ahkâm kesebilirsiniz. Ama asıl olan kendimize bakarak eksiklerimizi görmemiz ve ondan sonra bunları düzeltmek için çaba göstermemizdir. Kaldı ki¸ herkes kendi kusurlarını çok iyi bilir. İbadetlerindeki kusurları¸ insanlarla olan ilişkilerindeki hatâları¸ nefsiyle baş başa kaldığındaki eksiklikleri tam olarak bilir. Peki¸ bunları düzeltmek yolundaki çabası nedir? Asıl sorgulamamız gereken husus budur. Ben âhiretim için ne yapıyorum? Bu sorunun cevabı olarak birkaç güzel cümle kurabiliyorsak o zaman İslâm dünyasından ümitvar olmak için bir nedenimiz var demektir.


Samîmî Bir Mü'min Olabiliriz


Biz belki bir Şâh-ı Nakşbend¸ bir Abdulkadir-i Geylanî¸ bir Somuncu Baba olamayız ancak samîmî ve elinden geldiğince çabalayan bir mü'min olabiliriz. Bunun önünde bir engel yok. O yüzden kendi nefsimizi ıslah ile işe başlamak çok önemlidir. Bunun için çabalarsak Rabb'imizden yana olan ümidimiz de artacaktır. Ona olan yakînimiz arttıkça ümitsizliğimiz kaybolacaktır. Çünkü kâinatta olup biten her şeyin onun yüce kudreti çerçevesinde gerçekleştiğini iyi anlayacağız. Bu da bizi Allah'a daha yakın olmaya götürecek ve olup bitenlerin mü'minlerin silkelenmesine vesîle olacağını ümit ederek karamsarlığı atacağız. Çünkü bizim Rabb'imiz şöyle buyurmaktadır: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah¸ bütün günahları affeder. Çünkü o¸ çok bağışlayandır¸ çok merhamet edendir.” (39/Zümer¸ 53).


O değil midir ki¸ tek bir insanın başlattığı İslâm daveti ile bütün yeryüzünü son hak din ile şereflendiren? O değil midir ki¸ at sırtındaki milletler eliyle İslâm'ın sancağını yeryüzünün her tarafına diktiren? O değil midir ki¸ Müslümanları dünyanın ahlak önderleri yapan? O her şeye kâdirdir. O bizi bekliyor. Adım atmamızı¸ biraz çabalamamızı istiyor. Hiç şüphe yok ki o¸ güzel Müslümanlar eliyle bu son hak dini tekrar eski şaşalı günlerine ulaştıracaktır. Sorun¸ bizim bu başarıdaki katkımızın ne olacağındadır.


Rabb'imizden niyâzımız¸ kendi Müslümanlığımızı yetersiz görerek hâlimizi düzeltmeye gayret etmemizdir. Yeni tebliğ ediliyormuşçasına bu dinin nurunu her yana ulaştırmaya gayret etmemizdir. Bu uğurda çaba sarf edenlere selâm olsun. Hâlâ uykuda olanlara da uyanmak nasip olsun.

Sayfayı Paylaş