ŞERİAT-TARİKAT ya da SEKR-SAHV KAVŞAĞINDA CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ (K.S)

238 Dergi-40

Sahv sözlükte, “Kendine gelme, ayıklık, duyma hissine tekrar dönme, uyanıklık, uyanma, bulutsuz ve huşyârî gün” gibi anlamlara gelmektedir.[1] Istılah anlamı olarak “sekr sebebiyle idrak ve şuur hâlini kaybeden sâlikin kendine gelmesi hisselerini tekrar kazanması” şeklinde tarif edilmiştir.[2] Sahv, sekr kelimesiyle birlikte kullanılmıştır. Sekr, “sarhoş olmak, harareti dinmek, kendini kaybetmek, mest olmak” gibi manalara gelmektedir.[3] Tasavvufî terim olarak baktığımızda “her türlü kaygı ve sıkıntıdan sıyrılarak Hakk’a dönmek, Allah’ın sâliki güçlü bir cezbeyle kendine çekmesi neticesinde rûhen büyük bir lezzet duygusunun tüm benliğini kaplaması, Rabb’inin huzurunda olması hasebiyle onun dışındaki her şeye karşı bir kayıtsızlık hâlinin oluşması” olarak tanımlanmıştır.[4]

Sûfîlere göre sekr, bir coşkunluk, bağlılık ve âdetâ çarpılma vurulma halini ifade ettiği için sahvdan önce gerçekleşmekte sekrden sonra kişi kendine gelerek uyanıklık haline ulaşmaktadır. Bu sebeple tasavvufta, “Birincisi ne kadar yoğun yaşanırsa ikincisi de o kadar sıhhatli olur.” denilmiştir.[5] Sûfîler, sekrin, “meveddet ve muhabbet” olmak üzere iki türünden bahsetmişlerdir. Onlar, nimeti vereni görmek demek olan muhabbet sekrinin, nimeti görmek anlamındaki meveddet sekrinden üstün olduğu kabul etmişlerdir. Sûfîlerce sahv hâlinde gafletle hâsıl olan şekli Allah ile arada en büyük perde kabul edilirken, muhabbetle hâsıl olan sahv apaçık bir keşif hâli kabul edilmiştir.[6] Sûfîler, sekr hâlinde ilâhî aşk şarabını içip sarhoş olan kişiden kitap ve sünnete aykırı bir takım söz ve hareketler sâdır olsa da bunlara itibar edilmeyeceğini ifade etmişlerdir.[7]

Şeriat-Tarikat ya da Sahv-Sekr Dönemeci ve Cüneyd-i Bağdâdî

Sekr-sahv terimleriyle gaybet-huzur, fenâ-bekâ, cem’-tefrika, kabz-bast gibi terimler bazı noktalar itibariyle birbirine benzemektedir. Sûfîler arasında sekrin mi sahvın mı üstün olduğu ihtilaflıdır. Bâyezîd-i Bistâmî’nin kurucusu olduğu Tayfûriyye ekolü mensupları sekrin, Cüneyd-i Bağdâdî ve Cüneydiyye ekolü mensupları ise sahvın daha üstün olduğunu savunmuştur.[8] Bağdâdî, zâhirî ve bâtınî ilimlerde dönemin en büyük âlimlerinden ilim tahsil ederek[9] fıkıh, kelâm, hadis gibi zahiri ilimlerde de herkesin takdirini kazanmış ve kimsenin itiraz edemeyeceği bir yetkinliğe ulaşmış bir kimsedir.[10] Önce şer’î ilimleri öğrenerek daha sonra tasavvuf ilmine yönelmiş; “Bizim yolumuz Kitap ve Sünnet’le mazbuttur. Kim Kur’ân-ı ezberlemez, hadis yazmaz, fıkıh öğrenmezse ona iktidâ edilmez. diyerek tasavvuf yoluna girmeden önce şer’î ilimleri tahsil etmenin lüzumuna işaret eden bir sûfîdir.[11]

