TOPRAĞA ATILAN TOHUMLAR

Somuncu Baba

"Allah'ın razı olmuş olduğu şekilde evladını hayırlı bir yolda¸ dinine diyanetine bağlı olarak yetiştiren ve bunu hakkıyla yerine getiren anne baba bu emeklerinin karşılığını âhirette şüphesiz alacaktır. Yani bu buğday hem dünyada hem de âhirette başaklar veren bir üründür. Bir daneye kaç başak ürün vereceğine gelince¸ bu bizim ihlâsımıza kalmış bir durumdur. Onu hepimiz âhirette ayrı ayrı göreceğiz."

Anne babalar çocuklarının geleceği hususunda eskiye göre çok daha bilinçliler. Doğrusu dünyanın geldiği nokta da onları bu şekilde davranmaya zorlamaktadır. Açıkçası¸ bizim çocukluğumuzda böyle endişeler yoktu. Meselâ babam¸ sabahleyin evden çıkar¸ inşaatlarda fayans döşemeciliği yapar¸ sekiz kişilik aile efradını geçindirmek için çırpınırdı. Bu meşgalesinin arasında çocuklarının geleceğini düşünmek için boş zaman kalmazdı zaten. İstanbul'un kırk yıl önce bugüne göre çok fazla olmayan telaşı içinde¸ çocuklarının veli toplantılarından kaç tanesine geldiği veya gelebildiği¸ her biri başının etini yeme durumunda olan haylazların notlarını öğrenmek için okulun kapısından kaç kez adım attığı veya atabildiği babama sorulmayı hak eden bir soru değildir. O bizim karnımızı doyurmak¸ hastalandığımızda koşturmak¸ pazarı yapmak¸ kömürü ayarlamak velhasıl her bir tarafa yetişme çabasındaydı. Bu zaruri öncelikler yanında okul işleri doğrusu âciliyet arz etmiyordu. Bunun yanında o dönemler insanlarımızda müthiş derecede bir tevekkül düşüncesi vardı. İnsanlar lüksü tatmamışlardı. Açlık çekilmiyordu ama herkes kendisine yetebilecek kadarını elde edebiliyordu. Bu ise çok hoş ve günümüzde kalmamış olan bir tevekkül anlayışını¸ hale rızâ halini de beraberinde getirmekteydi. Nasıl olsa kimse aç kalmazdı¸ o yüzden gelecek adına fazla endişe etmenin anlamı yoktu. İşte biz¸ ellibeş metrekarelik bir evde sekiz nüfus olarak böyle yaşadık. Ama dediğim gibi¸ babam yine de okumamızı istiyordu.


Başta yazdığım gibi¸ yaşadığımız şu günlerde durum çok fazla değişti. Öncelikle¸ ailelerin çocuk sayıları azaldı. İkinci olarak¸ aileler çocuklarının istikbalinin sadece okumaktan geçtiğini düşünür oldular. Bu amaçla varlarını yoklarını çocuklarının eğitimi için seferber etmeye koyuldular. Okullarında gördükleri dersler artık yeterli sayılmamaya başlamış ve her öğrenci mutlaka dershaneye gönderilir olmuştur. İmkânı olanlar ise özel hoca tutarak daha büyük meblağları evlatları için harcamaktadırlar. Eskiden okumaya fazla önem verilmiyordu ama çocuğun aç kalmayacağı yönünde bir rahatlık vardı. Şimdi o güven yok. Bir açıdan anne babalar çocuklarını okutmaya kendilerini mecbur hissetmektedirler. İyi bir iş sahibi olmaları ve sürünmemeleri için bunu elzem görmektedirler. Çocuğun gelecekte rahat etmesi açısından baktığımızda¸ bizim çocukluk dönemlerimiz ile şimdiki zaman arasında fazla bir fark olmadığını söyleyebiliriz. Her ikisinde de çocuğun ileride ekmeğini çıkarıp çıkaramayacağına göre bir tavır alınıyordu. Ne var ki¸ eskiden telaşı gerektirecek bir durum olmadığından stres de yoktu. Dersler¸ sınavlar¸ alınan puanlar yüzünden evlerde kimse birbiriyle didişmezdi. Yani huzur vardı.


Peki¸ bir anne baba bütün varını yoğunu çocuğunun eğitimi için niye döker? Çocuğu okuyarak iyi bir yere gelsin ve kimseye muhtaç olmadan bir yaşam sürsün diye. Bunu bir ekine benzetmek yanlış olmaz. İnsan ekini mahsul almak için eker. Mahsul zamanı geldiğinde sepetleri¸ küfeleri veya ambarları doldurmaya başladığında keyfine diyecek olmaz. Çünkü emeğinin karşılığını almıştır. Aynı şekilde çocuğuna eğitimi için hiçbir masraftan ve imkândan kaçınmayan ebeveynin durumu da böyledir. Çocukları gerekli eğitimi alarak kendisini kurtardığında¸ onun meyvesini almaya başlamış demektir. Yaşlılık dönemlerinde çocuğunun anne babasına muhtaç olmaması bilakis onlara göz kulak olmaya ve yardımcı olmaya başlaması bu ürünün belki de en iyi hasat edildiği zamandır.


