TASAVVUF BÜYÜKLERİ VE DEVLET BAŞKANLARI

Somuncu Baba

“Geçmişte halifelerimiz¸ padişahlarımız¸ devlet adamlarımız başa geçince¸
din âlimlerini¸ tasavvuf büyüklerini hep yanlarında görmek istemişler¸ onların
nasihatlerini dinlemişler¸ onlar sayesinde halkın sempatisini kazanmışlardır.”

Tarih toplumların huzur ve refah dolu zamanlarından daha ziyade karışık¸ çalkantılı¸ kasvetli¸ fetret ve dehşet dolu dönemlerine şahitlik etmiş ve tarih kitapları onları yazmıştır. Karışık ve çalkantılı dönemler devlet idaresinin bozulduğu¸ milletlerin perişan ve çaresiz kaldıkları ve zulüm altında inledikleri zamanlardır. Bu nevi dönemler özellikle Müslüman toplumlarda¸ tasavvuf büyüklerinin davet ve irşat faaliyetleri sayesinde aşılmıştır. Zira devlet idaresinin kalmadığı zamanlarda insanlarda var olan ve belki bastırılan bütün kötülükler meydana çıkar. Hırsızlık¸ yol kesme gasp¸ adam öldürme sıradanlaşır. İşte toplumun ahlâkla irtibat ve ilgisinin azaldığı¸ bâtınî hastalıkların iyice yayılarak¸ tamah ve ihtirasın gözleri bürüdüğü zamanlarda¸ imdada yetişen hep onlar olmuştur.


Rasullulah Efendimiz'in¸ “İnsanların en hayırlısı¸ insanlara en faydalı olandır.” hadisindeki ‘hayırlı insan' olmayı hayatlarının prensibi edinen tasavvuf erbâbı sanki insanoğlunun hizmetkârı gibi olmuştur.


Allah dostları¸ ilim öğretmekten ilim ehlinin ihtiyaçlarını karşılamaya¸ fakir¸ yetim ve garipleri gözetmeye¸ hastaları ziyaret edip¸ gerektiğinde savaşa gitmeye kadar her hizmete talip olmuşlardır. Cami¸ aşevi¸ okul¸ hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının da inşasında öncülük etmişlerdir.


Bunun için onlar¸ vakıf insanlar olarak tanınırlar. Maddî-manevî neye sahip iseler¸ hepsini Allah yolunda harcayıp âhiret sermayesi yapmışlardır. İslâm âlemindeki vakıfların çoğu¸ sûfîlerin başında bulunduğu hizmet birimleri idi. Günümüze kadar gelen bu hizmet kervanı¸ ancak gönlü zengin¸ eli açık¸ mert ve cömert insanlar tarafından yürütülmüştür.


Herkesin hayranlıkla andığı büyük Velî Cüneyd-i Bağdadî onları şu şekilde tavsîf etmektedir:


Sûfî¸ toprak gibidir; üzerinde iyileri de kötüleri de taşır. Bulut gibidir; herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir; herkese rahmet olur¸ fayda verir. Üzerine her türlü pislik atıldığı halde¸ bu pislikleri içinde eriten¸ temizleyen ve içinden güzel şeyler bitiren verimli toprak gibidir.”


Gerçekten de onlar¸ davet ve irşatlarında¸ mü'min-kâfir bütün insanlığa bir aile gibi bakıp¸ bu ailenin bütün fertlerini muhâtap almışlardır. Herkese¸ şefkatle¸ ayrım yapmadan muamele etmişlerdir. Çünkü onlar Rasulullah Efendimiz'in ahlâkını temsil ediyorlardı. Hazret-i Peygamber(s.a.v.) bütün insanlara peygamber gönderildiği gibi¸ onun vârisi olan bu kâmil insanlar da bütün insanları muhâtap alıyorlardı.


Allah dostları¸ İslâm'ı aşk ile yaşâdilar. Kalpleri¸ gönülleri fethetmeye çalıştılar. İnsanları Allah için sevdiler. İnsanların önünde maddî ve manevî güzelliklere ayna oldular.


Bunalımlı dönemlerin ümit kaynağı idiler. Onlar¸ Yüce Allah'a güvenerek üstlendikleri ıslah ve irşad işinde hiçbir zaman ümitsizliğe düşmediler. Yerine göre tek başlarına bir beldeye gidip aşk¸ ihlâş edep ve takvâ ile orayı ihya ettiler. İnsanlar hayır ve güzellik adına her şey bittiğini düşünürken¸ onlar her şeye yeniden başladılar.


Moğollor döneminde Anadolu'ya gelen Ahmed Yesevî müritleri ile Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî buna misaldir. Onlar sabırla¸ ümitle¸ inançla vazife ve cihadlarına devam ettiler. İhlâsları ve irşadları öyle etkiliydi ki¸ sonunda Moğol hanları bile Müslüman oldular.


Yine benzeri bir olay Hindistan'da Ekber Şah yönetimine karşı İmam Rabbânî Hazretlerinin tebliğinde görülüyordu.


