RUHİ ÇIKMAZIN KİLİT KELİMESİ NEDEN BEN?

231 Dergi-36

“Bazen bazı kavramların anlamı zordur bulamazsınız, neden sorusuna girince çıkamazsınız çünkü sonu dipsiz kuyu, battıkça batırır, insanı kemirir ve bitirir.”

 

Zaman fakirliğinden muzdarip bir hayat yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki koca bir yılı da geride bıraktık ve ömür hanemizden bir yıl geçti. Bazen bunlardan bahsedince karamsar bir tablo çiziyormuşum gibi geliyor ama öyle değil, bazen olumsuzlukları dile getirmek, düşünmek hayata olan bakışımızı sorgulamamıza da ön ayak olur. Bu açıdan bakınca olumsuzlukları zihnimizden atmanın elzem olduğu ihtiyacını görebiliriz diye umuyorum.

Ömür dediğimiz hayat filminin içerisinde zaman zaman çeşitli sıkıntılara duçar oluyoruz. Ve bu sıkıntılar kimi zaman öyle hale geliyor ki dünyadaki bütün belalar bizi buluyor gibi hissediyoruz. Öyle bir ruh hali içinde kendimizi çok şanssız ve yalnız hissedebiliyoruz, ruhumuz sıkılabiliyor. Ancak hayat dediğimiz bu yolculuk içinde karşımıza türlü sıkıntılar çıkabileceğini unutmamak, hayal kırıklığımızı da bir nebze azaltabilir. Çünkü bizler imtihan dünyasında olduğumuza iman ettik. Bazen deniliyor ki siz çok iyi durumdasınız, durumu iyi olmayan başka insanlara iyi düşünmesini salık veriyorsunuz. Aslında böyle bir şey yok. Bizden çok çok iyi durumda olan insanların ne tür sıkıntılarla boğuştuğunu bilmiyoruz. Ama şuna inanıyorum ki bütün insanlar çeşitli konularla sınanıyor hatta öyle ki sınandığının farkında dahi olmayabilirler!

Özellikle hastalıklar karşısında acizliğimizin daha çok farkında oluyoruz. Çünkü insanın hasta anındaki kısıtlı bir yaşam alanında neler düşüneceği ve neler yapabileceğini bilmek ve bulmak çok zor olabilir. Acizliğin verdiği ruhi bunalımla birlikte hayata olumlu bakmak zor bir hal alabiliyor. Ancak bu durumdan çıkmamız gerekiyor, çünkü moral her bakımdan önemli. İnsanın düşünce dünyasında olumsuzluğa yer olmamalı. Nitekim Allah, Kur’an-ı Kerim’de umutla ilgili birçok ayette bize umutlu olmamızı emrediyor. Zaten ümitli olmak insanı sevindiren ve güzel işler yapmasına olanak sağlayan önemli duygulardan biridir.

Bazen aklımıza çeşitli kelimeler takılabilir ve bu kelimelerin etkisi içinde kaldığımız sürece bizi kemirmeye başlar ve şiddeti artar. Bu kelimeyi anlamlandıramayıp belli bir kalıpta değerlendiremediğimiz zaman bizi daha tehlikeli noktalara sürükleyebilir. Tıpkı küçük bir kartopunun yokuştan bırakılarak devasa bir kartopuna dönüşmesi gibi! Sıkıntılar karşısında bizi kemiren, kene gibi yapışan kelime: “Neden ben?”… Bir yankı gibi sürekli zihnimi tırmalayan ve sürekli “Neden ben?” sorusuyla geçen zamanlar.

Bazı kavramların anlamı zordur bulamazsınız, neden sorusuna girince çıkamazsınız çünkü sonu dipsiz kuyu, battıkça batırır, insanı kemirir ve bitirir. O yüzden olana odaklanmak belki insanı daha çok sakinleştirir ve huzurlu kılar. Dünyada zannetmiyorum ki tastamam mutlu insan vardır, sağlıklı bir birey de belki bunun bazı zorluklarını çekiyordur. Bu konuda çok beğendiğimiz bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum:

Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: “Bunda da bir hayır var!”

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

“Bunda da bir hayır var!”

Kral acı ve öfkeyle bağırdı: “Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?” Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü şeyler geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

“Haklıymışsın!” dedi. “Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi.” “Hayır!” diye karşılık verdi arkadaşı.

“Bunda da bir hayır var.”

“Ne diyorsun Allah aşkına?” diye hayretle bağırdı kral.

“Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir.”

“Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene?”

Hakikaten hayat sırlarla dolu… Çok şükür altında gölgelendiğimiz bir bayrağımız, huzur bulduğumuz bir vatanımız var bir de olmayanları düşünün ve orada çocuklar var, zulme uğrayan. Türlü türlü sıkıntılarla boğuşan insanlar var. Hayatın zorlukları karşısında neden ben sorusundan uzaklaşarak bu sıkıntıların üzerinden nasıl gelebileceğimize dair düşüncelerle hayatımızı daha güzel ve huzurlu hale getirebilmek mümkün. Kalbi ferahlatmak için ümitli olmak lazım…

 

 

Sayfayı Paylaş