ŞEHRİN HİZMETKÂRI

Somuncu Baba

"Kütahya Yeşil Camii'nin önünden geçerken¸ yıllar
önce burada tanıdığım bir şehir hizmetkârını
hatırladım. Doksanlı yılların başıydı… Ankara'dan
Vahit Paşa Kütüphanesi'ndeki bir yazmayı incelemek
için şehre gelmiştim."

Şehirlerin hizmetkârları vardır. Bunlar sadece şehre hizmet için atanan bürokratlar veya siyasî kadroların önerdiği ve şehir halkının seçtiği meclis üyeleri¸ başkanlar ve milletvekilleri değildir. Elbette atanmış ve seçilmişlerin görevi şehre hizmet etmektir; onlar hukukun verdiği imkân dâhilinde bu hizmeti îfâ ederler.


Bendenizin burada sözünü ettiğim "şehrin hizmetkârı"¸ doğrudan doğruya şehre hizmet etmekle alakalı resmî bir görevi olmayan; ancak kendini yaşadığı şehre hizmete adayan gönüllü görevlilerdir. Gönüllü görevli¸ diğer resmî görevliler gibi¸ meşrûiyetini kanundan yahut siyasî iradeden almaz; vicdanından alır. O yüzden yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak maaş¸ terfî ve makam da beklemez¸ sadece verir¸ sadece dağıtır. Evet¸ kenarda köşede biriktirdiği üç beş kuruşu var ise¸ onu şehrin hizmetine sunmakla kalmaz¸ etrafındaki dostlarını da bu hizmetlere ortak eder. Onun meselesi itibar devşirmek de değildir; o hizmetini kendi halinde sürdürür¸ o kadar.


Şehrin hizmetkârının yegâne gayesi¸ yaşadığı şehri güzelleştirmektir. Onu kâh yıkılmış bir duvarı onarırken¸ kâh kirlenmiş bir sokağı temizlerken görmemiz mümkündür. Eski köhne yapıları¸ yok olmaya mahkûm türbeleri¸ mezarlıkları¸ köprüleri¸ eski konakları¸ velhasıl seçilmiş ve atanmışların çoğu kere görmedikleri veya göremedikleri şehrin tarihi mirasını onların fark ettiğine şahit olursun. Onları bazen caminin avlusundaki şadırvanla¸ bazen avludaki çınarla¸ bazen de karşı çıkmaz sokakta nisyana terk edilmiş adı bilinmedik bir mânâ erinin türbesiyle meşgûl olarak görürsün. Hiç olmadı onlara yoldan giderken¸ modern zamanların bir türlü şehirli olamamış sakinlerinin sokağa attığı izmariti toplarken rastlarsın. Onlar bazen mimar¸ bazen amale¸ bazen temizlik işçisi¸ bazen de bahçıvan olarak çıkar karşına… Her hâlükârda tek bir hedefi vardır: Şehri güzelleştirmek!


Çoğu kimse onları fark etmez bile… Zaten onların da fark edilmek gibi bir sorunları yoktur; ne yeniden seçilme¸ ne de terfî ederek atanma kaygıları vardır. Tek gayeleri¸ hizmet etmektir; şehrin insanını tarihî ve kültürel mirasıyla buluşturmaktır. Bu öylesine kolay bir hizmet yolu değildir; maddî ve mânevi dağıtmak¸ fiilî olarak zaman vakfetmek¸ aklı ve fikri bu konuya teksif etmek gerektir. Üstelik şehirli olamamış şehir sakinleri¸ geldiği makâmın ağırlığını idrak edemeyen şehir yöneticileri ve bazı akl-ı evvel tarafından anlaşılmaz¸ tekdîr ve tahkîr de edilirler. Meselâ "İşin mi yok be adam?" derler; "Ne var yani şu köşede görüntü kirliliği yapan çeşmeyi ayağa kaldırmak da ne? Bırak zamanla yıkılıversin¸ yerine bir büfe yapar¸ bir seçmenimize kazanç kapısı olur." da derler… Daha neler neler derler.