Muvahhid vecd hâlinin verdiği sekr nedeniyle şeriata muhalif birtakım tavırlar sergileyebileceği için Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre tasavvufta ulaşılması gereken son nokta fenâ değildir. Vecdin kendisini kapsamasıyla sergilediği tavırlar yüzünden muvahhidin toplum tarafından dışlanmasına ve emsal teşkil etme özelliğinin tesirini kaybetmesine neden olabileceğini söyleyen Bağdâdî, böyle bir kimsenin artık topluma verebileceği bir şeyin olmadığını söylemiştir. Ona göre bu asla Allah’ın muradı olamaz. Allah fenâdan sonra kulu bu sebeple tekrar ferdî özelliklerine döndürür ki toplum ondan istifade etsin, onunla Rabb’ine bir yol bulsun. Hazret’in burada kastettiği, fenâ hâlinden sonra yaşanan hafif bir örtü şeklindeki sahvdır. Bu konuya “Kitâbü’l-fenâ”da açıklık getiren Bağdâdî, şunları söylemiştir: “Sâlik tam fenâya eriştirildikten sonra yani fâni olma şuurunu dahi yitirip tamamen Allah’ın iradesiyle kaim olduktan sonra (fenâ’ül-fenâ), Allah bu hâlleri onlardan alır da fenâ halinden de fâni olurlar. Artık kendi varlıklarının farkındadırlar. Bu farkındalık onlar için hafif bir engel ve perdedir. Artık sâlikler o tam fenâ hâlinin özlemiyle tekrar ona kavuşmak için şiddetle gayret göstermek gerektiğini hissederler. Artık hastalıkların arız olduğu bütün etkilere açık beşerî vücutlarına iade edilmişlerdir. Ancak bu mertebedeki sa’y-ü gayretleri yine tevhid-i ef’âl olduğu için Allah’ın iradesiyledir. Onların Hakk’ı ilk bilişleri kendi ferdiyetleri ile olmayıp Allah’ın teyid ve tevfiki ile ise bundan sonra da yine öyledir. Bu hâlde imtihanların şiddeti artsa da Hak onlara eşyanın mahiyetini olduğu gibi gösterir.”[12]

Bağdâdî, Hakk’ın kulunu bu yüce makamlara ulaştırdıktan sonra tekrar kendi varlığını ona vererek dünyaya döndürmek istemesinin bir muradı olduğunu söylemiştir. Bu sebeple ona lütfetmiş olduğu nimetleri açık bir şekilde kullarının görmesini sağlayarak onu insanların önüne çıkaracağını, Rabbânî sıfatlarını kulun üzerinde izhar ederek ve beşerî sıfatlarını ona tekrar iade ederek onu kullarına sevdireceğini ifade eden Bağdâdî artık o kulun Allah’la sarhoşluktan alınacağını ve sahvın bilinç sahasına dâhil edileceğini savunmuştur. Bu nimetleri kuluna ikram etmek için Hakk’ın, yaptığı bütün işleri Hak için yapmak gayesiyle eşyaya bihakkın muamele etmek amacıyla dünyaya ait bilgi ve donanımları tekrar muvahhide ihsan edeceğini söylemiştir. Bağdâdî, halkın nazarında kabul edilmenin ölçüsünün zâhir ilmin gereklerini yapmak olduğunu ancak fenâ makamında kulun davranışları halkın kendisini kabul edip etmemesine göre şekillenmeyeceğinden böyle olması hâlinde kulların onun sebebiyle Hakk’tan uzaklaşması söz konusu olacağını, bundan dolayı da Hakk’ın kendini bilme ve rûhî yetkinlik alanında zirveye çıkardıktan sonra Hakk’ın muvahhide merhamet ve şefkatinden dolayı beşerî vasıflarını tekrar iade edeceğini sözlerine eklemiştir. Ona göre bunun sebebi sekr halini geçip sahva ilişkin kişi bu nimetle Hakk’ın kullarına örnek olsun, kendisine ihtidâ edilerek aynı makamlara ulaşılması içindir.[13]

Bağdâdî’nin sahv hakkındaki görüşleri bize mürşid-i kâmilin ancak sekrden sonra sahva ulaştırılmış kişilerin olabileceği fikrini benimsediğini hissettirmektedir. Bir başka ifadeyle ona göre, tam bir fenâ yaşayıp tekrar beşeri sıfatlarına döndürülen insan ancak dünyada şer’î emirlere ve sünnet-i seniyyeye tam bir bağlılıkla insanları irşad mertebesinde bulunabilir.

