Tabutu Türk Bayrağına ve Kâbe örtüsüne sarılan Şair Mehmet Akif Ersoy

242 Dergi-40

Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, tarihte eşine ender rastlanabilecek olaylara şahit oldu. Millî kahramanlık destanının yazıldığı dönemlerde görev yapan I. Meclis, misyonunu ve faaliyetlerini 16 Nisan 1923 tarihinde tamamladı. Mehmet Akif, yeniden yapılacak olan seçimleri hiç düşünmedi.

Mehmet Akif, 1923 yılında, Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine gittiği Mısır’a 1926 yılında ailesi ile birlikte yerleşti. Mısır’da da hastalıklar, maddî sıkıntılar büyük şairin yakasını hiç bırakmadı. Buna rağmen, Mısır Üniversitesi’nde Türk Dili eğitimi verdi. Mısır’da kaldığı sürede “Firavunla Yüz Yüze” adlı şiirini yazdı. Safahat’ın son kitabı olan Gölgeler’i yayınladı. Mehmet Akif 1935 yılında hastalığa duçar oldu.

Gurbette yaşadığı sürece, çok sevdiği vatanının hasretini çeken şair, memleketinde ölmek istediğinden 1936 yılında İstanbul’a geri döndü. İstiklal Savaşı sürecinde yazdığı yazılar ve camilerde verdiği hutbeler ile halkın duygularını coşturan Mehmet Akif, Millî Mücadele’ye önemli katkılarda bulundu. I. Mecliste milletvekili olarak da görev yaptı. Akif, İstiklal Marşı ile de milletimizin yazdığı destanı şiirleştirdi yine onu asıl sahibine hediye etti, İstiklal Marşı’nı Safahat isimli kitabına dahi almadı.

Bilindiği gibi İstiklal Marşı, Mehmet Akif tarafından “Kahraman Ordumuza” ithaf edilmiştir.

İstiklal Marşı hem Mehmet Akif hem de milletimiz için önemli bir şiirdir. Akif, bugün Türk milletinin her ferdinin tüyleri ürpererek okuduğu, dinlediği İstiklal Marşı’nın hikâyesiyle ilgili düşüncelerini, kendisini ziyaret edenlere şöyle anlatır: “İstiklal Marşı… O günler ne samimi ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının ifadesidir. Bin bir fecayi karşısında bunalan ruhların, ıstıraplar içinde halas dakikaları beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.”

Mehmet Akif, hasta yatağında kendisini ziyarete gelenlerle sohbet ederken söz bir ara İstiklal Marşı’nın değiştirilip değiştirilemeyeceği konusuna geldi. Akif, hasta yatağından heyecanla doğruldu, yanından hiç ayrılmayan genç dostu Âsım Şakir’in arkasına koyduğu yastığa yaslanmadan önce, Meclis’te kabul edildiği gün, herkesin ayakta dinlediği İstiklal Marşı’nı değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini söyledi. Bitkin bir hâlde yastığa yaslanırken “İstiklal Marşı bir daha yazılamaz.” dedi. “Kimse bir daha İstiklal Marşı yazamaz, ben de yazamam!” Sonra derinden gelen bir sesle: “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” dedi ve sustu.

Mehmet Akif, bu millete yaptığı hizmetin karşılığını maddî ve manevî bakımdan asla görememiştir. Gerek milletvekilliği gerek memuriyetleri ve gerekse Millî Marş şairi veya “Safahat” gibi bir millî destan ve kültürümüz için muhteşem bir eserin sahibi oluşu sebebiyle defalarca hak ettiği emekli maaşı ne yazık ki kendisinden esirgenmiştir. Maaşı ölümünden üç ay önce dostlarının gayretiyle bağlanabilmiş, ancak yine de birikenlerden ve ikramiyesinden, kendisi de yoksul ve kederli ailesi de mahrum ve mahzun bırakılmıştır.

İstanbul’da bulunduğu süre içinde eski dostları, sevenleri tarafından sık sık ziyaret edilen Mehmet Akif, 27 Aralık 1936 tarihinde Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda kaldığı dairede hayatını kaybetti. Gazeteler ertesi günü Akif’in vefat haberini verdiler. Mehmet Akif Ersoy’un vefatı ülkede büyük bir üzüntüye sebep oldu. Bâyazîd Camii’nde yapılan cenaze törenine onu seven binlerce genç ve dostları katıldı. Mehmet Akif’in cenaze törenine bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, 5 Ocak 1987’de Tercüman Gazetesi’nde “Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatıyor:

“O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı… Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmına bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait olduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. Gençler hemen Emin Efendi Lokantası’nın bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali ne belediye reisi ve ne de tek partinin temsilcilerinden hiç kimse ortalarda yoktu.”

Çünkü sessiz yaşamıştı Akif. Bir şiirinde diyordu ya:

 

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince

Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.

Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim, beni nereden bilecektir?

Tabutu Türk bayrağına ve Kâbe örtüsüne sarıldı. Hayatı boyunca taşıdığı asaletine, tevazuuna uygun, gösterişten ve şatafattan uzak bir merasimle Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi.

Sayfayı Paylaş