Derler efendim¸ deli derler¸ çılgın derler. Seçilmişler bir şey der¸ atanmışlar başka bir şey… Sadece onlar mı? Hayır¸ amiri de memuru da¸ olmadı şehrin rantını paylaşmaktan başka bir niyeti olmayan sûretâ eşraf olarak görülen ahâlîsi de der. Herkesin diyecek bir sözü vardır; zira şehre hizmet etmek¸ nisyân kuyusuna mahkûm edilen değerleri ihyâ etmektir. Bu bir mücâdeledir¸ kimilerin işine gelmez. Fakat şehrin hizmetkârı¸ şehre hizmetin delilikten geçtiğinin idrâkindedir; desinler ve derler kaydını aşmış¸ kendini güzelliği bulup ortaya çıkarmaya vakfetmiştir. Vakıf insan¸ adanmış… Hak bildiği yolda karınca kararınca gitmektir esas olan; kimsenin fark etmediği zamanda şehre dokunur¸ şehri okşar¸ sever. Şehir onun için en yaşlı çocuktur¸ bakıma muhtaçtır; emeğini esirgemez¸ şehre kol kanat gerer. O şunun ayrımındadır: Şehre hizmet etmek¸ şehrin insanına hizmet etmektir! Tarihî kültürel mirası imkân dâhilinde ihyâ ederken¸ mânevî mirası da kâh bir cami avlusunda¸ kâh bir kahvehânede yahut bir küçük terzihânede¸ bir köşe başında yolları kesiştiği ihvânın huzûrunda söze ve sohbete dönüştürür.


Şehirde yıkılan¸ yokluğa mahkûm edilen sadece binalar¸ çınar ağaçları değildir; söz de sohbet de kaybolmaya yüz tutmuştur. İğreti kavramlarla ve konularla¸ makam ve sözlerle şehrin insanının iç âlemi târumâr olmuştur. Şehrin insanı neyi kaybettiğinin farkında değildir; gelişmişlik¸ evrensellik¸ bilimsellik der. Kendini hep terakkî etmiş¸ bütün sorulara cevaplar vermiş entelektüel¸ her bakımdan huzura ermiş aydın olarak görür; lakin hoyratlığının¸ yabancılığının ve kabalığının farkında değildir. Daha pek çok şeyin farkında değildir. O rüzgâra kapılmış¸ moda fikir ve güncel hâdiselerin girdâbında üretmek ve tüketmekten ibaret bir hayatı yaşamakla meşguldür. İçi boş hayat! Şehrin hizmetkârı¸ o içi boş hayatı sözle¸ sohbetle¸ daha doğrusu varlığın ilk numûnesi olan kelâmla doldurur. Bu kelâm bazen bir şiir¸ bazen bir şarkı¸ bazen bir türkü ve bazen de bir uzun konuşma olur. Söylenen her söz¸ âdetâ vücûdumuzu temizleyen bir tas sıcak su olur¸ içimizdeki tozu toprağı alır götürür. Sohbet¸  insanı arındırır¸ temizler; içimizdeki şehri onarır.


Bendeniz yaşadığım zaman dâhilinde bazı şehir hizmetkârlarını gördüm¸ tanıdım. Bazılarını ise¸ şehre kazandırdıkları değerlerle tanıdım. Mesel⸠memleketimi âdetâ yenileyen bir gönül adamına¸ İhramcızâde İsmail Hakk'ı merhûma yetişemedim; ama sanki her an meclisinde bulunmuşum gibi¸ ona âşinâyım. Neden? Çünkü memlekete her gidişimde¸ onun dokunarak yeniden hayat verdiği¸ restorasyonunda öncülük ettiği Sivas Ulucami'de huzûr buluyorum. Selçuklu'nun o yüce mâbedine her uğrayışımda¸ İhramcızâde'nin türbesine uğruyor¸ duâ ediyorum. Orada her zaman olmasa da bâzen¸ sanki şehrin hizmetkârının irfan sofrasında sohbete davet edilmiş hissine kapılıyorum. Mekânı cennet olsun; iyi ki yoksulluk bahânesine sığınıp¸ kendini kenâra çekmedi ve şehre hizmet etti.


İhramcızâde'nin sohbetinde bulunanlara şehre hizmet aşkını aşıladığı da bir gerçek. Onun sohbetlerinde huzûr bulan bir gönül adamı¸ Darendeli Osman Hulûsi Efendi'nin yaşadığı şehre yaptığı hizmetleri yerinde görme imkânım oldu. Tohma Çayı'nın kenarında semaverde demlenen çaylar¸ sözü ve sohbeti de demlemiş¸ Dîvân-ı Hulûsî hayat bulmuş¸ nice can kanatlanmış¸ insana¸ canlıya ve şehre hizmet için kanatlanmış. Nitekim şehre hizmet¸ dile¸ akla ve gönle hizmettir. Bu gerçeği¸ Somuncu Baba'nın Çilehâne'sinden şöyle Zâviye Mahellesi'ne doğru baktıkça temâşâ ediyorsunuz. Onarılan mâbedler¸ inşâ edilen hastaneler¸ okullar¸ şehri yaşanılır¸ huzurlu bir adaya dönüştürüyor.


