SÛFÎNİN SEYİR DEFTERİ

Tasavvuf ehli, şeytan, dünya ve nefsin bağlarından kurtulup ‘vâsıl-ı ilallah’ olabilmek için manevî bir yolculuk gerçekleştirmenin gereğinden sıklıkla bahsetmişlerdir. Onların ifadelerine göre mü’min ancak ‘seyr ü sülûk’ denilen bu manevî yolculukla Allahu Teâlâ’ya yakınlaşır, emir ve yasaklarına riayet ederek bir ömür yaşayabilmenin sevdasını sürebilir. Seyr ü sülûk, bir mürşid-i kâmilin kontrolünde gerçekleştirilmesi gereken bir süreçtir. Çünkü bu manevî yol, çeşitli tuzak ve hilelerle doludur. Bu tuzak ve hilelerden ancak bir yol göstericinin kılavuzluğunda kurtulmak mümkündür. Gönül eğitimi sürecini ifade eden seyr ü sülûk süreci, bir bilinç ve farkındalık haliyle başlayıp insan-ı kâmil olabilme noktasına kadar devam eden bir yolculuğu kapsamaktadır. Seyr ü sülûk sürecinin sağlıklı bir şekilde itmama erdirilebilmesi için ‘Tarîkat’ denilen ‘şeriatın daha ince bir hassasiyetle yani azimet ve takva boyutuyla yaşanmasını’ ifade eden bir yola revan olmayı şart gören sûfîler, seyirlerinde birçok hâl ve makama uğrayarak hedefe ulaşabilmek için mesafeler kat ederler. Bu çalışmamızda sûfîlerin seyr ü sülûk süreçlerinde tecrübe ettikleri çeşitli hâl ve makamlara dikkat çekerek sûfîlerin iç âlemleri ve dış dünya ile münasebetlerini dengeleyen bu tecrübelerinin kendilerine ve çevrelerine dair olan kazanımlarını dile getirmeyi hedefliyoruz.

Sûfîlerin Seyir Defterinden Yapraklar

Sûfînin seyr ü sülûk süreci, yaratılış gayesini hatırlayıp Rabb’ine dönmesinin ilk adımı olan tevbe ile başlar. Bu hâl/makam sûfînin hayatında, bilinçli bir şekilde Rabb’ine yönelmesini, yukarda ifade etmeye çalıştığımız farkındalık halinin ilk yansımasıdır. ‘Geçmiş hataların verdiği iç sancısı ve kötü huyları iyi huylarla değiştirme’ tarif edilen tevbenin kazanımıyla sûfî, yaratılış gayesinin farkında olmasına zemin hazırlayan yoğun bir tefekkür sürecinin içerisinde kendini bulur. Sûfî için ‘Hikmet kuşunu yakalayan bir ağ’ olarak tanımlanan tefekkür tecrübesi sûfîyi, halktan Hakk’a sığınmanın antrenman alanı olan uzlete iştiyak duymaya başlar. Sûfîler, üçüncü bir şahsın olmadığı âşık ile mâşukun baş başa olduğu ve nefsin direncini kırmak için çeşitli riyazet uygulamalarının söz konusu olduğu uzlet sürecinin ardından madde ve mana arasındaki dengeyi ifadede merkezî bir kavram olan zühd hassasiyetiyle tanışır. Dünya sevgisini ve beklentisini kalbe sokmamak şeklinde tarif edilen zühd,sûfînin standartlarını Allah (c.c) ve Rasûlü’ne endekslemesini ifade eden takva vevera duygusuyla tanışmasına zemin hazırlar. Abdülkâdir-i Geylânî’nin (k.s.); ‘Dili gıybetten korumak, sû-i zandan kaçınmak, başkalarını küçümsemek ve hafife almaktan sakınmak, gözü haramlardan korumak, doğru sözlü olmak, iyiliği, minneti kendinden değil, Allah’tan bilmek, malı hak yolda harcamak, kibir ve büyüklük istememek, beş vakit namazı kılmak ve sünnet üzere bulunmak’ şeklinde tanımladığı bu konum sûfînin kişisel, toplumsal, ibadet ve inanç gibi açılardan takva elbisesine bürünmesinin değerini ifade için yeterli bir örnektir.

Bütün Davranışlarını Ölçerek Yapar

Takva ve vera zırhına bürünen sûfî; ‘Bakma, gözetme, gözaltında bulundurma, iç âlemine bakma, kendinden geçme, denetleme, kontrol etme ve bir şeyi devamlı düşünme’ gibi anlamlara gelen murakabe ve ‘sâlikin bütün davranışlarını ölçerek, yaptığı davranışlarının getiri ve götürüsünü hesaplayarak/düşünerek yapması anlamına gelen’muhasebe olgunluğu ile özünü şekillendirmeye başlar. Sûfî, bütün dikkat ve gayreti kulluğa endekslemenin formülü olarak murakabe ve muhasebe hissiyatından ilham alarak, bu defa hayat sermayesini ilahî rıza hassasiyetiyle yaşama gayretine yani ihlas makamına/hâline ulaşır. Bu hâlin/makamın tesiriyle sûfî, kendisini dev aynasında görmesine sebep olan hastalığın yani riyanın panzehiri olarak ihlas sığınağının güvenli sularında kulaç atmaya başlar. İhlasın gölgesinde keşf, keramet ve dünyevî her türlü beklentiden sıyrılarak Rabb’ine yönelmeye başlayan sûfî, istikamet rüzgârının tesirine girer. Sûfî, hiçbir beklenti içerisinde olmadan vahyin ve sünnet-i nebeviyyenin öngördüğü hedefe istikamet duygusuyla kilitlenir.

