SENİN GİBİ ZÎBÂ GÖRMEDİ DÜNYÂ

228-vedatalitok

 

Devlet ol başun ki şer’üni idendür reh-nümâ

Havf-ı a’dâdan ne gam ana ki sensin pîşvâ

 

İrmez ol ten sıhhate derdinle olmazsa marîz

Bulmaz ol baş devleti yolunda olmazsa fedâ

 

Sidre-i ravzan havâss ervâhına dârü’s-selâm

Sâha-i türben zünûb emrâzına dârü’ş-şifâ

 

İrmedi bâğ-ı cemâlün gibi zîbâ gülşene

Ol hevâ ile cihânı seyr ider bâd-ı sabâ

 

Kendüni miskîn iderdün ümmetüne nush içün

Ağniyâ bilsün diyü ya’nî anâyımış gınâ

 

Der idin: “El-fakru fahrî” her dem ey Mahbûb-ı Hak

Şâh-ı kevneyn iken olmayıp muhibb-i mâsivâ

 

Diyicek düşmenlerün “yâ leytenî küntü türâb!”

Senden umarlar şefâat evliyâ vü enbiyâ

 

Ümmet içre gerçi Şemsî har u zârdur cümleden

Lîk hiç kesmez cenâbundan ümîdin ol gedâ

 

Klasik edebiyatımızda hemen her şairin Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i övmek ve ondan şefaat dilemek maksadıyla yazdığı bir na’tı bulunmaktadır. Bunlardan biri de 16. asrın mutasavvıf şairi Sivaslı Şemseddin’dir.

 

Onunu sekiz beyitlik na’tının beyit beyit açıklaması şöyle:

 

“Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şeraitini tatbik ve takip eden huzur bulur. Onlarda düşman korkusu da olmaz; çünkü önderleri de Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.”

“Bir insan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in aşkıyla, dâvâsıyla hasta olmadığı, O’nun yoluna baş koymadığı müddetçe sıhhat bulamaz.” diyen şair, maraz (hastalık)-sıhhat kelimelerini ustalıkla bir arada kullanmak suretiyle tezat sanatı yapıyor.

“Ey Muhammed (s.a.v.), Senin Ravza’nın Sidresi muhteremlerin ruhları için cennet değerindedir. Türbenin bulunduğu yer ise günah ile hastalanan ruhlara şifâ kapısıdır.”

İrmedi bâğ-ı cemâlün gibi zîbâ gülşene

Ol hevâ ile cihânı seyr ider bâd-ı sabâ

“Sabah rüzgârı Senin güzelliğinin bağına benzer bir bahçe bulamadı. Böyle bir yer bulabilmek için dünyayı dolaşır durur.” Bu ifadelerle hüsn-i talil sanatı yapılmıştır. Aynı zamanda “bâd-ı sabâ”ya insana has özelliklerden “arama” fiili yüklendiği için teşhis sanatı yapılmıştır. Beyitte hevâ kelimesi hem hava hem de heves anlamıyla kullanılmıştır.

Sabah rüzgârının esmesini şair, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Ravza’sını aramasına bağlıyor. Buradaki ifade bize, Fuzûlî’nin:

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr

Âşık olmuş gâliba ol serv-i hoş-reftâre su beytini hatırlatıyor.

“Ey Muhammed (s.a.v.), Sen ümmetine nasihat için kendini miskin ederdin; yani, zenginler, zenginliğin ‘bağışlama’ olduğunu bilsinler diye…”

“Ey Allah’ın Habîbi, Sen ki iki cihan pâdişahı olmana rağmen dünya zenginliğine bel bağlamayıp, her zaman, ‘El-fakru fahrî’ der idin.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dünya zenginliğine hiç önem vermediği malumdur. Fakat “El-fakru fahrî” de uydurma olduğu kabul edilen hadislerdendir. Anlamı: “Fakirliğimle övünürüm.” Mutasavvıf şairler bu sözü çokça iktibas ederler ve buradaki fakirliğin maddî değil, mânevî anlamda olduğunu savunurlar. Onlara göre fakirlik, varlıktan geçip, benliği Allah’ta yok etmek anlamını taşımaktadır.

“Ey Muhammed (s.a.v.), velîler ve nebîler senden şefâat bekleyecekler; düşmanların ise “Yâ leytenî küntü türâb!” diyecekler.

“Yâ leytenî küntü türâb!” Nebe Sûresi’nin son âyetinden alınmış bir ibâredir. “Keşke ben, daha önce toprak olsaydım!” demektir. Âyetin meâli: “Biz yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün, kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi, keşke toprak olsaydım, diyecektir.”   Beyitte âyet iktibası yapılmıştır.

Şair son beyitte, bütün klâsik na’tlarda olduğu gibi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den şefaat talep etmektedir.

 

 

Sayfayı Paylaş