RİYÂ TEHLİKESİ

RİYÂ TEHLİKESİ

İnsanın ibadetlerini edâ ederkenki ruh hali, amacına ve ortama göre değişiklik arz edebilir. Bu sebeple başkaları gördüğü için ibadeti daha itinâlı, ta’dîl-i erkâna dikkat ederek yerine getirmeye çalışmak ile camideki cemâatten etkilenerek coşkulu, kalp huzûruyla îfâ etmek arasında çok büyük fark vardır. Birincisi tam anlamıyla riyâdır, gösteriştir, başkalarının gözüne girme çabasıdır. İkincisinde ise topluluğun mânevî iklîminin insanı kuşatması, caminin güzel havasına kendinizi kaptırmanız söz konusudur. Birincisinde büyük bir günaha düşmek söz konusudur. İkinci durum ise son derece farklıdır. Nitekim evimizde tek başımıza edâ ettiğimiz ibadetten aldığımız lezzet ile camideki namazımız arasında çok büyük fark vardır. Hele Kâbe ve Mescid-i Nebevî’de huzura durduğumuz namaz bambaşkadır. Terâvihler de böyledir. Etrafımızda bulunan kalabalık cemâatten etkilenir, mânevî ortam bizi gönlümüzden yakalar ve hepimizi içine alan mânevî atmosfer sebebiyle gözlerimizden yaşlar boşanır ve ibadetimizi edâ ettikten sonra bu hali her zaman yaşamadığımızı anlarız. Bu durum bize, mü’minin kendi başına yaptığı farz veya nâfile ibadetleri diğer Müslümanlarla birlikte edâ etmesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. İslâm’ın cemâatle yaşanması gereken bir din olduğunu böylece bir kez daha anlarız. Çünkü bu yolla imanımızı pekiştirmiş, Müslüman kardeşlerimize olan muhabbetimizi artırmış oluruz.

Camideki ibadette farklı bir ruh haline sahip olmamız sebebiyle acaba riyâ mı yapıyoruz diyerek bir endişeye kapılabiliriz. Lâkin bu gâyet tabii bir durumdur ve ashâb da zaman zaman aynı duyguyu yaşamıştır. Rasûlullah’ın vahiy kâtiplerinden olan Hanzala, bununla ilgili olarak başından geçen şu olayı anlatmıştır: Bir gün Ebû Bekir’le karşılaştım. Bana hatırımı sordu. Ben de “Hanzala münâfık oldu.” deyiverdim. Şaşırıp “Sübhânellâh! Sen ne diyorsun öyle?” diye hayretini belirtti. Ben de devamla dedim ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzûrunda bulunuyoruz. Bizlere cennet ile cehennemi hatırlatıyor. Sanki oraları gözlerimizle görür gibi oluyoruz. Fakat huzûrundan çıkınca, hanımlarımızla, çocuklarımızla, iş güçle meşgul olmaktan Rasûlullah’ın anlattıklarını unutuveriyoruz.” Bunun üzerine Ebû Bekir, “Allah biliyor ya! Bizler de aynı durumla karşı karşı kalıyoruz.” diye hayretini belirtti. Bunun üzerine beraberce Allah Rasûlü’nün yanına vardık. Hemen ben, “Hanzala münâfık oldu, ey Allah’ın Rasûlü.” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bu da ne demek şimdi?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! Senin yanındayken bize cennet ve cehennemi öyle anlatıyorsun ki, sanki gözümüzle görüyoruz. Yanından ayrılınca hanımlarla, çocuklarla, iş güçle uğraşmaktan anlattıklarınızı unutuveriyoruz.” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Canım kudretinde olan Allah’a and olsun ki! Huzûrumda bulunduğunuz hal üzere ve o şekilde hatırlamaya devam edecek olsaydınız melekler evlerinizde ve yollarda sizinle musâfaha ederdi. Gel gör ki ya Hanzala! İnsan bu! Bir öyle olur, bir böyle.”1

Bu olaya baktığımızda, insanın ihlâsının güçlenmesinin ve ibadetlerini daha içten yapabilmesinin yolunun cemâatte bulunmaktan geçtiğini anlarız. Kul, kendisine Allah’ı hatırlatan, birlikte olduğunda dünyevî meşgalelerden uzaklaştıran, müsbet etkileşim içinde bulunduğu mü’minlerle birlikte olduğunda imanı güçlenir. Bu imkânı bulamayan ve İslâm’ı kendi başına yaşamaya gayret edenlerin, çağın rûhu bozan saldırılarına karşı mukâvemet etmeleri ve ihlâslarını koruyabilmeleri gerçekten zordur.

Riyâdan Korunmak İçin Yapılması Gereken

Çare kulun kendisindedir. Bu sebeple, kulluğunu Allahu Teâlâ’nın murâd ettiği şekilde samîmî ve ihlâslı bir şekilde yapabilmesinin çaresi ubûdiyeti beş vakit namazlar, oruç ve hac gibi belli zamanlarda yapılan ibadetlere hapsetmemesidir. Çünkü Rabb’imiz zorunlu ibadetler dışında başta kendisinin zikredilmesi olmak üzere pek çok âyette hayatın kullukla süslenmesini istemekte, yasaklardan kaçınılmasını emretmektedir. Dolayısıyla kulluğumuz sadece farz namazlarla kayıtlı değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bunun nasıl olacağını kendi örnek hayatıyla bizlere göstermektedir. Nitekim yaşadığımız dünyaya baktığımızda, geçirdiği ömrü nâfile ibadetlerle süslemeyen mü’minlerin, kulluğu farzlara hasretmeleri sebebiyle ibadetlerini hakkıyla yerine getiremediklerini ve ihlâslı edâ etmekte zorlandıklarını görmekteyiz. Böyle olunca da ibadet, cehennem korkusuyla zorunlu ve kerhen yerine getirilen ve sıradanlaşan bir yük konumuna gelmektedir. Zaten o ibadet esnâsında da Allah’ın gerçekten hatırlanması çok az olmaktadır. Bu şekilde bir süre adeta kerhen devam edilen ibadetlerin zamanla aksatılması, bir müddet sonra da tamamen bırakılması, etrafımızda çok şâhit olduğumuz bir durumdur.