Yaratıcı’nın Gözetimi Altında  Olduğu İdrakine Erer

Allahu Teâlâ, kader ve kazaya tam bir teslimiyeti ifade eden ve başkasından ümidi tamamen kesme şuuruyla yani tevekkül ve tefviz dünyasının bir gülü olarak hayata anlam katmaya koyulur. Buradan sûfînin kulluk şuuruna varmasına vesile olan sabır ve şükür makamına/hâline eriştiğine şahit oluruz. Sabır, sûfî için kullukta kararlı olmanın simgesi, şükür ise nimete değil nimetin sahibine dikkatini odaklayan bir olgunluk durumu olur. Bu süreçler sûfînin kahrı ve lütfu denk görme hali/makamı olan rızaya onu ulaştırır. Rıza deryasında öyle bir ruh haline bürünür ki sûfî, varlığa sevinmez yokluğa yerinmez. Sûfî, bu mertebelerden sonra artık sürekli olarak Yaratıcı’sının huzurunda bulunduğu şuuruna yan ihsan makamının misafiri olur. Muhsinî bir tavırla yaratılmışın Yaratıcı’nın gözetimi altında olduğu idrakine erer. Mana âleminin tadını alan sûfî aşkıkendisine kanat edinerek menzile ulaşmak için gayret göstermeye başlar. Aşk, âşık ve maşuku buluşturan sistemin tasavvuf yolu olduğunu artık anlamıştır. Sûfî bu tecrübede, Hz. Mevlâna’nın ‘Âşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır/Aşk, Huda sırlarının usturlabıdır.’ sözleri ile hedefine dümen kırar. Sûfî, tecelliler karşısında aklın çaresizliğini/acizliğini ve idrakin zirvesini hissettiği durumun yani dehşet ve hayret tecrübesinin de misafiri olur. O, ‘Hayrete var ey göñül gel fikr-i dünyâyı unut/ Mâsivâdan fârig ol bî-hûde gavgâyı unut’ diyen Mehmed-i Sıdkî’nin kılavuzluğuna kendisini teslim eder. Artık Yaratıcı’nın tecellilerine mazhar olmaya başlayan sûfî, gönlünü Rabbanî sırlara açmış ve tevhid ekseninde eşyayı seyre dalmıştır. Buradan sûfînin gönlünü aşkın çöl karanlığında bulmasına ve gönlün sonsuz sahilin aydınlığına kavuşmasına geçtiğini görürüz. Artık o, kabz ve bast halinin gönlü yakıp kavurucu ve vuslata erdirici tesiri altındadır. Sûfî, tecellilerle manevî sarhoşluğa gark olmanın/sekrin ve sarhoşluktan/elemden zevk duymanın/sahvın manevî hazzıyla günlerini geçirmeye başlar. Bu nokta onu manen Hakk’ın huzurunda mahv olma ve Allahu Teâlâ’nın standartlarıyla/rızasıyla birlikte olma haline yani fena ve beka haline/makamına ulaştırır. Dur durak bilmeden manen yükselmeye devam eden sûfî, bütün işlerini Allah için yapar hale gelir ve masivadan sıyırılarak Hak ile baş başa kalmanın hazzıyla yani tecrîd ve tefrîd ateşiyle gönlünü yakar. Burada bütün beklenti ve varlık düşüncelerinden sıyrılarak gerçek anlamda var olana yönelmeyi bilincini kuşanır. Sûfî, Allahu Teâlâ’nın kendisini aşkıyla kendisine çekmesine ve yüce makamın tesir alanına girmesine de şahit olur. Artık sûfî, cezbeye tutulmuş bir meczuptur.

Vahiy ve Sünnet Merkezli Seyir Defteri

Bütün bu tecrübelerle gönül sarayını süsleyen sûfî, kendini bulmuş ve topluma faydadan başka bir şeyi düşünmeyen bir yapıya kavuşmuş olur. Böyle bir sûfînin gönlü insan-ı kâmil sıfatını elde edebilmek için meşguldür, gündemi yoğundur. Boşa geçirecek bir ânı dahi yoktur. Vaktin gereğince hareket edebilmek için zaman bilincini kuşanmıştır. O, dünyayı mamur edebilmek için gayretle yol almak ister. Nefsinden önce kardeşlerini düşünmenin olgunluğu hayata bambaşka bir açıdan bakmasını sağlar. Sûfî, seyr ü sülûk süreci ve neticesinde seyr defterine unutamayacağı notlar almış, hakikatlere ulaşma arzusuyla bu notları ustaca kullanabilmeyi rehberi sayesinde öğrenmiştir. Seyirlerini vahiy ve sünnet merkezli bu güzellikler üzerine bina eden sûfîlerin seyr defterlerinden günümüz insanı için istifade edecek birçok güzellik olduğu aşikârdır. Zaman israfına dur diyemeyen, bereketsiz ömür sürme hastalığına müptela olmuş, gaflet ve bencilliğin pençesinde kıvranan günümüz insanı, sûfîlerin seyr defterlerine baksın, gerçek huzur ve sükûnetin maddeden değil manadan geçtiğini hakikatini hatırlasın ve kendini bulmak için ortaya konulmuş bunca tecrübeyi dünya-ahiret mutluluğu için cömertçe kullansın vesselam…

Sayfayı Paylaş