Dün Kütahya Yeşil Camii'nin önünden geçerken¸ yıllar önce burada tanıdığım bir şehir hizmetkârını hatırladım. Doksanlı yılların başıydı… Ankara'dan Vahit Paşa Kütüphanesi'ndeki bir yazmayı incelemek için şehre gelmiştim. Ankara'nın kalabalığı¸ koşuşturmaları arasında¸ bir ilkbahar günü Kütahya'ya gelmek¸ biten bir maratonun sonunda şöyle huzurlu bir ortamda serinlemek gibiydi. Şehir sakin… Ne sakini? Ahmet Yakuboğlu'nun evini ararken¸ sokak isimleri¸ o eski evler¸ kendi halinde işiyle meşgûl olan esnafın hali ve tavrı¸ insanların nezâketi ve bu arada tanıştığım birkaç zatın edebî¸ o yıllardır peşinde koşup burada bulduğum şehirli lisanı bendenizi âdetâ büyülemişti. O yüzden sâkinlikten öte bir şehir görmüştüm; dingin şehir… Dingin! Bir ikindi vakti¸ Bursa Yeşil Camii'ni hatırımda tutarak Kütahya Yeşil Camii'ne gelip¸ namazımı burada cemâatle edâ ettim. Namaz cemâatle kılındı¸ ardından bir mihrâbiye okundu; işte o vakit¸ Ankara'nın¸ Beşevlerin o resmi dilinden başka bir dilin¸ başka bir zevkin ve neşenin bu sakin ve dingin şehirde varlığını koruduğunu müşâhede ettim. Sanki Yahya Kemal'in Koca Mustafa'da aradığı huzur¸ buraya bu şehre taşınmıştı. Elbette İstanbul okuyuşu farklıdır; onu Ankara'da aramak nâfile. Fakat o okuyuş¸ o edâ işte burada¸ Ergun Çelebi'nin şehrinde karşıma çıkıyordu.


Her halde Kütahya'yı Yeşil'de sevdim; Bursa'yı Yeşil'de sevdiğim gibi… Namaz sonrası¸ bekledim; mihrâbiye okuyan o hâfızı daha yakından tanımak istedim. İyi ki de beklemişim; zira o hâfız¸ aynı zamanda şehrin hizmetkârlarından biriymiş. Bendenizin misafir olduğunu¸ Kütüphane için burada bulunduğumu öğrenince¸ duygulandı¸ elimden tutup Cami'nin hemen karşısındaki küçük ve mütevâzı çini dükkânına götürdü. Daha başka dostlar da var mıydı? Doğrusu hatırlamıyorum; ama ikindi sonrası çay içtik¸ şehirden Yakuboğlu'ndan ve Gaybî'den konuştuk. Kütahya'da bulunduğum o hafta içinde her ikindi sonrası bu buluşma devam etti; söz bazen Evliya Çelebi'ye bazen Şeyhî'ye geldi… Sanki kırk yıldır bir birimizi tanıyormuş gibi¸ şiirler okuyup¸ tavşankanı çaylar içip sohbet ettik.


Bendeniz şehre bir kitap için gelmiş¸ şehrin bir başka hizmetkârı Süleyman Önsay'ın misafiri olmuş¸ ama bir gönül dostunu da tanımıştım. Kazancım katbekat çoğalmıştı: Kitap¸ ilim yolunda yaptığı hizmetlerle şehre değer kazandıran¸ o vakit henüz emekli olmamış¸ eğitim ve öğretim hizmetlerini sürdüren Süleyman Önsay ve irfan yolunda¸ haliyle¸ sözü ve sohbetiyle şehri merkeze dönüştüren merhum Hâfız Mehmet Dumlu… Ahmet Yakuboğlu¸ o vakit birkaç günlüğüne İzmir'e gitmişti; onun meşk ortamından nasiplenemedim. Öğrencilerime¸ "Kalkıp şehre gitmek lâzım." derim; sebep budur: Kalkıp giderseniz¸ kârlı çıkarsınız¸ insanı tanır¸ şehri tanır¸ çoğalırsınız.  Yeşil Cami'de tanıdığım Hâfız Mehmet Dumlu'yla daha sonraki dönemlerde¸ lütfedip davet ettiği toplantılarda daha çok sohbet etme imkânım oldu. Her defasında bitmek tükenmek bilmeyen bir şehir sevdâsına¸ tarihî mirası koruma ve canlandırma şevk ve gayretine tanık oldum. Sûfî şair ve muhakkik Gaybî'nin türbesiyle başlayan hizmet¸ nice türbenin ve konağın ihyâsına vesile olmuştur.


Evet¸ sözün başına dönelim… Şehirlerin hizmetkârları vardır. Bendeniz bunlardan birkaçını tanıdım; onları gıptayla ve hürmetle seyrettim. Belki de bu sebepten şehre dair konuşuyor¸ yazıyor ve dertleniyorum. Kim bilir¸ belki bu yüzden onların şarkılarını mırıldanıyorum.

Sayfayı Paylaş