Esasında insan yaptığı her bir şeyden öyle veya böyle bir ürün almak için çabalar; karnını doyurması¸ ayakta kalabilmesi ve sağlığını devam ettirebilmesi¸ uyuması gündüzü dinç geçirebilmesi¸ çalışması eve bir şeyler götürebilmesi içindir. Hatta aynaya bakması üstü başına çeki düzen vermek¸ yeni elbiseler giyinmek¸ dışarıdaki insanlara kötü görünmemek içindir. Velhasıl her çabasıyla bir şeyler elde etmeyi hedefler. Hayatının en berbat dönemleri¸ yapacak bir şey bulamadan geçirdiği ve için için bu durumuna kahrettiği vakitlerdir. Zira insan hedefleri olan bir varlıktır.


Bütün bu çabaların sonucunda insanın bir şeyler elde etmeyi hedeflemesi onun bütünüyle çıkarcı bir kişiliğe sahip olduğunu göstermez. İnsanın insanca bir yaşam devam ettirebilmesi için bu düşünceleri taşımasından daha doğal bir hal olamaz. Meselâ bir doktor hastasını ameliyat ettiğinde veya bir öğretmen öğrencilerine ders verdiğinde¸ yaptığı bu işin sonunda bir ücret alacağını bilir ve bu onu motive eder. Ancak bu durum¸ yaptığı işin insanlık için bir yarar sağladığını¸ hayata ve insanlığa artı bir değer kazandırdığını düşünmesine engel değildir. Dolayısıyla bir öğretmen sınıfta öğrencilerine ders verirken bu sayede geçimini sağladığını göz önüne getirerek ay sonunda alacağı maaşını ve bunun hesabını yapabilir. Ancak yarınlara güzel kuşaklar yetiştirdiğini¸ ülkenin geleceğine hayırlı nesiller hazırladığını¸ memleket sevdalısı gençlere rehberlik ettiğini aklından çıkarmadığında¸ dolayısıyla toprağa tohum ektiğini düşündüğünde bir şey daha elde eder; o da ektiği ürüne karşılık alacağı mânevî mahsuldür. Yani âhiret hasadı.


Yukarıda bahsettiğimiz çocukların eğitimi de böyledir. Anne babanın çocuklarının geleceğini kurtarmak için yaptıkları yatırım ileride nasıl hasada dönüşecekse¸ bu ürünün bir de âhirette yapılacak hasadı vardır. Allah'ın razı olmuş olduğu şekilde evladını hayırlı bir yolda¸ dinine diyanetine bağlı olarak yetiştiren ve bunu hakkıyla yerine getiren anne baba bu emeklerinin karşılığını âhirette şüphesiz alacaktır. Yani bu buğday hem dünyada hem de âhirette başaklar veren bir üründür. Bir daneye kaç başak ürün vereceğine gelince¸ bu bizim ihlâsımıza kalmış bir durumdur. Onu hepimiz âhirette ayrı ayrı göreceğiz.


İşte tam da bu noktada¸ göz ardı etmememiz gereken çok önemli bir husus bulunmaktadır. O da şudur: Dünyada bir şeyler elde etmeyi hedefleyip çeşitli çabalar sarf ederken¸ her zaman ilâhî muradı yakalamaya çalışmamız gerekir. Bu niyet her an insanın aklının bir köşesinde gedikli çavuş gibi teyakkuzda bekliyor olmayabilir. Onu her an hissetmiyor olabiliriz. Önemli olan¸ her dem akla gelmese bile¸ zihnin arka planında bu düşüncenin var olmaya devam etmesidir. Bu olduğu zaman¸ her bir işin âhiret ekimini de ayrıca yapmış oluruz. Varsayın ki¸ bir daireyi boyayan ustasınız. Belli bir ücret karşılığında terliyorsunuz. Elleriniz yüzünüz boya oluyor. Ama bir taraftan da ailenize helâlinden bir rızık götürdüğünüz ve onlara haram lokma yedirmediğiniz için içten içe rabbinize şükrediyorsunuz.  Böyle yaptığınızda¸ bu düşüncenizden dolayı birkaç ürün alacak bir ekim yapıyorsunuz demektir. Birincisi¸ ailenizi açta-açıkta bırakmayarak¸ onlara kol kanat gererek yuvanızı koruyorsunuz. İkincisi¸ nâmerde muhtaç olmadan¸ el açmadan geçinebildiğiniz için mutluluğunuzu koruyorsunuz. Üçüncüsü¸ helâlinden rızık kazandığınızı düşünerek sevap hanenizi yazmakla meşgul melekleri hiç boş bırakmıyorsunuz vee âhirette bütün bunların sonucu olarak çokca ecriniz olacak. Dolayısıyla boyayı duvara sürerken işin bu boyutlarının her an aklınızda diri durmasına gerek yok. Yeter ki¸ zihninizin bir yerlerinde bu kabulünüz her zaman var olsun. Allah bunu bilmektedir ve bu yeterlidir.


