ŞEHRİN İKİ YÜZÜ

Somuncu Baba

“Dikkatle bakarsanız¸ şehrin bir yüzünde aydınlık Türkiye'yi¸ kalkınmış¸ muasır medeniyet seviyesine ulaşmada hayli mesafe almış bir ülkenin fotoğrafını görürsünüz¸ öbür yüzünde ise¸ yoksulluğun her türlü kötülüğe bulaştırmaya müsait varoş toplumunun yürek burkan garipliğini…”


Aydın olmak¸ ülkesine karşı sorumluğun altında ezilmek midir¸ bilemiyorum? Nedense hep bu duyguyu şahsiyetimizin bir şuuraltı realitesi olarak gördüm. Aslında “ezilmek” ona karşı sorumluluğu yerine getirememenin vicdan azabını duymak olmalıdır. Böyle bir yüke niçin talibiz? Sanırım şehrin ışıklı sokaklarından çok¸ arka sokaklarında gizlenen gerçek hayatımızın hikâyelerinden hemen her gün birini yaşadığımız için olmalıdır.  Dikkatle bakarsanız¸ şehrin bir yüzünde aydınlık Türkiye'yi¸ kalkınmış¸ muasır medeniyet seviyesine ulaşmada hayli mesafe almış bir ülkenin fotoğrafını görürsünüz¸ öbür yüzünde ise¸ yoksulluğun her türlü kötülüğe bulaştırmaya müsait varoş toplumunun yürek burkan garipliğini… Hayatın hay huyu içinde bu iki farklı Türkiye'nin farkında mıyız bilemiyorum. Biz olmasak da olanlar bakın nasıl görüyorlar:



Türkiye'yi adeta bir mobese kamerası gibi dikkatle takip eden Batılıların  “European Stability İntiative” adlı kuruluşunun hakkımızdaki hükmüne bakınız:


“Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini istemeyen Avrupalılar arasında genellikle Türkiye'nin yalnızca biri Batılı olan iki yüzü olduğu görüşü sık sık dile getiriliyor. İstanbul'un kozmopolit görünümü ile daha az gelişmiş¸ yoksul ve değerleri açısından “Avrupalı” olmadığı düşünülen Türkiye'nin geniş iç bölgeleri arasındaki tezat ön plana çıkarılıyor.”


Aslında yanlış değerlendirme değil. Aynı kaygıyı biz de duymuyor muyuz? En yoksulumuzun en az orta seviyede bir devlet memurunun gelirine sahip olmaması bile bu  ülkede kalkınmışlık fotoğrafının tebessüm eden yüzünü ortaya koymayacağına göre¸ adamlara ne diyebiliriz?.. 


Biz yıllardır¸ Yahya Kemal'in¸ İstanbul'u öven şiirleriyle bu şehri algılayıp kabullenmeye çalıştık:


 


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!


  Görmedim gezmediğim¸ sevmediğim hiçbir yer.


    Ömrüm oldukça¸ gönül tahtıma keyfince kurul!


  Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.


 


  Nice revnaklı şehirler görülür dünyada¸


  Laâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.


  Yaşamıştır derim¸ en hoş ve uzun rü'yada


   Sende çok yıl yaşayan¸ sende ölen¸ sende yatan.


 


“Sade bir semtini sevme”nin bir ömre değer olduğu İstanbul bugün acaba öyle mi? İtiraf edeyim¸ o İstanbul bugün yok!.. İstanbul'un yerlisi yeni semtler oluşturdu ve şehirden çekildi. Azınlıklar kendi semtlerinde kilitlenip kaldı. Sanayi kuruluşlarıyla modern yerleşim alanlarının evliliğinden nasıl bir şehir doğar meraka değer doğrusu… Politikanın oy iştahıyla desteklediği göçlerle kirletilen bu şehri eleyecek kalbur bulmak mümkün mü? Ben sanmıyorum… Türkiye'nin iki yüzünden söz eden Batılı¸ gelişmiş yüzünün karşısına dikkat ettinizse¸ “İstanbul'un kozmopolit görünümü ile daha yoksul Anadolu yüzünü” birlikte değerlendiriyorlar… Bugün Yahya Kemal hayatta olsaydı¸ acaba yukarıdaki mısraları tekrar yazar mıydı? Aslında İstanbul için şiir yazanlardan biri de benim… Bu şehre ilk defa 1968'de gitmiştim. İlk şiirim o zamanki duygu ve hayal dünyamın mahsulüdür:


 


Her gece İstanbul'a bir tarafım ilişir¸


Böler duygularımı¸ denizi öpen kuşlar.


Kubbeler yüreğimdir¸ hasretimi bölüşür¸


Her gece taş plakta Itrî'nin meşki başlar…



Minaresi hüseyni¸ hüzzamdır sarayları¸


Çırpınır sularında zamanın yorgunluğu.


Bir renk saltanatını fısıldar vitrayları¸


Ve her gece güzeli gönle sığınan kuğu…



İstanbul¸ ömrümüzün övüncü her anında¸


Mazi burda yorulmaz¸ mutludur boğaz kadar.


İstanbul¸ bin heyecan koşturur saf kanında¸


Yaşama arzumuzu bir sır gibi fısıldar…


 


Böyle bir şiir yazmaya bizi teşvik eden Yahya Kemal oldu dersem yanılmış olmam. İstanbul'a gittiğimde¸ bu şiirin heyecanıyla şehri yeniden gezmeye özen gösterdim. Osmanlı bütün ihtişamıyla bu şehrin sokaklarında bir hayal gibi yaşıyordu sanki. Bütün tarihî binalar¸ boğazdaki yalılar¸ ister istemez geçmişteki ihtişamınızın ayak izlerini getiriyor gözlerinizin önüne… Ne var ki¸ birçok semtin insanı da o Osmanlı asaletinden çok çok uzaklardaydı. Her türlü güzel işin yanında bir yığın çirkin iş de bu şehirde üretilip ülkeye bir kâbus gibi sunuluyor bugün! Bütün bunlar¸ bu şehrin bir tarih şehri hüviyetini ve şehircilik estetiğini kaybedip yerine endüstri şehri haline hâline gelmesine bağlayalım ve gelecekte yapılacak gökdelenlerin¸ o ışık¸ boğaz ve camiler mahşerini kaybetmemesini dileyelim…

Sayfayı Paylaş