Gösterişin İbadeti Değersizleştirmesi

Allahu Teâlâ’nın riyâyla yapılan ibadeti kabul buyurmamasının ardındaki hikmeti çok iyi anlamamız gerekir. Bilmek gerekir ki, Yaratıcı’nın aslâ hoşnud olmayacağı bir şey varsa, o da kendisine şirk koşulmasıdır. Çünkü insan kulluğu yaparken yaratıcının yanına bir beşeri koymakta ve ibadetini Allah ile kul arasında taksim etmektedir. Oysa ibadeti bize emreden ve sadece kendi rızâsı için edâ etmemizi emreden Rabb’imizdir. Bu yüzden samîmî olmayan ve dünyevî bir amaçla başkalarına da beğendirilmeye çalışılan ibadeti elbette kabul etmeyecektir. Kaldı ki, biz bile birinden bir şey isterken içten yapmasını bekleriz. Bir takım hesaplar içerisine girerek dediğimizi yaptığını görürsek kızarız.

Allah Rasûlü bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Sizin adınıza en korktuğum şey küçük şirktir.” Sorulur: “Küçük şirk nedir?” Allah Rasûlü cevap verir: “Riyâdır. Allahu Teâlâ kullarını amellerine göre mükâfatlandıracağı kıyâmet günü ‘Dünyada kim için riyâ yapıyor idiyseniz şimdi gidin bakın bakalım, yanlarında bir mükâfat bulabilecek misiniz?’ buyuracaktır.”2 Bir diğer hadiste de şöyle geçer: “Kim riyâ yaparsa Allah onun amelini boşa çıkarır.”3

İbadet Gayesinden Uzaklaşınca Ortaya Çıkan Tehlike

İbadet amacından uzaklaşılınca gösteriş boyutu öne çıkar. Tâate yoğunlaşmaktan ziyâde turist gibi gezme veya amaçsız edâ ağırlık kazanır. Son zamanlardaki hac ibadetinde bunu sıklıkla görmekteyiz. İnsan, mutluluğunu paylaşmak ve kutsal yerlere gelişini kayıt altına almak istemesinden dolayı fotoğraf çektirmesi anlaşılabilir bir durumdur. Lâkin bir de fotoğraf makinesi elinden düşmeyenler, parmakları sürekli telefonun tuşlarında gezinenler, tavâf esnâsında telefonla muhabbet edenler var. Oysa hacca gelişin öncelikli amacı ibadete yoğunlaşmak, dünyevî gâilelerden uzaklaşmaktır. Bu sebeple haccın mânevî havasının ve etkisinin eski dönemlere göre kaybolmaya yüz tuttuğunu söylemek durumundayız. Şekilcilik daha öne çıkmakta, haccın rûhu kaybolmaktadır.

İhlası Muhafaza Etmek

Diğer Müslümanları teşvik etmek amacıyla farz veya nâfile ibadetleri kulların önünde yapmakta bir beis yoktur. Yalnız bunları edâ ederken kalbimize sahip olabilmeliyiz. Kulların hoşnutluğundan haz alarak ibadeti ne için yaptığımızı unutmamalıyız. Doğrusu bunu başarabilmek oldukça zordur. Allah’ın rızâsını tahsil ederken kulların alkışından etkilenmemeyi herkes başaramaz. Söz konusu hastalığın üstesinden gelebilen insan ibadeti hakkıyla yerine getirendir.

Konumuzla ilgili olarak birkaç örnek verecek olursak: Başkalarını teşvik etmek amacıyla ihtiyaç sahiplerine alenî infakta bulunmak, vaktinin geçeceğinden endişe ettiği namazı. kimin baktığına önem vermeden uygun olan ilk mekânda kılmak, çocukları etkilensin diye ibadetleri onların önünde îfâ etmek, yaptığı tasadduklar ile diğer iyiliklerini bir vesîleyle ailesinin yanında dile getirmek, teşvik etmek ve sevdirmek açısından yararlı olacaktır. Lâkin bütün bunları yaparken Rabb’in rızâsını tahsil etmek unutulmamalıdır, kulların memnuniyeti bizi etkilememelidir. Nitekim Tâbiânın büyüklerinden Said bin el-Museyyeb’e sorulur: “Bazılarımız Allah rızâsı için amel ederken insanlar tarafından övülmeyi de arzuluyor?” Saîd, soruyu sorana der ki: “Allah’ın gazabına uğramak da hoşuna gider mi?” “Hayır.” cevabını alınca sözünü tamamlar: “Öyleyse amelini sadece Allah rızâsı için yap.”4

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    Müslim, 4937.
2.    Müsned, 23630.
3.    Müsned, 20474.
4.    İhyâ, V/42.

Sayfayı Paylaş