Sözün özü¸ yaşadığımız hayat elbette bir şekilde yaşanacaktır. Ama önemli olan bu hayatı mânevî hasadı bol bir yaşama döndürebilmektir. Allah'ın rızasını hedeflemeden¸ sadece nefsi tatmin etmek için sürdürülen hayat¸ bu uğurda kazanımlar elde edilse bile âhiret bohçasının boş kalması sebebiyle kötü bir hayattır. Allah bize bunu böyle öğretiyor. Ve o ne buyurursa o iş öyledir.


Son derece dünyevîleştiğimiz ve âhiretin neredeyse aklımıza gelmediği¸ gelse bile Allah'ın kitabında bahsettiği manzarasının bizleri artık etkilemediği ve her şeyi şekilde kalmış birer "zamane müslümanı" olduk.  Bundan dolayı da hayattan mânevî bir tat alamaz durumdayız. Beş vakit namazımız dışında düşüncelerimizi ve tüm eylemlerimizi Allah'ın murad ettiği çizgide devam ettiremiyoruz. Sürekli dünya hasadı peşinde koşarken âhiret sermayemizi artırmak aklımıza gelmiyor ve zihnimizin bir köşesinde "her bir anımdan bir sevap kapayım" çabamız yok.


Kur'an ve hadislerin bize öğrettiği "bedavadan sevap kazanma" fırsatlarını bir değerlendirebilsek¸ yaşantımız daha bir istikamet kazanacak¸ hayatımızdan daha bir lezzet alacağız. En güzel tarafı da öteki taraf için sermayemiz artacaktır. Etrafımıza güzel örnek olmamızın faydalarından bahsetmeye ise gerek yok.


 


Rutubet ve yağmur altında sermaye yapmak


Karadeniz'in neredeyse her gün yağan yağmuru yine başlamıştı. İnsanı romatizma eden rutubet de iyice hissediliyordu. Ama yapılacak işler vardı. Evin dış kapısının yanında çivide asılı duran sarı muşambaları elbiselerinin üzerine geçirdi. Siyah çizmelerini ayaklarına çekti. Sonra çay budama makasını eline aldı.


Mübarek ne kadar da güzel yağıyordu. Gerçi mübareğe o kadar alışmıştı ki¸ etrafı hafiften bastıran sisin de etkisiyle yağmurdan keyif alacak durumu hiç yoktu. Doğrudan çaylığa yollandı. Belli aralıklarla gençleştirilmesi gereken çay kafullarının dipten budanması gerekiyordu. Bismillah diyerek¸ merdiven şeklindeki çay setlerini yukarıdan aşağı doğru sırasıyla kesmeye girişti. Yağmur da amansız bir şekilde devam ediyordu. Üçüncü sete indiğinde iyice yorulduğunu hissetti. Ağzı kurumuştu. Yanında getirdiği minik güğümü ağzına dikti. Ardından etrafında atıştırabilecek bir şeyler aradı. Sonra gözü¸ muhtemelen bir kuşun düşürdüğü veya bir farenin sakladığı kestane fidesine ilişti. Fideyi çekip dibindeki kestaneyi temizleyerek ağzına götürdü. İşte bu tadı hiçbir meyve vermezdi. Sanki içine süt zerk edilmişti.


Kaldığı yerden işe koyuldu. Sonunda öğleni etmişti. Yapacak iş çoktu. Ara vermesi¸ karnını doyurması gerekiyordu. Eve yollandı. Kapıdan içeri girmeden önce muşambaları üzerinden çıkardı. Bot giymesine rağmen çorapları keza saçları terden su içinde kalmıştı. İç çamaşırlarının durumu da farklı değildi. Hiç sönmeyen kuzinenin üzerinde kaynayan güğümü alarak duş aldı. Ardından eşinin verdiği yeni elbiseleri giydi. Hemen öğle namazına durdu.


Namaz sonrası duasını yapıp ellerini yüzüne götürürken birden kendi durumu aklına geldi. Çayın daha taze ve güzel mahsul vermesi için gerçekten yoruluyordu. Bunu yaparken kimseyi aldatmıyor¸ kendi toprağı üzerinde çabalıyordu. Yağmura rağmen alnından dökülen terler ile vücudunda hissettiği yorgunluk yaptığı işin helâl oluşunun en büyük deliliydi. Budadığı bu çaylıktan bir sonraki yıl çok daha güzel ürün alacağı için gönlü mutlulukla doldu. Bir başka şeyden ötürü de mutlu olduğunu hissetti: Âhiret ekimini de ihmal etmiyordu. Onca yorgunluk üzerine Rabbine olan kulluk borcunu ödüyor¸ öte taraf sermayesine bir şeyler daha katmaya çabalıyordu.


Yaratıcısını unutmadığı için şükretti. Nasıl şükretmesin ki¸ hem helâlinden kazanıyor hem de Rabbiyle bağını koparmıyordu. Neresinden bakarsanız kâr. İşte şimdi sıra öğle yemeğine gelmişti…

Sayfayı Paylaş