Cüneyd-i Bağdâdî’nin sahvı sekre tercih etmesinin nedenlerinden biri de sahv hâlinin kerametleri açığa vurmaya müsait olmamasıdır. O sırları fâş edenleri hiçbir zaman tasvip etmemiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), insanların akıllarına göre hitap edilmesini emretmiştir.[14] Onun “Bazı adamlar yakîne eriştikleri için su üzerinde yürüdüler. Fakat aynı hâlde olup da susuzluktan ölenler yakîn bakımından daha faziletlidir.”[15] sözü kerameti gizli tutmanın önemini göstermesi bakımından kayda değerdir. Bağdâdî’nin Şiblî ve Hallâc gibi sekre yakın sûfîlere karşı mesafeli münasebetleri de bu eksende cereyan etmiştir.[16]

Netice

Sonuç olarak söylememiz gerekirse Cüneyd-i Bağdâdî’nin, kendinden geçmeyi ve manevî sarhoşluğu ifade eden sekr halinin muvahhidler için geçici bir durum olması gerektiğini, ulaşılan yüce mertebelerin ardından halkın arasına irşâd için katılmayı, Kur’ân ve Sünnet çizgisini sağlam bir temelle yaşamayı ifade eden sahvın ise muvahhidin asıl hali olması gerektiğini kabul ettiğini görmekteyiz. Ona göre, mümin önce âlim olmalı sonra sûfî olmalıdır. Kendi ifadesiyle “Mü’min, önce hadis okumalı sonra sûfî olmalıdır.”

Şeriatın her türlü hal ve makamdan üstün olduğunu kabul eden Bağdâdî, bu tavrıyla tasavvuf tarihi içerisinde çok özel bir yere sahip olmuştur. O, muvahhidin sekr gibi geçici hâllere aldanmamasını, onun, kalıcı olarak tecellilere mazhar olabilmek için sahva ulaşmak konusunda gayret etmesi gerektiğini kabul etmiştir. Dolayısıyla Bağdâdî, irşada ehil olmak, sırrı fâş etmemek, halk nezdinde kınanmadan bir hizmet davası gütmek ve böylece Hakk’ın lütfuna muhatap olmak için sahvı yani ona göre mü’minin/dervişin kuşanması gereken asıl hâlden yana tavır koymuştur. Bu tercihiyle o, tasavvuf tarihinde sahv, temkin, huzur, bakâ, tefrika ve bast çizgisinde hareket edenlerin önderi konumuna gelmiştir.

 

[1] İbn Manzur, Lisan’ül-Arab, c.XIV, s.453; Ragıb el-Isfehânî, Müfredat, s.416.

[2] Serrâc, Lüma, s.333, 334; Kelâbâzî, et-Taarruf, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, s. 174; Cürcânî, Ta’rifât, s.150; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Sözlüğü, s.537.

[3] Zebîdî, Tâcü’l-Arûs, c.XIX, s.593 594.

[4] Serrâc, Lüma, s.333; Kelâbâzî, et-Taarruf, s.173174; Sülemî Tasavvufun Ana İlkeleri Sülemî’nin Risaleleri, Terceme: Süleyman Ateş, s.33.

[5] Sühreverdî, Kitabu Avârif’ül-Maârif, Dârü’l-Kütübü’l-Arabî, Dımeşk 1983, s.656.

[6] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, Hakikat Bilgisi, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, s. 298.

[7] Abdullah Kartal, “Sekr” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.XXXV, s.334-335.

[8] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, s. 295-296; Kartal, “Sekr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. XXXVI, s.334-335.

[9] Ebî Muhammed Abdillah bin Es’ad bin Alî bin Süleyman el-Yafiî el-Yemenî el-Mekkî, Mi’ratü’l-Cinân ve İbretü’l-Yekzân fî Ma’rifeti mâ Yu’teberu min Havâdîsi’z-Zamân, Hâşiye: Halil Mansûr, Dârü’l-Kutübü’l-İlmiyye, Beyrut 1997, c.II, s.172-173.

[10] Tâceddîn Ebû Nasr Abdulvehhâb bin Ali bin Abdilkâfî es-Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiîyyetü’l-Kübrâ, thk. Abdulfettâh Muhammed el-Hulû, Mahmud Muhammed Tanâhî, Hicr 1992, c.III, s.429.

[11] Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dâir Kuşeyrî Risâlesi, Hazırlayan: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul 2009, s.117.

[12] Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdâdî, s.236.

[13] Ateş, Cüneyd-i Bağdâdî, s.263.

[14] Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, Ahmet el-Kalaş, Dâru’t-Turâs, Kâhire Tarihsiz.

[15] İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve, c. II, s.271.

[16] Gökhan Özbek, Cüneyd-i Bağdâdî’nin Tevhid Anlayışı, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sivas 2019, s.10-13.

Sayfayı Paylaş