Allah dostları¸ bütün mü'minleri samimi olarak sevmişlerdir. Onlar için her şeylerini feda etmişlerdir. Buna karşılık olarak mü'minler de hiç görmemiş olsalar bile onları sevmiştir. Gönüllerdeki bu sevgi¸ Yüce Allah'ın sevdiklerine bir ikramıdır.


Kısaca¸ Allah aşkını biricik hedef edinen Allah dostları¸ tarih boyunca insanlığın yolunu ve gönlünü aydınlatan güneş olmuşlardır. Onlarsız bir tarihin sayfaları¸ karanlık¸ nursuz ve soğuktur. Dün öyleydi¸ bugün ve yarın da öyle olacaktır.


İşte bu noktadan bakıldığında toplumlarda iki sınıf insanın çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bunların birincisi âlimler diğeri de devlet adamlarıdır.


Bu iki sınıf insan iyi olursa genelde o toplum da iyi¸ kültürlü¸ mutlu ve refah içerisindedir. Aksi halde ise zelil¸ aşağı¸ mutsuz olur.


Âdil devlet adamı hakkında


Peygamber Efendimiz arşın gölgesi altında gölgelenecek yedi sınıf kimseyi bildirirken birinci olarak âdil devlet adamını zikretmektedir.


Yine bir saat veya bir gün adaletle hükmetmek bir sene veya altmış sene nâfile ibadet etmekten daha hayırlıdır¸ buyurmuştur.


Nihayet peygamberimizin doğum zamanı hakkında bilgi verirken¸ “Ben âdil hükümdar zamanında doğdum.” buyurması ne kadar önemlidir.


Bahsi geçen¸ Sâsânî hükümdarı Nûşirevân olup¸ Müslüman değildi. Böyle olduğu halde Hazret-i Peygamber(s.a.v.)'in onu adaleti sebebiyle övmesi bir hükümdar için adaletin ne kadar önemli olduğunun en bariz delilidir.


Öyle ki İslâm kültür ve edebiyatında adalet hakkında konuşulurken Nûşirevân adı hep anılagelmiş ve unutulmamıştır.


İkinci sınıf ise âlimlerdir. Bu konuda hadîs-i şeriflerde:


Âlimler peygamberlerin varisleridir.”


Âlimler ümmetin emin kişileridir.”


Âlimler yeryüzünün ışıklarıdır¸ kandilleridir.”


Mevt-i âlim mevt-i âlem gibidir.” (Yani âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.)


buyrulmaktadır.


Bu itibarla bu iki sınıf insanın hatâları da çok büyük olur. Bir devlet başkanının hatâsı bütün bir milleti sıkıntıya sokar. Âlimin bir hatâsı da koca âlemi beraber götürür.


İşte bu iki sınıf birbirinin ikizi gibi olmalıdır.


Devlet başkanları âlimleri yanlarından ayırmamalı¸ onlarla her halde istişâreden uzak durmamalıdır.


İşte burada tarihimizde tasavvuf erbâbının çok büyük rolü olmuştur. Zira bunlar bir taraftan halkı bir taraftan da devlet adamlarını doğruya¸ güzele¸ iyiliğe¸ adalete yöneltmekten geri durmamışlardır. Onlar mecbur kalmadıkça resmî görev almamışlardır. Hatta çoğu kez devlet başkanlarından uzak durmuşlar veya durmaya çalışmışlardır. Somuncu Baba bunlara ne güzel örnektir.


Dünya onların önlerine serilirken onlar dünyayı terk etmişlerdir. Burada asıl olanın dünyaya değer vermemiş olduklarını anlamaktır. Menfaat peşinde olmadıklarını bilmektir.


İşte tasavvuf erbâbı da bunların önüne geçebilmek için nefis terbiyesini öne almışlardır.


Devlet başkanları âlimlerle istişâreden uzak durmamalıdır.


İstişâre bir başkan için en önemli husustur.


Kur'an-ı Kerim'de¸ “Ey Rasulüm¸ bir işe karar vermeden önce ashabınla istişâre et¸ danış.”[1] buyrulmaktadır. İnsanların en akıllısı bu hitaba mazhar olunca gerisini iyi düşünmelidir.


Nitekim bu itibarla tarihimizde bu konuda çok önemli sözler vardır. “Bin bilsen de bir bilene danış.” denmiştir.


Yine:


Meşveretsiz kim ki bir iş işleye


Şol nedâmet parmağın çok dişleye


demişlerdir.


Zira âlimler doğru söylerler. Doğru da çoğu kez acıdır. Devlet başkanları ise güç ve kudret sahibidir. Acı söze katlanmaları güçtür. İşte bu sebeple memuriyet almış olanlar çoğu kez mevki ve makamlarını muhafaza kasdıyla doğru konuşamazlar. İdare yolunu saparlar. Halbuki doğru konuşacak ve işi bilen insanlar araştırılmalıdır.


Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihân harâb


Eyler anı müdâhene-i âlimân harâb


denmiştir. Yani cihan¸ dünya¸ günah fısk u fücur sebebiyle harap olmaz. Fakat mevki ve makâmını¸ menfaaitini korumak isteyen alimle bunun için dinden verirlerse¸ doğrudan saparlarsa işte sen o zaman âlemin nasıl harap olduğunu gör.


Geçmişte halifelerimiz¸ padişahlarımız¸ devlet adamlarımız başa geçince¸ din âlimlerini¸ tasavvuf büyüklerini hep yanlarında görmek istemişler¸ onların nasihatlerini dinlemişler¸ onlar sayesinde halkın sempatisini kazanmışlardır. Yani kendilerini halkına sevdirmek isteyen devlet adamları¸ öncelikle din büyüklerini saymışlar¸ kararlarında din âlimlerinin onayını almak ihtiyacını duymuşlardır


Osman Hulûsi Efendi bu konuda şöyle seslenir.


Zâhiren şâh-ı cihân olsan sana yok fâide


Ma'nâ sultânına kul olmak sezâdır ey gönül


Dünya sultanı¸ şahı¸ padişahı olsan sana ne fayda vardır. Ey gönlüm asıl olan mânâ sultanına kul olmaktır.


Bakınız cihan şahları dahi Osman Hulûsi Efendi'nin arzularını en büyük iştiyak bilmemişler midir?


Fatih Sultan Mehmed Han:


Kul olmakla övünürüm güzeller güzeli şâha


O güzele boyun eğmek değer cihân şâhlığına


ve


Dünyâ saltanatının tâcın tahtın verseler


Kulluk devletin koyup bunları almaz Avnî


derken asıl padişahlığın ne olduğunu ne güzel ifade ediyor.


Yavuz Sultan Selim Han ise:


Saltanatı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş


Bir Velîye bende olmak cümleden evlâ imiş


derken asıl özlemini ne hoş belirtiyor.


Osman Hulûsi Efendi devam ediyor:


Nefsin öldüren kişinin bahtı âlîdir yarın


Katl-i nefs etmek sana âlî gazâdır ey gönül


Peygamber Efendimizin¸ “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.” hadisini açıklıyor Osman Hulûsi Hazretleri.


Nefsi öldürmek¸ itaat altına almak en büyük gazâdır. Ona galebe çalanın bahtı açıktır¸ yücedir. O dünya ve âhiret saâdetlerine nâil olmuştur.


Kime cân iline hükümet gerek


Ona nefsi ile husûmet gerek


demişlerdir. Can iline hükmetmek istiyorsan¸ nefsin ile dost olmayacaksın. Nefsinin isteklerine boyun eğmeyeceksin. Zira nefis hep zararlı şeyler ister. İnsanı felakete sürükleyecek işler yaptırmak ister. Kişinin bu itibarla nefsini iyi tanıması ona göre tedbirli olması elzemdir.


İşte bu nedenle Hulûsi Efendi de:


Ey Hulûsi nefsini bilmek sana farzdır işit


Nefsini bilmek hakîkatde rızâdır ey gönül


diyerek bu hususa vurgu yapmaktadır.


Büyük Velî Şakîk-i Belhî bir gün Hârûn Reşîd'e şöyle buyurdu. “Sen suyun menbaı¸ kaynağı gibisin. Se­nin vâlilerin¸ kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf¸ temiz¸ berrak olursa¸ suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup¸ kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık olursa¸ artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün olmaz.


İstanbul'u¸ Fatih Sultan Mehmed'in fethedeceğini müjdeleyen Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri¸ Edirne'den ay­rılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan Murad Hana şöyle demişti:


Tebean içinde herkesin yerini tanı¸ ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı¸ gençlere sevgi göster. Halka yaklaş¸ fâsıklardan uzaklaş¸ iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını hiç kimseye açma¸ iyice yakınlık peydâ etmedikçe¸ kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve al­çak insanlarla ahbaplık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bazı meseleler görüşülürse yahut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddia ederlerse¸ onlara hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa¸ ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu mese­lede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk¸ hem senin değerini¸ hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana¸ “Bu görüş kimindir?” diye sorarlarsa¸ fakihlerin bir kısmınındır¸ de. Onlar¸ verdiği cevabı benim­serler ve onu sürekli olarak yaparlarsa¸ senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler.”


Tarih boyunca âlimlerle beraber yürüyen¸ onlara danışan¸ onlarla istişâre eden¸ onlara kıymet veren¸ sözlerini dinleyen devlet başkanları hep başarılı olmuşlardır. Onların reayası¸ halkı da refah ve huzur içinde bulunmuştur. Tabi ki âlimlerin de kendilerine danışıldığında dünya menfaatini¸ kendi mevki ve makamlarını düşünmeden gerçekten hak ve hukuk namına konuşmaları şarttır. Onlar da o zaman büyür¸ o zaman güzelleşir¸ o zaman sözleri tesir eder ve o zaman asırlara hükmederler.


İşte Somuncu Baba ve işte Osman Hulûsi Efendi gibi…


 


 


 






[1] 3/Âl-i İmrân¸ 159.

Sayfayı Paylaş